Hoşgeldiniz  

ZENGİNLERİN SIRTINDAKİ YÜK

Faik Kurtulan | 02 Nisan 2021 | Köşe Yazıları


Faik Kurtulan
faikce@yahoo.co.uk

Araştırmacı-Yazar Faik KURTULAN 18 Mart 2021

1992 yılında TÜSİAD Yönetim Kurulu üyesi Bülent Eczacıbaşı’nın talebi üzerine Erdoğan Teziç başkanlığında bir bilim adamları kurulu ilk taslağı hazırlamış fakat bu taslak meclisten geçirilememişti.

Tasarıda TÜSİAD’ın ısrarla talep ettiği konu cumhuriyet ilkesi dışında kalan değiştirilemez maddelerin değiştirilmesiydi.

Erdoğan Teziç’in bilim adamları kurulu, kamuoyunun ikinci cumhuriyetçi yahut sol görüşlü olarak bildiği isimlerden oluşmuştu.

2000 yılına gelindiğinde bu kez TOBB’nin talebi üzerine Prof. Dr. Ergun Özbudun ve arkadaşları tarafından bir anayasa taslağı hazırlandı.

Bu taslakta da anayasanın 2. ve 3. Maddelerinin değiştirilmesi söz konusu oldu.

2007 yılına gelindiğinde bu kez yine TÜSİAD himayesinde AKP bakış açısına yakın bir anayasa metni daha hazırlandı.

Hazırlayanlar yine; Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığında Prof. Dr. Zühtü Arslan, Prof. Dr. Yavuz Atar, Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem, Prof. Dr. Levent Köker ve Doç. Dr. Serap Yazıcı’ydı.

Bu kurul yine ağırlıklı olarak ikinci cumhuriyetçi, TESEV üyeleri ve CHP’lilerden oluşuyordu.

Gerçi AKP bu anayasa taslağını benimsese de askeri darbe olur korkusuyla sahiplenmemişti.

Belli ki, taslağın içinde değişikliğe ilişkin bölümler o zamanki genelkurmayı kızdıracak ifadeler taşıyordu.

Ancak bu tasarı örtülü olarak AKP Meclis Anayasa kuruluna taşınacak ve AKP anayasa taslağı oluşturulacaktı.

2011 tarihinde TÜSİAD’ın yeni anayasa önerisiyle ilgili gerçekleştirilen yuvarlak masa toplantıları başladı.

Toplantılara Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, Prof. Dr. Ergun Özbudun, Yrd. Doç. Dr. Abdullah Sezer, Prof. Dr. Turgut Tarhanlı, Prof. Dr. Sibel İnceoğlu, Prof. Dr. Serap Yazıcı, Dr. Hasan Ersel, İlter Türkmen, Prof. Dr. Mithat Sancar, Doç. Dr. Sultan Uzeltürk, Prof. Dr. Ali Çarkoğlu, Dr. Müge Ayan Ceyhan, Ümit Fırat, Fikret Toksöz, Dr. Tarık Ziya Ekinci, Prof. Dr. Mehmet Salih Yıldırım, Prof. Dr. İştar Gözaydın, Prof. Dr. Arus Yumul, Prof. Dr. Nur Vergin, Av. Kazım Genç ve İvo Molinas katıldı.

Bu kurulun üzerinde çalıştığı anayasa taslağı devam ederken AKP de mecliste bir anayasa taslağı çalışması başlatıyordu.

AKP’nin mecliste hazırladığı anayasa taslağının başkanlığına getirilen Ergun Özbudun meclisteki görevi bitince devam etmekte olan TÜSİAD yuvarlak masa toplantılarına da katıldı.

Anlaşılan o ki, TÜSİAD hem AKP’yi hem de yukarıdaki isim listesinde bulunan birçok CHP’li ve HDP’li ismi bu işin piri olarak gösterilen Ergun Özbudun hocanın toparlayıcılığında ve uzlaştırıcılığında AKP!nin mecliste hazırladığı anayasa taslağıyla aynı potada yani yine iskeletini kendi belirlediği anayasa taslağı üzerinde birleştirmeye çalışıyordu.

Her iki tarafı oluşturan partiler bir araya gelemediğinden dolayı da Ergun Özbudun o zamana kadar azaltılmış olan pürüzleri orta noktada buluşturmaya çalışıyordu.

Bu konuda gazeteciler AKP’nin Hukukçu Milletvekili Ahmet İyimaya’ya anayasa çalışmalarını sorduğunda TBMM Adalet Komisyonu Başkanı AK Parti’li İyimaya, TÜSİAD’ın yeni anayasa çalışmasının doğru olduğunu söyledi.

Aynı soru CHP’li Tayfun İçli’ye sorulduğunda ise İçli, “Anayasa bizim, siyasetçilerin işi, Toplumun belirli kesimleri tahrik edilebilir” diyor ve TÜSİAD’ın AKP ile bir anayasa taslağı hazırlamasındaki rahatsızlığı dile getiriyordu.

2011 yılı Türkiye’de anayasa konusunun yeniden gündeme getirildiği bir yıldı.

TÜSİAD, Haluk Dinçer başkanlığında BDP meclis grubunu ziyaret etmiş ve konuşmasında Mustafa Koç’un 41. Genel Kurul Toplantısında dile getirdiği, “TÜSİAD’ın ticaretin yüzde 80’ini, yaratılan katma değerin yüzde 50’sini gerçekleştirdiği” saptamasını hatırlatmış ve devamla; “Yasama faaliyetlerini yakından izlemek için buradayız.

1992 yılında akademisyenlerle son derece kapsamlı bir anayasa çalışması yaptık.

Bu süreçte ise yine Anayasanın nasıl olması gerektiğiyle ilgili çalışmalarımız devam ediyor ve önemli raporlar hazırladık.

Uzlaşma komisyonu çalışmalarını yakından takip ediyor ve önemsiyoruz.

Arzumuz sivil toplum örgütleri ve siyasi partilerin uzlaşısıyla gerçek bir sivil anayasa yapılmasıdır.

Bugünkü ziyaretimizin amacı bu sürece sağlayacağımız katkının ne olacağı konusunda siyasi partilerin önerisini almaktır.”

Diyerek konuşmasını sürdürmüştü.

Yapılan toplantıda BDP Grup Başkanvekili Hasip Kaplan ‘da: “Demokrasinin üç önemli sacayağı vardır bunlar: siyasal demokrasi, çoğulcu demokrasi ve ekonomik demokrasidir.

Çalışanlar ve işveren arasındaki denge, çağdaş demokrasilerde kurulmuştur.

BDP Grubu olarak sizleri (TÜSİAD’ı) yakından ilgilendiren Borçlar Kanunu, çalışma barışı, gelir dağılımı ve vergi adaleti konularında çalışmalarımızı sürdürmekteyiz.

Özellikle anayasa yapım sürecinde TÜSİAD’la ilişkilerimizi daha diri tutmamız gerekmektedir…” diye karşılık veriyordu.

Her iki tarafın da kullandığı cümleler zahirin ötesinde, derin anlamlar içeriyor, anayasa değişikliği meselesi bir çeşit “al gülüm, ver gülüm” meselesi olarak ifadesini buluyordu.

Her iki tarafın bazı ifadelerini yorumladığımızda TÜSİAD; yarattığı ticaret hacmiyle ve ödediği vergilerle adeta Türk halkına baktığını ve ülkeyi ayakta tuttuğunu ihsas ediyor, Hasip Kaplan ise kendi siyasi talepleri konusunda ilerlemeler sağlandığı taktirde işveren örgütü olarak ekonomik alanda yaşadığınız sorunların çözülmesi için mecliste destek verebileceklerini ifade ediyordu.

Her şey yeni anayasaya bağlı olarak yönünü bulacaktı.

İşin doğrusu her iki tarafın da üzerinde mutabık olduğu ve TÜSİAD tarafından meclise gönderilen anayasa taslağı bu birbirleriyle çatışır gözüken iki tarafın da düşlerini gerçeğe çevirecek nitelikler taşımaktaydı.

Biri ülkenin zengin bölgelerinde daha az vergi yüküyle ticaretini geliştirecek, yani gelişmemiş bölgeleri kalkınmaları için ödediği vergilerle destek olmaktan kurtulacak, diğeri ise gelişmemiş bir bölgeyi başka bir ülke ismiyle ayırarak emperyalizmin kucağında derebeylik kuracaktı.

Biri, ben bu yükten kurtulmak istiyorum derken diğeri de bu yükü senin üzerinden alırım diyordu.

İşe TÜSİAD açısından bakılınca kabul ettirmek istedikleri anayasa taslağı bu zenginler kulübünün kurulduğundan beri özlemini çektiği bir parçalanma senaryosuydu.

Aslında TÜSİAD’ın oluşturduğu çeşitli kadroların zihniyeti ağırlıklı olarak CHP, HDP ve AKP’ye ters gelmeyen, her anayasa çalışmasında gördüğümüz bildik isimler tarafından oluşturuluyordu.

TÜSİAD’ı ve yuvarlak masa toplantıları için seçerek davet ettiği bilim adamlarını anayasanın 2, 3, maddeleri rahatsız ediyor, Atatürk milliyetçiliğine bağlılık, devletin bölünmez bütünlüğü, dili ve 66. Maddesinde yer alan Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür ifadesinde geçen Türk kelimesi kaldırılmaya çalışılıyordu.

Bu görüşler bugün de Cumhur İttifakı ve Millet İttifakının ortak görüşleri olup her iki taraf arasında bu konularda pek bir tartışma olmamaktadır.

Bugün, TÜSİAD ve Abdullah Öcalan’la uyumlu olan anayasa anlayışı 2 Haziran 2018’den bu yana dört partinin bir araya gelerek Millet İttifakı olarak hazırlandığı ve Kılıçdaroğlu tarafından da itiraf edilen anayasa taslağı ile aynı talepleri devam ettirilerek meclise götürülmeye çalışılmaktadır.

Dini anlayışlarla ilgili bazı pürüzlerin dışında aynı anayasa anlayışı AKP tarafından da büyük çoğunlukla benimsenmiştir.

Görünüşte durum, AKP açısından1921 anayasasına yakın olmak ve ufak nüanslarla değişiklikler göstermek açısından iki ittifakın da masaya oturabileceğine işaret etmektedir.

Bilindiği üzere 1921 anayasası mahalli yönetimlere geniş yetkiler (özerklik) veren ve sünni Müslüman çoğulculuğa dayalı ve eşit yurttaşlık anlayışıyla bazı bölgeleri şeriatla yönetmeye kapı açan ve savaş koşulları gereği Cumhurbaşkanına çok geniş yetkiler içeren bir geçici anayasaydı ve Laiklikten bahsetmiyordu.

Son zamanlarda gerek AKP çevrelerinden gerekse CHP Genel Başkanından yarım ağızla yeni yapılacak anayasada ilk dört maddeye dokunulmaz açıklamaları yapılsa da TÜSİAD’ın bu söyleme uygun bir anayasa teklifi bulunmamakta ve belki de altı ay sonra başlayacak olan anayasa görüşmelerinden önce milletin şimdiden tepkisini çekmeme amacı taşınıyor olabilir.

BİR ‘’ ANTİ DEMOKRATİK 12 EYLÜL ANAYASASI’’ SÖYLEMİDİR GİDİYOR.

12 Eylül’den bu yana anayasada o kadar çok değişiklik yapıldı ki artık bu anayasaya 12 Eylül anayasası demek için bir sebep gözükmemektedir.

Ancak sözüm ona daha demokratik bir sistem kazanmak uğruna 175 maddede 184 değişiklik yapılması gerek TÜSİAD’a, gerekse iki ittifaka mensup partilere de yetmemektedir.

Bu iki ittifak da dillerde “Yeni Anayasa” lafı döndürüp durmaktadır.

Öyleyse bu iki ittifakın da karınlarını ağrıtan sorun bir türlü değiştiremedikleri 2 ve 3. Maddelerdedir.

Yeni bir anayasa yapılmalı ve bu anayasada 2 ve 3. Maddeler bulunmamalıdır.

İnandırıcı gelmedi mi?

Öyleyse 2007 yılında hem CHP hem de AKP’nin anayasa çalışmalarını organize etmiş Ergun Özbudun’un NTVMSNBC televizyonu programcısı Banu Güven’e yaptığı açıklamaya göz atalım.

Özbudun TÜSİAD’ın anayasa taslağında değiştirilebileceği belirtilen üç madde için “1924 ve 1961 anayasalarında yoktu, sadece devletin yönetim şekli Cumhuriyet’tir ibaresi vardı.

1982’de 5 general diğer değiştirilemez maddeleri koydu” diyerek TÜSİAD’ın gizli karın ağrısını ortaya döküyordu.

Demek ki 12 Eylül anayasasını anti-demokratik yapan maddeler 2 ve 3. Maddelerdi.

Ancak bu maddeler cumhuriyetin kurucu aklının, yani Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının eseriydi.

Atatürk’ü açıktan hedef alamayan ve Cumhur ve Millet İttifakını oluşturan bu mandacı zihniyet işte bu nedenle demokratik olmayan bir 12 Eylül anayasası söylemidir, tutturuyor ve yeni anayasa isteminde bulunuyor.

ZENGİNLER KULÜBÜNÜN BU ISRARLI TALEBİ NEREDEN KAYNAKLANIYOR?

Aslında konuya bu parçalama yahut ayrılıp gitme senaryoları açısından bakılacak olursa Türkiye bu tür taleplerin öne sürüldüğü tek ülke değildir.

Avrupa ülkelerinin neredeyse tamamında zengin bölgelerin görece muhtaç bölgeleri kendilerine yük olarak gördüğü bir dönem başlamıştır.

Örneğin İtalya’nın kuzeyindeki Lombardia ve Veneto bölgeleri devamlı olarak güneydeki geri kalmış bölgelerle kazançlarını paylaşmak istemediklerini belirtiyor, kendi bölgelerinde özerklik referandumları gerçekleştirerek merkezi yönetime karşı direniyorlar ve “özerklik koşulları” istiyorlar.

Bu özerklik koşullarından kastettikleri bölgelerinde toplanan vergi ve yerel kaynakları kullanmada daha fazla otonomi olarak ortaya çıkıyor.

Hali hazırda İtalya’daki 20 bölgeden 5’i- Sicilya, Sardinya, Valle D’Aosta, Trentino-Alto Adige/Südtirol, ve Friuli-Venezia Giulia – özerk statüye sahip durumda ve özeklik koşulları çerçevesinde kendi bölgelerinin kaynaklarını yine bölgeleri için kullanıyorlar.

İspanya örneğine bakıldığında da durum pek farklı değil.

Bask ve Katalonya İspanya’nın en zengin bölgeleri.

Bu bölgelerdeki ayrılıkçılığı körükleyenler ve yıllarca iç çatışmaları kışkırtanlar da yine zenginler.

Özerklikleri verilen ve tanınan kültürel hakları hiçbir zaman yeterli bulmayan bu bölgelerin ülkeden ayrılma istekleri su yüzüne vurmuş bir durumda.

Almanya’da zengin Bavyera Bölgesi, az gelişmiş Doğu Almanya bölgesini kendisine yük olarak görmekte ve bağımsızlık talep etmekte, Belçika’da iki bölge olan Valon’lar ve Flamanlar yine aynı sebeplerden dolayı ayrılma talebi gösteriyorlar.

İngiltere’de İskoçlar referandumu az farkla kaybettiler.

Eğer referandumu kazansalardı İskoçya Avrupa Birliği’nde kalmaya devam edecekti. Bu ülke İrlanda ve Galler halklarıyla da büyük sorunlar yaşamakta.

Durum böyle olunca Türkiye’deki zenginlerin de Türk Milleti’nin tamamını sırtına vurulmuş bir yük olarak görmesi gayet normal görünüyor.

Bu nedenle ülkemizdeki ayrılıkçı eğilimleri, TÜSİAD’ın güya ticaretin yüzde 80’ini, yaratılan katma değerin de yüzde 50’sini oluşturuyor olması ve sözde o oranda da kurumlar vergisi yatırması zenginler kulübüne siyasete görünmez ellerle müdahale etme hakkı vermemelidir.

Özerklik konusunda bilim adamlarını bir araya getirerek çıkan federasyoncu raporları partilere kabul ettirme çabaları, hatta Soros ve ona bağlı Friedrich Ebert Vakfının maddi olarak desteklediği TÜSES ve TESEV gibi STK’lar kurarak bu kuruluşlarda çalışan adamlarını partilerin içine sızdırması, daha da ötesi bu partileri dizayn ederek yönetimlerini ele geçirmesi bizleri şaşırtmamaktadır.

Özellikle 2000’li yıllar boyunca başta Diyarbakır olmak üzere Güneydoğu Anadolu bölgesinde Kürt Meselesi ve anadilde eğitim gibi etnik sorunları kaşıyan konularda yapılan birçok toplantıya sponsor olması ve bu toplantılara bizzat TÜSİAD yetkililerinin katılması ayrılıkçılığı ne kadar çok desteklediklerini göstermektedir.

TÜSİAD’ın bu güç ve dokunulmazlığı, kısmen Amerikan Derin Devletine bağlı, kısmen de yine Amerika’da yerleşik küresel sermaye şirketlerinin dünya çapında hegemonya ve ulus devlet düşmanlığına dayalı uluslararası projelere entegre hareket etme zorunluluğundan kaynaklanmaktadır.

TÜSİAD’ın uluslararası sermayeyle kurduğu son derece güçlü ilişkileri Türkiye’deki ulus devlet otoritesini dahi aşan bir performans göstermektedir.

Örneğin 2019 yılında AKP ile Amerika arasında oluşan S-400 ve F-35 anlaşmazlığında arabulucu bir pozisyonla Amerika’da çok önemli merkezleri ziyaret etmiş ve bu merkezler tarafından kabul edilmiştir.

TÜSİAD heyeti Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi ve ABD Dışişleri Bakanlığı yetkililerine ek olarak Kongre üyeleriyle görüşmüş, Brookings Enstitüsü’nde küresel, transatlantik ve ikili ilişkilerin değerlendirildiği yuvarlak masa toplantısına katılmıştır.

Heyet ayrıca Washington’un önde gelen düşünce kuruluşu uzmanları ve Amerikan iş dünyası temsilcileriyle de bir araya gelmiştir.

MÜSİAD ve diğer İslamcı işveren kuruluşlarının piyasadaki cüsseleri ve ilişkilerine bakılacak olursa bu merkezlerle böyle bir ilişkiye girebilecekleri düşünülmemektedir.

Türkiye’nin bölünme ve beka sorununun arkasında duran ve bölücü her çalışmayı himaye ve teşvik eden, sözde sivil toplum kuruluşu görüntüsünün arkasında yatan devasa bir oluşum söz konusudur.

Çözüm nedir diye sorulacak olursa, laikliğe sahip çıkabilecek partiler çoğunlukla Millet İttifakında yer almaktadır.

Fakat bu partiler ya Fetö ve küresel sermaye tarafından kurulmuş, partilerdir.

Atatürk’ün kurduğu parti ise TÜSİAD’ın kurduğu TESEV ve TÜSES gibi vakıfların oluşturduğu 10 Aralık’çılar tarafından ele geçirilmiş durumdadır.

İster TÜSİAD ve 10 Aralıkçılar olsun, isterse bu oluşumlarla iltisaklı küresel sermaye merkezli Fetö’cüler olsun farklı partilerde aynı karanlık anayasa taslağını savunmaktadır.

Millet İttifakını oluşturan partilerin seçmeni ise henüz bu durumu idrak edememiştir.

İdrak edilmesi gereken en önemli konu ise TÜSİAD’ın masum bir işveren örgütü kılığında Türkiye’deki tüm bölücü politikalara hamilik yapmasıdır.

Ya Millet İttifakındaki iki ulusal çizgide gözüken partiden biri cumhuriyetçiler tarafından ele geçirilecek yahut da ulus devletten yana cumhuriyetçi bir parti kurulacaktır.

Her iki parti de bu yönetimleriyle tıpkı iktidar gibi çare olmayı bırakın ülke için beka sorunu olmaya başlamışlardır.

Halk çözümsüz bırakılmaktadır.

Çözüm Kemalist zihniyettedir.

40 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Reklamı Gizle