Hoşgeldiniz  

TÜRKLERİN MİLLÎ BAYRAMI: YENİGÜN: 9 MART

admin | 22 Mart 2021 | Köşe Yazıları


admin
habermarmaragazetesi@gmail.com

Ömer SEYFETTİN (Tanin gazetesi, sayı: 1879, 5 Mart 1330 – 18 Mart 1914)

“… Her kavmin masalları vardır.

Türklerin de kendilerine mahsus ve babadan oğula geçen masalları vardı.

Bu masallar hep muharebele­re, kahramanlıklara dairdi.

Türk masallarında kendisinden en çok bahsedilen kahraman Oğuz Han’dır.

Bütün Türklerin babası “TÜRK” adında birisi idi.

TÜRK, İsigöl yakınına yerleş­miş ve orada onun oğulları ve torunları hüküm sürmüşlerdi.

TÜRK’ün oğullarından Alınca Han’ın iki oğlu vardı.

Tatar ve Moğol…

Moğol Han dört evlât bırakarak ölmüş ve yerine bü­yük oğlu Karahan geçmişti.

Karahan, Karakurum taraflarında otururdu.

Karahan’ın bir oğlu doğmuş ve kendi adını kendi koymuş:

Benim adını Oğuz Hakan’dır…” demişti.

Bu Oğuz padişah olup babasının yerine geçince. Tatar ve Moğol Türklerini birleştirmiş, bütün Asya’yı ve Mısır’ı zapt etmişti…

Oğuz Han, Şam’da bulunuyordu.

Kendisi artık ihtiyarlamıştı.

Bir gün hizmetkârını çağırarak eline bir altın yay ve üç tane de altın ok vermiş; yayı, ucu görünecek surette gündoğusu, okları da günbatısı cihetine gömmesini tembih etmişti.

Hizmetkâr gidince Oğuz Han altı oğlunu çağır­mış ve av getirmek üzere üçünü gündoğusu ve üçünü de günbatısı cihetine göndermişti.

Bir müddet sonra oğulları avlarla dönmüşler ve ay­nı zamanda buldukları oklarla yayı da getir­mişlerdi.

Oğuz Han yayı kırarak parçalarını üç bü­yük oğluna, okları da üç küçük oğluna vermiş, yayı alanlara: “Yüzok”, okları alanlara “Üçok” demişti.

Ok, yaya tabi olduğu için Üçok soyu­nun Yüzok soyuna itaat etmesini de ayrıca na­sihat etmişti…”

TÜRKLER VE ÇİNLİLER:

Türkler beş kabile idiler: Kıpçak, Uygur, Kamglı, Kalaç ve Karlık

Bu adları muharebeleri esnasında Oğuz Han vermişti.

Türkler en ziyade Çinlilerle uğraşır­lardı.

Çinliler Türkleri hiç sevmezler, onlara ‘Hiyon-tu’ yani ‘Söz dinlemez hizmetçi’derlerdi.

Çok defa Türk kabileleri Çin’e dalarlar, baştan aşağı Çin’i, yağma ederlerdi.

Çinliler onları ko­valamaya cesaret edemezlerdi…

Nihayet bu ar­dı arası kesilmeyen hücumlardan kurtulmak için Çin’in etrafına kaim bir duvar bile çekme­ye kalkıştılar…

Bu duvar bugün hâlâ duruyor.

Adına ‘Sedd-i Çin’ derler…

Fakat bu duvar da Çin’i Türk hücumundan kurtaramadı.

Bunun üzerine Çin, son bir çare aradı.

Çin padişahla­rından birisi bütün Çin askerlerini topladı, Çin hududundaki Türkleri de ordusuna ilâve etti.

’Hiyon-tu’lara hücum ve onları fena halde mağ­lup etti.

Hiyon-tu’ Türk kabileleri kuvvetli Çin ordusunun hücumu karşısında birleşmediler.

Hele kardeşleri Tatar ve Uygur Türkleri de Çin’e yardım edince büsbütün şaşırdılar, peri­şan oldular.

Bir kısmı çöllere dağıldı, Kırgız- Kazan oldu.

Bir kısmı da Altay Dağları yanında ’ERGENEKON ‘Vadisine düştü.”

Evet “PANÇAU” adlı Çin serdarının ku­mandası altında Çinliler, Sibirya’nın şimalinde­ki Tongozlar, garpta ve cenuptaki Acemlerle ve Afganlarla birleşerek ansızın “Türk Yurdu”na baskın vermişlerdi.

Türkler korkma­dılar ve şaşırmadılar.

Bir tanesi yüz düşmana karşı koydu.

Hepsi vuruştu, hepsi öldü.

Yalnız “NOHOZ” ve “KAYAN” adındaki iki hakanzade ile iki kız kurtulabildiler.

Dereler aştılar.

Tepe­ler aştılar.

Karanlıklarda yürüdüler.

Nihayet bir sabah önlerinde bir iz gördüler.

Bu bir in­san izi değildi.

Koştular, izin üzerinde saatlerce koştular.

Kızın birisi sevinçle:

İşte…” diye haykırdı.

Bu bir Alageyik idi.

Kovalamaya başladılar.

Yol pek dar ve pek sarptı.

Nefes ne­fese koşarlarken dik bir yardan aşağı yuvarlan­dılar.

Kendilerine geldikleri zaman şaşırdılar.

Burası yeşillik ve ağaçlık bir yerdi.

Güzel çiçek­ler açılmıştı.

Renkli kelebekler uçuşuyor, kuş­lar ötüyordu.

Gezdiler, dolaştılar.

Burası âdeta cennetti.

Öyle bir cennet ki kapısı yok…

Hiç in­sana rast gelmediler.

Başlarını yere eğdiler, ümitlerini kestiler, ‘Yine bir gün olur elbet bir yolunu bularak bu mahbesten kurtulur, vata­nımıza kavuşuruz…” diyorlardı.

Akşama doğru Alageyik göründü.

O da bir çukurda yalnız kal­mıştı.

Şimdi kaçmıyor, hatta onlara sokuluyor­du.

Kızlar bu geyiği okşadılar, kendilerine alıştırdılar.

Nohoz ve Kayan’la beraber sütünü içe­rerek karınlarını doyurdular.

Tam dört yüz sene etrafı büyük ve geçil­mez Kafdağları ile çevrilen bu gizli yurdun için­de geçti.

Bağ artık tamimiyle şenlenmiş.

Türk yavruları çoğaldıkça çoğalmış, geyikler artmış­tı.

Ve herkes iş bulmuştu, herkes çalışıyordu.

Turan’la ve dünya ile münasebetlerini kesen bu gizli yurttan artık kurtulamayacaklarına hükmeden Türkler yine asla meyus olmuyor­lar, yine Turan’a kavuşmaktan ümitlerini kes­miyorlardı.

Bir gün bu gizli yurtta bir kurt gö­ründü ve geyiklerden bir tanesini parçalayarak kaçtı.

Bir çoban bu kurdun nereden girdiğini merak etmişti.

Arkasını bırakmadı ve küçük bir delikten çıktığını gördü.

Koşa koşa yurda döndü.

Gördüğünü anlattı.

Hepsi birden deli­ğin başına geldiler.

Bu delik dardı.

Uğraştılar, uğraştılar.

Bir insan geçemeyecekti.

Nihayet iç­lerinden bir demirci çıktı.

Ocak yaktı.

Örs kur­du.

Çekici örse vurarak taşları parçaladı ve yol açtı.

Bu küçük dünyaya dört yüz sene içinde çoğalarak sığmayan Türkler birdenbire taştılar, en önden, elinde bayrak, deliği açan demirci Türk çıktı.

Türkler bugüne çok sevindiler, tekrar Tu­ran’a kavuştukları için ‘YENİGÜN” diye bu çı­kışlarını bayram addettiler ve deliği açan de­mirciyi, “YÜZKURT” namını vererek, kendileri­ne han yaptılar.

“Yüzkurt” sözcüğünü Moğollar kendi lisanlarına tercüme ederek “Börteçene” dediler ve bu milli bayramı onlar da tanıdılar.

Artık her yıl “YENÎGÜN“de demir ayini yap­mak kaide haline girdi.

YENİGÜN‘de hakan millî ocağın önüne gelir, bir demir parçasını kızdırır, sonra örs üzerine koyarak çekiçle dö­verdi.

Eski Türk tarihleri YENİGÜN ’den demir ayininden bahsederler.

Ergenekon’dan kurtuluş hatırası eski Türklerde demir ayinine esas ve sebep olmuş­tur.

Ve bu milli ayinin serpintileri bugüne ka­dar bizim aramızda kalmış, hatta İstanbul’da hâlâ devam etmekte bulunmuştur.

Nazar de­ğenlere günlük yakmak, hastalara kurşun dök­mek, lohusalara ve çocuklara demir parçalan takmak şüphesiz İslâmlıktan gelen şeyler değil­dir.

Bunu bütün ulema tasdik eder.

Hep unu­tulan Yenigün’ün, millî bayramın, Ergenekon mahbesinden kurtuluşun, demir ayininin, mu­azzez ve eski bir ananenin bakiyeleri…

İşte Türkler davullarla, ciritlerle, oyunlarla bu “Yenigün”ü takdis ve ta’ziz ederlerken Acemler de onlardan imrendiler, bu bayramı kabul ettiler ve hatta “Yenigün” ismini kelimesi kelimesine tercüme ederek “NEVRÛZ” dediler.

Acem tarihinde “NEVRÛZ”a esas ve sebep ola­bilecek bir vak’a, bir masal, bir an’ane, bir ri­vayet yoktur.

Halbuki Türk tarihinin, Türk an’anesinin bugüne kadar devam eden akisleri Acemlerin “Nevrûz” dedikleri şeyin tamimiyle bizim “Yenigün’ümüz olduğunu iddiaya değil, hatta ispata kâfidir.

“Yenigün” biz Türklerin milli bayramıdır.

Tarihimiz, mazimiz, masallarımız, an’anelerimiz ve nihayet Ergenekon ve demir âyini bu millî bayramımızın bir efsane değil, millî ve içti­maî bir hakikat olduğunu meydana çıkarır.

Yüzkurt… Türkleri Ergenekon’dan kurta­ran ilk hakana verilen ad…

Sonra deliği Türklere gösteren kurt…

Bu vak’amızın izi bugün dili­mizde capcanlı duruyor:

Kurtarmak… Kurtulmak… Kurtuluş… Kurtarıcısözcükleri hep “Kurt” cevherinden çıkmıyor mu?

Türklerin saldırılarında ve hatırlarında yaşa­yan ve yaşayacak olan “Ergenekon” hatırasın­dan ilham alan bugünün şairleri var.

Son Bal­kan felâketleri nihayet Bergos’tan Ergene’nin öbür tarafına kovuluşumuzu yâd ederek millî ve şuurlu rübabını çalan soydaşımız, Türklü­ğün bütün zafer ve azametlerini söyledikten sonra:

Fatih aldı İstanbul’u,

Babur Hind’e eğdi yolu.

Nadir sarstı sağı solu…

Oldu yer son taslağımız!

Bundan sonra talih döndü,

Yıldızımız yine söndü.

Karşımızda Rus göründü…

Kesildi yurd ortağımız!

Kırım, Kazan heder oldu!

Tuna, Kafkas yeter oldu!

Türkistan’da neler oldu?

İşitmedi kulağımız!

Yurt girince yâdeline,

Ergenekon oldu yine!..

Çıkmaz mı bir Börteçene

Nurlanmaz mı çerağımız?

diyor…

Bugünkü Türklüğün perişan ve esir halini tıpkı “Ergenekon’a benzetiyor.

Bir kurtarıcı, bir bozkurt, bir Börteçene temenni ediyor.

Onun heyecan ve ümidini biz Türkler kalbimiz­de duyarsak pek çabuk millî mefkûremizi kuv­vetlendirecek, mefkûresizliğin verdiği yei’sten, örfsüzlükten, iradesizlikten, seciyesizlikten bir anda kurtulacağız.

Asıllarını seven Türk genç­leri bu yüz milyon Türk’ün millî bayramına ya­bancı kalmamalı, 9 Mart gününü en muazzez günlerin sırasına koymalıdır. (*)

İstanbul’un, milliyetini idrak etmiş şuurlu gençlerinin, İdman Yurdu ve Türk Gücü’nün azalan millî bayramımızı, Yenigün’ü, 9 Mart’ı tes’id edeceklerini işittim.

İsterdim ki bütün İs­tanbul ahalisi kendi milliyetlerinin hususî bayramına kayıtsız kalmasın…

Ah fakat ne diyo­rum?

‘Yavaş, yavaş…” değil mi?

***

Bundan başka Türkler Ergenekon’dan kurtulmalarına sebep olan kurt olduğundan bayraklarına altundan bir kurt başı asarlardı.

Bu, tarihçe sabittir.

Demek kurt âdeta bizim millî bir “Alâmet-Embleme”miz sayılır…

Yeni-günü, Dokuz Mart’ı, alkışlayan şuurlu gençler milli alâmetimizi de ihmal etmemeliler.

Meselâ kravat iğnelerimiz küçük altundan bir “Kurt başı” olabilir.

Bastonlarımızın, silâhlarımızın sapları ve kılıçlarımızın kabza başları bu alâ­met için ne mükemmel yerlerdir…

Nişanlılarımıza hediye olarak, Türklerde ismet ve güzellik timsali olan, küçük ve altun geyik başını hamil iğneler, yüzükler, bilezikler vermeli, bize her an mazimizi, milletimizi, aslımızı, esasımızı hatır­latacak milli alâmetleri gözümüzün önünden ayırmamalıyız.

İstiklâl şenliğimizde olduğu gibi şüphesiz “Yenigün’ümüze de itiraz olunacak ve bu gü­nün tam Mart’ın dokuzunda olmadığı isbata kalkışılacaktır.

Bu neye benzer biliyor musunuz?

Mukad­des tanıdığımız bayrağın âdi bir bezden ibaret olduğunu, ona atfedilen ehemmiyetin mevzu’ ve hayalî olduğunu iddiaya…

Halbuki ne kadar mantık yapılırsa yapıl­sın, bayrak mukaddestir.

Her milletin bezden bayrağı gibi mekândan ve zamandan da bay­rakları vardır.

Mekândan timsaller milli Kâ’belerdir…

Zamandan mukaddes timsaller de milli bayramlardır.

Noktası noktasına hesap doğruluğu arayacak olursan yalnız biz değil bütün milletler bayramsız kalırlar.

Milli bay­ramların kıymeti tarihi bir timsal, bir an’ane, mukaddes ve uzak bir yâd olmalarındadır, yok­sa mevzu’ ve müesses bir takvime göre doğru olmalarında değil…

Ve milletleri canlandıracak, yükseltecek mefkûreleri doğuran masallar herhalde mefkûreyi öldüren tarihlerden daha iyi ve daha kıymetlidir.

(Tanin gazetesi, sayı: 1879 5 Mart 1330 -18 Mart 1914)

65 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Reklamı Gizle