Hoşgeldiniz  

SOSYAL DEMOKRASİ VE CHP

Faik Kurtulan | 01 Haziran 2021 | Genel, Köşe Yazıları


Faik Kurtulan
faikce@yahoo.co.uk

1850 yılında Polonya’dan gelerek Berlin’e yerleşen Yahudi bir ailenin çocuğu ve modern sosyal demokrat ideolojinin kurucularından olan Bernstein’in kuramsallaştırdığı Sosyal Demokrasi Teorisi aslında Marksizm’in yaşadığı tarihsel gelişim sürecinin doğal bir sonucuydu. Gençliğinde Marks’ın eserlerini derinlemesine okuyup araştıran Bernstein 1872 de Alman Sosyal Demokrat Parti (SPD) ye üye oldu. Partinin yayın organı Die Zukunft’da çalışmaya başladı. Kısa sürede Almanya’da sosyalist bir devrim yaşanacağına inanıyordu. Ancak Bir süre sonra Almanya’da çıkan anti-sosyalist yasalar nedeniyle ülke dışına sürüldü ve İsviçre’ye yerleşti. Burada Karl Mark’ın da onayıyla gizli sosyalist partinin yayın organında editör olarak çalışmaya başladı. Daha sonra İsviçre’den de sürülünce Fredrich Engels’in yakın arkadaşı oldu. Bu süre zarfında Sosyalizm’in demokratik adımlarla gerçekleşeceğini savunan ılımlı Fabyan Derneği ile yakın ilişkiler geliştirdi. 1891 de geleneksel Marksizm’den evrimci Sosyalizm’e dönüşen fikirlerini ‘Evrimsel Sosyalizm’ adlı eseriyle duyurdu. Marksizm’in dogmatikleştirilmesini ve eleştirel aklın ortadan kaldırılmasını eleştiren Bernstein Sosyal Demokrasi’nin temelini oluşturan fikirlerini yazdığı bu kitapta dile getirdi. 1901 de yeniden Almanya’ya dönen Bernstein işçi hareketi içerisinde gittikçe güçlenen revizyonist okulunun bir kuramcısı oldu.

Aslında çekirdekten yetişme bir Marksist olan Bernstein’ın fikirlerinin Sosyal Demokrasi’ye evirilmesine neden olarak üç gelişme yaşanmıştı.

Birinci neden, SPD de siyaset yapan Bernstein giderek artan işçi sınıfı nüfusuna paralel partisinin de halkla bütünleştiğini ve demokratik seçimler yoluyla iktidara gelebileceğini fark etmişti. Bu nedenle devrimci Marksizm’in tehlikeli yollarından ziyade parlamenter sistem içerisinde demokratik mücadele ile işçi sınıfının haklarını artırmak mümkün olabilirdi.

İkinci önemli neden Alman ekonomisinin o yıllarda ciddi ekonomik büyüme yakalaması, işsizliğin düşmesi ve maaşların yükselerek işçilerin daha iyi yaşam koşullarına kavuşmasıydı.

Üçüncü neden olarak Alman sendikaları ve meslek örgütleri de o dönemde parlamenter sistem içerisinde birçok kazanım yapabileceklerini düşünmeye başlamış ve bu üç önemli nedenle Alman solunda revizyonizm popüler hale gelmişti. Yani bu üç nedenden de anlıyoruz ki; işçi sınıfının haklarını bir nebze olsun elde edebiliyor yahut etmiş olması sınıf savaşının da geri plana itilmesine sebebiyet vermişti. Olaylar aslında Marks’ın çok abartılı bir sınıfsal savaşımlar tezinin çok da gerekli ve geçerli olmadığını, işçilerin haklarını daha barışçıl yöntemlerle de alabildiklerini gösteriyordu. Bu da proleter devrimin bir olmazsa olmaz çare olmadığına işaretti.

Avrupa’da yeşeren ve günümüze değin pekçok değişim gösteren Sosyal Demokrasi önceleri Marks’ın hayal ettiği Sosyalizm’e demokratik yollardan da erişilebileceğini savunurken sonraları sermayenin varlığını ve sermayeyle ile belli bir uzlaşma içerisinde yaşanabileceğini kabul ettikten sonra artık günümüzde Liberal Kapitalist sistemin bir sığınma limanı olarak sermaye için bir tehlike oluşturabilecek sınıf çatışmasını önlemek amacıyla bizzat sermayenin örgütlediği bir sistem anlayışına dönüşmüştür.

Tabii ki bu haliyle Emperyalizm’in bir sömürü sistemidir. Yani artık işçi sınıfının kullandığı bir sistem olmaktan çıkmış, Liberal Kapitalist sistemin işçi sınıfını avutmada ve gelişmekte olan ülkelerin özgürlük ve insan hakları aldatmacalarıyla özelleştirme adı altında milli varlıklarından, madenlerinden ve stratejik kurumlarından vazgeçmesini sağlayan uygulama haline dönüşmüştür. Sosyal Demokrasi’nin günümüzde Liberal Kapitalizm’i benimsiyor ve savunuyor olması yine gelişmekte olan ülkelere Emperyalist Sermaye’nin daha kolay girmesini ve sendikasızlaşmasını getirmektedir.

Avrupa’daki işçi sınıfının Sosyal Demokrasi’nin günümüzde bir sömürü aracı haline getirilmiş olduğunu anlaması çok uzun sürmemiştir. 1990’lı yıllardan itibaren Avrupa’nın gözünden hızla düşen Sosyal Demokrasi yeni bir söylem geliştirerek sistemin adını üçüncü yol olarak tanımlamaya başlamış fakat yine de başarılı olamamıştır. Günümüzde Anthony Giddens ve bazı bilim adamları Sosyal Demokrasi’yi Korporatizm’le birleştirmeye çalışmış fakat bu sistemin uygulanması sonucunda ne Tony Blair, ne ABD Başkanı Clinton, ne de diğer Avrupa sosyal demokratları başarılı olabilmiştir. Bugün Avrupa’da yayınlanan makalelerin çoğunda Sosyal Demokrasi’nin içine düştüğü bunalım işlenmekte ve artık bir kurtuluş çaresi de önerilememektedir. Belli sıklıklarda yapılan kamuoyu yoklamaları Sosyal Demokrasi denilen Emperyalist aldatmacasının Avrupa’da sürekli oy kaybettiğini göstermektedir.

En son Cihan Haber Ajansı tarafından iletilen bir kamuoyu yoklaması değerlendirmesinde de bunca zamandır iktidarda olmasına karşın Almanya’da CDU (Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi) %40 oy oranını koruyarak sadece %2 oy kaybına uğramış görünmekte, bir zamanlar Shröder’le %48 alarak iktidar olmuş olan SPD (Sosyal Demokrat Parti) bu günlerde ancak %27 lik bir oy oranına sahiptir.

Almanya’da sosyal demokrasinin devamlı seçim kaybetmeye başlaması SPD’nin eski başkanı ve eski Alman Başbakanı Schröder’in de artık maskesini iyice çıkartmasına sebep olmuş ve milletvekilliğini bırakarak küresel güçlerin önde gelen patronu Rothschild’in yanında yani Rothschild Yatırım Bankası’nda danışman olarak çalışmaya başlamıştır. Banka’dan yapılan yazılı açıklamada, 61 yaşındaki Schroder‘in, Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri, Rusya ile diğer eski Sovyet Cumhuriyetleri, Türkiye, Ortadoğu ve Çin’de yoğunlaşan Rothschild‘in faaliyetlerinin geliştirilmesine yardım edeceği belirtilmiştir.

YA İSVEÇTE’Kİ DURUM:

Bir de Avrupa’da sosyal demokrasinin kalesi olan ve son 78 yılın 65 yılını Sosyal Demokratları’n iktidarı altında geçirmiş olan İsveç’e göz atalım. Ne Avrupa’da ne de dünyanın hiçbir ülkesinde Sosyal Demokratları’n İsveç’teki kadar uzun ve kesintisiz iktidarda kalmadığı İsveç hep bir refah devleti olarak anıldı. Ancak İsveç Sosyal Demokrat İşçi Partisi ilk defa geçtiğimiz seçimlerde 96 yıllık tarihinin en düşük oyunu aldı. Bu konuda uzman Politolog Ulf Bjereld İsveç’te son yıllarda yaşanan değişikliğe dikkat çekerek yaşanan yapısal değişikliğe Sosyal Demokratları’n ayak uyduramadığını ve sanayi toplumu olan İsveç’in yavaş yavaş hizmet sektörünün daha çok büyüdüğünü belirterek kendi güvendikleri sanayi işçisi ve sendikaların zayıfladığını belirtiyor.

Artık toplumdaki ayrım çizgisinin sağ ya da sol işçilerle patronlar arasında olmadığını fakat genel olarak zenginlerle fakirler arasında olduğunu ve seçimlerin de bunu gösterdiğini belirtiyor. Bunun da İsveç’in hizmet sektörünün de gelişmesiyle belki biraz daha zengin bir ülke haline gelmesinin yanı sıra yıllık gelirinin 50 bin Avro’yu aşan insanların %85 inin sağ bloka oy verdiğini belirtiyor.

Aslında İsveç toplumunun değişmekte olduğunu fark eden Sosyal Demokratlar değişikliği yanlış değerlendirerek kendileri de 15 yıldır Globalizm’e ayak uydurmak adına bir takım değişiklikler yaşıyordu. Bu değişiklikler şimdilerde modası geçen ve ABD’den Bill Clinton zamanında pompalanan, İngiltere’den Tony Blair, Fransa’dan Lionel Jospin ve Almanya’dan Gerhard Schröder’in başını çektiği, Anthony Giddens’in derli toplu kitaplaştırdığı Üçüncü Yol’culuk (Third Way-middle way) adıyla İsveç’te de moda olmuştu. Aslında bu Üçüncü Yol’culuk bütün diğer ülkelerdeki klasik sosyal demokrat-işçi partilerini batırdığı, moda sosyal demokratları iktidardan indirdiği gibi İsveç Sosyal Demokrasisi’ni de batırmaya başladı. 1996’da Başbakan olan Göran Persson, popüler bir Üçüncü Yolcu idi. Neo-Liberal Politikalar gerektiğini canla başla savunmaya hatta uygulamaya başladı. Sosyal Demokrat İşçi Partisi 1996 dan 2006 ya kadar 10 yıl boyunca İsveç’te Neo-Liberal Politikalar uyguladı. . Daha önce, yüksek vergi-güçlü sosyal refah devleti sloganıyla çalışan Sosyal Demokratlar bu dönemde, vergilerin düşürülmesi, sosyal yatırımların azaltılması gibi politikalar savundu. Bu politikalar hem parti içinde hem de parti dışında eleştiri almaya başladı. Fakat tam tersine, sağ muhafazakâr parti başkanı Fredrik Reinfeldt Sosyal Demokrat Partinin savunduğu fikirlerin kralını kendilerinin hayata geçirebileceğine hem seçmeni hem de diğer 3 sağ partiyi inandırdı.

Reinfeldt, 2006’da birleştirdiği Muhafazakâr-Liberal 4 parti bloğu ile seçim kazandı. Bu seçimlerde de bu sağ blok gücünü korudu. Sosyal Demokrat Parti Genel Başkanı Sahlin, “Yitirdiğimiz seçmen güvenini geri alamadık” açıklamasıyla yetindi. Ancak Sahlin, seçimden önce yapılan bir kamuoyu yoklamasında sendika üyelerinin bile “Bizim çıkarlarımızı muhafazakârlar, bu sosyal demokratlardan daha iyi savunur dediğini duymamış olamazdı.

Sağcı hükümet seçimleri kazanınca üniversite hastanesinden sağlık ocağına kadar, tüm sağlık kuruluşlarının satılmasına izin çıktı. Sağlık hizmetleri ve eğitim şirketlere devredildi. Hastalar müşteri oldu. Dünyanın en düzenli çalışan eczane sistemi tekellere satıldı. Tren yolları, metro hatları özel işletmecilere verildi.

Dört yılda gelir vergisi 4 kez düşürüldü. Devlet 76 milyar kronu kamu kasasına almak yerine, yüzde 60’ı en zenginlerde kalacak bir biçimde vatandaşın cebinde bıraktı. Peki, zenginlerin vergi indiriminden dolayı ortaya çıkan bütçe açığı nereden kapatılıyordu, tabiî ki, hastalık ve işsizlik sigortasından yapılan devlet ödemelerinin düşürülmesiyle ortaya çıkan paradan. Bir de işsizlik ve sağlık sigortasına çalışanın ödediği payı artırıldı. Son seçimlerde durumun değiştiğini ve oyların artık sosyal demokratlara geçtiğini sanmayın. Bütün bunlara rağmen halk yine sağ bloğu seçti.

Düzenin yoksullaştırdıkları nerede? Tabiî ki aşırı sağcı İsveç Demokratları’na gitti. Avrupa’da en yoksullar, genellikle en eğitimsizler ve mesleksizler de oldukları için aşırı sağ partilere gidiyor. Çünkü bu yoksullar zaten yetersiz olan ekmeklerini Müslüman ülkelerden gelen yoksullarla paylaşmak istemiyor. Aşırı sağcı İsveç Demokratları, Sosyal Demokratlar’ın zayıflığından bu kadar fazla oy aldı. Çünkü oylarını koruyan sağ bloğun bu partiye kaptırdığı bir oy yok. Bu da yine baştan beri savunduğumuz kültürler arası çatışmayı ve ayrımcılığa işaret ediyor.

Avrupa’da üçüncü yol olarak uygulanan Sosyal Demokrasi ve Korporatizm bileşiminin başarıya ulaşmamasının esas nedeninin sistemin uygulandığı ülkeyi Global Sermaye’nin menfaatlerine açması ve ezilenleri daha da çok ezilir hale getirmesinden kaynaklanmaktadır. Aslında Sosyal Demokrasi diye bir ekonomik sistem olmadığından Liberal Kapitalist sistem bu ismi kullanarak fakir insanları daha da fakir hale getirmektedir. Oysaki daha önceleri yine çeşitli ülkelerde ve erken cumhuriyet döneminde uygulanan Korporatizm Solidarizm bağlamında uygulandığında hem ülkelere büyüme ve refah getirmiş, hem de insanını daha mutlu eden bir sistem olarak tarihe geçmişti. Bunun nedeniyse, Global Sermaye’yle entegre olmadan ilişkilerini sürdüren devletçi karma ekonomik sistemin uygulanmasından kaynaklanmıştı.

İçlerinde Alman Sosyal Demokrat Partisi’ne bağlı Fredrich Ebert Vakfı’nın ve Yeşiller Partisi’ne bağlı Henrich Böll Vakfı’nın da bulunduğu NGO’lar Türkiye ve Kuzey Irak’ta faaliyet göstermektedirler. Bu vakıflar her ne kadar Alman siyasi partilerinin birer uzantısı olarak gözükseler de aslında bütçelerini Alman gizli servisi BND’den almakta ve Almanya’nın Emperyalist amaçları doğrultusunda çalışmaktadır. Bu konuda geniş araştırmalar yapmış olan Necip Hablemitoğlu’nun yayınlamış olduğu Türkiye’deki Alman Vakıfları Raporu her şeyi açıkça ortaya koymaktadır. Küreselleşme sürecinde, uluslararası sermayenin serbest dolaşımının önünde en büyük engel oluşturan ulus-devletlerin zayıflatılması ve mümkünse yıkılması doğrultusunda ABD, Almanya, İngiltere gibi ülkeler ile AB, NGO’lara yani hükûmet dışı sivil toplum örgütlerine aşağıdaki görev ve sorumlulukları öngörmektedirler:

“Yerel kültürlerin yaşatılması kapsamında alt kültür kimliklerinin siyasallaştırılması ve etnik karşıtlıkların belirginleştirilmesi; misyoner faaliyetlerine karşı toplumsal reaksiyonu törpüleyecek sürecin başlatılması ve geliştirilmesi; dinsel özgürlükler kapsamında dinler arası diyalog ve hoşgörü sürecinin başlatılarak, tarikat-cemaat ve benzeri yapılanmalarla birlikte farklı hukukların yaşama geçirilmesi ile eğitim ve öğretim birliğine son veren girişimlerin desteklenmesi; hükümet politikalarını ve kamuoyunu önemli ölçüde yönlendirme gücüne sahip siyasal partilerin, meslek odalarının, medya kuruluşlarının, sendikaların, birliklerin, vakıfların, derneklerin, tarikat ve cemaatlerin ve de illegal örgütlerin, rejim ve devlet aleyhine -farklı siyasal kamplarda yer alsalar da- asgari müştereklerde buluşturulması ve kullanılması; demokratik kitle örgütlerinin süratle NGO’laştırılması ve “sivil itaatsizlik” çağrıları ile kitlelerde kamu düzeni-devlet otoritesi aleyhine başkaldırı refleksinin oluşturulması; “sivil denetim” stratejisi ile devlet kurum ve kuruluşlarının denetlenmesi ve hedeflenen gizli bilgilere doğrudan ulaşılması; bağlı NGO’ların baskı grubu olarak kullanılmasıyla hükümetlerin siyasal, toplumsal, kültürel, hukuksal ve de ekonomik politikalarının doğrudan ve dolaylı etkilenmesi; resmi ideoloji-sivil ideoloji ayrımı ile mevcut sistemden hoşnut olmayan, ezildiğine, sömürüldüğüne inanan kitlelerin toplumsal dayanışma bağlamında yönlendirilmesi ve resmi ideolojiyi temsil eden tüm kurum ve kuruluşlara, değerlere ve de resmi politikalara düşmanlaştırılması; yerel yönetimlerin ön plana çıkarılarak merkezi yönetimin giderek zayıflatılması; “Global vatandaşlık” kavramı ile “etki ajanlığının” özdeşleştirilmesi, hedef ülkedeki etki ajanlığı potansiyelinin geliştirilip güçlendirilmesi vs. .”

Ne yazıktır ki Necip Hablemitoğlu bu raporu açıkladıktan ve bu konuda televizyonlarda konuşmalar yaptıktan sonra bir suikastle öldürülmüştür. Suikastin arkasında ise yine bu Alman Vakıflarını örgütleyip de finanse eden Alman gizli istihbarat teşkilatı BND’nin olduğu iddia edilmektedir.

Bugün Avrupa insanı artık Sosyal Demokrasi’nin küresel sermayenin o ülkedeki acentesi olduğunu fark etmiş gözüküyor. Suyu çıkmış bu sistemin ısrarla Türkiye’de de bir partiye (CHP’ye) monte edilmesini savunanlara bakıldığında ise bu kişilerin çeşitli Alman Vakıfları ve Soros gibi küresel sermayeyle ilişkili olduğu görülmektedir.  

Bir de büyük bir ısrarla CHP’ye monte edilmek istenen Sosyal Demokrat Sistemi’n ilkelerine bakalım:

– Emeğin önceliği ve üstünlüğü

– Eşitlik ve Adalet

– Barış ve Hoşgörü

– Özgürlük ve Hukuk Devleti Kurallarının Uygulanması

– Çoğulculuk ve Katılımcılık

– Çevrenin ve Doğanın Korunması… vs.

Reddetmek mümkün değil. Ancak Bu ilkelerin Kemalizm’e yahut cumhuriyetin kuruluş felsefesine ters düşen bir tarafı yok ki, yani çağımızın bu ortak barışçı fikirlerini Kemalizm’in içine almak ya da bulmak da mümkün. Ancak durum pek de öyle değil. Maksat CHP programındaki Altı Ok’un kaldırılarak bu Sosyal Demokrat ilkelerin benimsenmesi.Peki böyle olsa ne çıkar diyenler olabilir. Buradaki amaç bellidir.

Örneğin barış ve hoşgörü dediğiniz zaman eğer halkçılık ilkesini ve bunun içerisindeki millet kavramını kaldırırsanız bir etnik gurubun özgürlüğünü ya da özerkliğini kabul ediyorsunuz demektir ki bu, ülkeyi bölünmeye götürecektir. Yine aynı kavramla birlikte Özgürlük ilkesini uygular araya bir de evrensellik vurgusu yerleştirir, laikliği ve Atatürk milliyetçiliğini kaldırırsanız dinsel özgürlük adı altında kaderci-mistik bir toplum yaratarak halkın dogmalarla yaşamasını sağlamış olur, etnik ayrıcalık talepleriyle karşı karşıya kalırsınız.

Bu örnekler çoğaltılarak sürdürülebilir. Oysaki bu milletin dengeli ve barışçı ilişkiler içerisinde yaşaması ancak halkçılık, milliyetçilik ve laiklik ilkeleriyle mümkündür. Yine son yıllarda Sosyal Demokratlar’ın tutturduğu ‘Yerinden Yönetim’ ilkesi milliyetçilik ve Halkçılık ilkeleriyle taban tabana çelişmektedir. Keza artık kapalı ekonomilerin devri kalmadı diyerek devletçilik ilkesini kaldırırsanız bu sadece ülkeyi dışa açık, korumasız bir pazar haline getirir, stratejik kurumlar da dâhil olmak üzere ülkenin her varlığı özelleştirilir ki bu genel olarak yabancılaştırma olarak uygulanır ve varlıklar küresel sermayeye satılır ki bu da ancak küresel kapitalist sistemin işine yarayacaktır.  Avrupa’da da yaşanan budur. Zenginler daha zengin olmuş, fakirlerse iyice fakirleşmiş ve ekonomik krizler içinde boğulmaya başlamıştır. Hiçbir koruma duvarı uygulamamak ülkeleri sömürüye açar ve bu da borçlanma ve çöküntü demektir.

İşte tam da bu nedenle sosyal demokratlar CHP’yi ‘yeni’lemek peşindedir. Altı Ok’un modası geçmiş ve şimdi Sosyal Demokrat ilkelerin kullanıma sokulması zamanı gelmiştir. CHP programı okunduğunda Altı Ok diye bir bölüm var olmasına vardır ama içi boşaltılmış laflarla doldurulmuştur. Partinin seçmen tabanı ise Altı Ok’un hala yürürlükte olduğunu zannetmektedir.

Bir de CHP’nin varlığının sebebi ve beslendiği ideolojik damar Ulusal Kurtuluş Savaşımız ve Cumhuriyet Devrimi’nin kurucu felsefesi olan Antiemperyalizm ve Aydınlanma’dır. Oysa Avrupa’lı Sosyal Demokrat partiler ülkelerinin sömürgeci, Emperyalist politikalarının destekleyicisi ve savunucusudurlar. Bunun en çarpıcı örneği milli kurtuluş savaşımız sürecinde takındıkları tavır ile Sovyetler Birliğini bize yaptığı yardımlardan dolayı suçlamış ve sosyalist ve demokrat olmamakla suçlamışlardır. Çünkü Osmanlı’yı işgal eden ve Anadolu’yu Yunanlıların işgaline açan da o devirde iktidarda bulunan İngiltere’deki İşçi Partisi’dir.

Sosyal demokratlar, Birinci Dünya Savaşı günlerinde kendi ülkelerinin çıkarları doğrultusunda savaşa destek verdiler. Böylesi bir Emperyalist paylaşım savaşına destek vermelerinin sebebi kendilerinin bu savaştan pay alacak olmasıydı, çünkü Sosyal Demokrasi ile beraber Batı’nın burjuvaları dünya milletlerini sömürdükleri oranda kendi işçi sınıflarına da bundan pay vermeyi ihmal etmediler. Avrupa’nın yaşadığı geçici refah işte bu Emperyalist Sömürü’den gelmekteydi.

Yine Mısır Cumhurbaşkanı Nasır Süveyş Kanalı’nı Mısır’ın egemenliğine almak istediğinde İngiltere’yi Emperyalist çıkarlar uğruna savaşa sokan da İngiliz İşçi Partisi’ydi. İş bununla da kalmıyordu. Yugoslavya’yı işgal eden de yine Fransız Sosyalist Partisi, Alman Sosyal Demokrat Partisi ve İngiliz İşçi Partisi’ydi. Afganistan ve Irak’ın işgal edilmesi kararını da İngiliz İşçi Partisi vermişti. Emperyalist ABD ile birlikte her iki ülke de işgal edilerek milyonlarca insan öldürüldü ve bu ülkelerin başına kukla hükümetler getirmek suretiyle doğal kaynaklarına el kondu. Bu ülkelerde Sosyal Demokrasi’nin yönetimde olması Emperyalist niyetlerinden alıkoymuyordu. Aksine bu ülkeler işgal edildiğinde sözüm ona özgürlük, medeniyet ve barış götürülüyordu.

Avrupa’nın Sosyal Demokrat partileri Baykal’ı istedikleri gibi yola getiremedikleri, Türkiye toprakları içerisinde bir Kürt Devleti kurulması ve sözde Ermeni topraklarının iade edilmesi konularında yeterince kullanamadıkları için bir kasetle devre dışı bıraktılar. Daha sonra Soros’un Türkiye’de kurdurmuş olduğu TESEV Vakfı’nın kurucularından olan Kılıçtaroğlu göreve getirildi. Kılıçtaroğlu’nun ilk icraatı Avrupa Özerklik Şartı’nı kabul etmek oldu. Bu, AKP’nin Büyük Şehirler için hazırlamış olduğu yasayı çıkartması için yani Eyaletleşme çalışmaları için kolaylaştırıcı bir faktör oldu.

En son 2012 yılı Eylül ayında Güney Afrika’da toplanan Sosyalist Enternasyonal toplantısında Kılıçtaroğlu vahim bir karara daha imza attı. Sonuç bildirgesinde Türkiye’nin Kürt sorunu ile Filistin Sorunu arasında benzerlikler kuruldu ve çözüm için Birleşmiş Milletler ve Uluslararası kuruluşların devreye girmesi istendi. Yani Türkiye’nin iç sorunu uluslararası bir sorun haline dönüştürülüyordu. Eğer Sosyalist Enternasyonal’in aldığı bu karar başbakan tarafından politik bir malzeme haline getirilmeseydi CHP seçmeninin bu konudan da haberi olmayacaktı. Kılıçtaroğlu bu bildiriyi imzaladığını derhal reddetti. Oysaki Sosyalist Enternasyonal’debir ülke ile ilgili yapılan yorumlar o ülke temsilcileri tarafından kabul edilmezse yayınlanmıyordu.

Tüm bu gelişmeler Avrupa Sosyal Demokrat partilerinin CHP’yi ‘yeni’leştirme çalışmalarının bir sonucu olsa gerekti. Yani Yeni CHP, milliyetçilik ve halkçılık gibi ilkeleri çoktan terk etmiş ve küresel Emperyalizm’in hizmetine sokulmuştu. Artık halkçılık ve milliyetçilik ilkeleri gereği Türkiye’nin tek bir ulustan ibaret olduğu ve bunun Kürt milliyetiyle eşit olmadığı şeklinde yapılan çıkışlar Kılıçtaroğlu ve ekibi tarafından ırkçılıkla suçlanarak parti disiplinine uyulması uyarıları yapılıyordu. Bu konuda Kılıçtaroğlu Başbakanla aynı şekilde düşünüyor ve çıkışı yapan milletvekiline eleştirel bir tavır takınıyordu.

Kılıçtaroğlu’nun kimliği, izlediği siyaset ve yaptığı çeşitli açıklamalar aslında çok daha geniş bir araştırmanın konusudur. Ancak yapılan kamuoyu araştırmalarına bakıldığında CHP’li seçmenin sadece %8’inin kendisini Sosyal Demokrat olarak tanımladığı göz önünde bulundurulursa Sosyal Demokrat bir ekibin CHP’yi çok da rahat yönetemeyeceği de ortaya çıkmış bulunmaktadır.

88 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Reklamı Gizle