Hoşgeldiniz  

SOSYAL DEMOKRASİ NEDİR?

Faik Kurtulan | 25 Mayıs 2021 | Köşe Yazıları


Faik Kurtulan
faikce@yahoo.co.uk

Sosyal Demokrasi, Marksizm’in hedeflerine barışçı yöntemlerle ulaşılması düşüncesiyle başlatılan bir akımdır. Fakat ilk kez Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD)’nin 1959 Bad Godeshberg kasabasındaki kongresinden sonra, ’ille de üretim araçlarının devletleştirilmesi’ fikrinden vazgeçilerek, “devletleştirilmese de olur” kararı alınmıştı.

Sonra da geldiğimiz süreç içerisinde eğitim ve sağlıktan bedava yararlanma fikrinden vazgeçildi. İngiliz İşçi Partisi Başkanı Tony Blair de 1995 yılında parti programındaki Marksist düşünceyi temsil eden meşhur 4.cü maddeyi değiştirerek, üretim araçlarının sadece devlet mülkiyetinde olması gerekliliği şartını da kaldırdı ve bunun yerine devletin yanı sıra, özel teşebbüsün de üretim araçlarına sahip olabileceği hükmünü getirdi.

Partideki radikal solcuları da tasfiye ettikten sonra küresel sermayenin merkezi olan The City Of London isimli bankacılık bölgesinden İşçi Partisi’ne destek mesajları gelmeğe başladı.

1997 de küresel sermayenin desteğiyle iktidar olan parti iki dönemlik iktidarından sonra emekçi kesimlere muhafazakârlardan daha farklı hiçbir şey veremediği için iktidardan indi.

Artık Avrupa’da Sosyal Demokrat partiler eğitim ve sağlık gibi hizmetler için emekçilerden prim toplamaya başladı. 90’lı yıllarda Sosyal Demokrat partilerin genelinde muhafazakâr partilerden farkı kalmayınca da Sosyal Demokrasi Avrupa’da iflas etti.

Önceleri Marksist hedeflerle vaatlerde bulunan Sosyal Demokrat partiler artık iyiden iyiye tüm dünyada küresel sermayeye hizmet etmeye başladılar.

Aslında Sosyal Demokrasi emperyalist devlet ve şirketlerin sömürgelerden gelen gelirlerinin ufak bir bölümünün sus payı olarak Avrupalı emekçi kesimlere dağıtılmasıydı. Böylece emekçiler hakları için örgütlenip isyan etmeyecekler, oluşan gelirlerden öncekinden daha fazla pay alacaklarını düşüneceklerdi. Yoksa Sosyal Demokrasi ismiyle anılan bir ekonomik sistem yoktu. Sistem, liberal tekelci kapitalist sömürü sisteminin biraz daha yumuşak ve şefkatli bir yüz olarak gösterilmesinden başka bir şey olamazdı.

SOSYAL DEMOKRASİYİ YÖNLENDİREN MERKEZ, SOSYALİST ENTERNASYONAL

Sosyalist Enternasyonal bir Fabıan Topluluğu ve İngiliz İşçi Partisi kuruluşudur.

Fabıan Topluluğu 1800’lü yılların sonlarında Bernard Shaw ve liberal gazetecilerin İngiltere’de kurduğu, Rothshild ve Rockefellerle sıkı bağları olan bir topluluktur. Örneğin topluluğun yönetiminde olan isimlerin başında gelen Lord Alfred Milner, yakın arkadaşları olan Rothschildler ve Elmas Tüccarı Cecil Rhodes’le küresel şirketlerin Avrupa’da dünyayı kontrol altına alma amacıyla düzenlediği Yuvarlak Masa toplantılarının mimarlarındandır.

Lord Alfred Milner, Rockefeller ve Rothschildlerle birlikte daha öncesinde Sovyet devrimini de finanse etmişlerdir. Diğer bir örnek de şu meşhur Balfour Deklarasyonu‘nu (bildirgesini) veren Lord Balfour’dur. Fabian üyesi ve yöneticilerinden biri olan Lord Balfour, başbakanlık ve dış işleri bakanlığı yapmış ve meşhur bildirgesiyle İngiliz hükümetinden bir İsrail devletinin kurulması gerektiğini ve bunun da İngiltere tarafından gerçekleştirilmesini istemiştir. 

Bu topluluğun görünür amacı Sosyalist bir tek dünya düzeni kurmaktır. Arka planda ise hedefleri, dünyadaki emekçi sınıfların küresel sermaye çıkarları doğrultusunda kontrol altında tutulmasıdır. Dünya Bankasının kurulması ise sosyalist dünya düzeninin idare edilebilmesi ve finansal sistemin tek elden idare edilmesi için gerekmektedir. Plana göre her ülkede dünya bankasının bir şubesi açılacak ve ihtiyaç sahibi devletlere parasal yardım bu şekilde sağlanacaktır. Kısacası; dünya sosyalist sistemi kendi kontrolleri altında işleyecek, uluslar ötesi para baronlarının varlıkları devam ederken, sosyalizm baskısı altında yaşayan emekçi kesimler de devamlı onlara olan borçlarının faizlerini ödemek için çalışacaklardı. Dünyayı bir komünizm, sosyal demokrasi çelişkisine itmelerinin nedeni ise, devrim uygulamasının ve üretim araçlarına zor yoluyla el konulmasının kendilerini korkutmasından kaynaklanmıştır. Nitekim şiddete dayalı devrim yoluyla iktidara gelen Sovyetler Birliği 1990’larda yıkılmış ve Avrupa Sosyal Demokrasisi güçlendirilmiştir. Aynı zamanda bu yolla Marksist talepler törpülenebilmiştir.

Şimdi sizlere bir soru yöneltelim: Patron kulüpleri dünyada olsun, Türkiye özelinde olsun, “Faşist Patron Partisi” adıyla alenen kendi çıkarlarını savunan bir parti kursalar sizce ne kadar oy alabilirlerdi?

Bizce neredeyse hiç oy alamazlardı. Oysaki oynadıkları demokrasi, insan hakları ve eşitlik oyunu sayesinde kurdukları ya da ele geçirdikleri sosyalist ve sosyal demokrat partiler vasıtasıyla çoğunluk ya da muhalif oyları gereksiz ve zamansız tartışmaların ve halkın çıkarına olmayacak taleplerin peşinde sürükleyerek kontrolleri altında tutuyorlar ve perde arkasından kendi işlerini yürütüyorlar.

Sistem, Sosyal Demokrasi adı altında finans çıkarlarının peşinde sürüklenen emekçi sınıflara verilen sahte mesajla gelirden emekçi sınıflara daha çok pay verileceği izleniminden ibarettir.

Rockefeller kişisel olarak Fabian projelerine milyonlarca dolarlık yatırım yapmıştır. Kendi projesi olan Birleşmiş Milletleri de yine Fabian Topluluğu ve bu topluluğun okulu olan London School of Economies ile birlikte kurmuştur. Birleşmiş Milletlerin kuruluşunda görev alan diğer kuruluşlar da yine Rockefeller’in himaye ettiği kuruluşlardır. Milletler Cemiyeti, Savaş Sonrası Amerikan Danışma Komitesi, Savaş ve Barış Araştırma Gurubu, Sivil Gündem Gurubu’nun yine bir Rockefeller kuruluşu olan CFR ile birlikte San Fransisko Konferansını oluşturmuş,, Bu konferans da Birleşmiş Milletleri   kurmuştur. Yani anlayacağınız, Birleşmiş Milletler bir takım dünya devletlerini bir araya gelmesiyle kurulmamıştır. Zemin küresel güçler tarafından hazırlandıktan sonra devletler dahil edilmiştir. Birleşmiş Milletlerin amacı da Küresel Sermayenin kontrolünde Sosyalist bir tek dünya devleti oluşturmaktır.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki Moon ‘da Rockefeller Ailesinin BM ‘nin kuruluşunda yoğun destek sağladığını 10 Eylül 2012 tarihinde açıklamıştır.

Fabian Topluluğu’nun diğer bir kurduğu örgüt de İşçi Partisi’dir. İngiliz İşçi Partisi 1893 yılında yapılan bir Fabian kongresi sonucunda 7 şehrin Fabian şubelerince kurulmuş ve başına da bir Fabian üyesi getirilmiştir. 1945 yılında İngiliz İşçi Partisi Londra’da bir toplantı düzenlemiştir. Bu toplantıya ikinci dünya savaşı sürecinde Hitlerin kapattığı Sosyalist ve Sosyal Demokrat partilerin yöneticileri davet edilmiştir. Rockefeller ve Rothshildlerin patronajında yapılan bir dizi toplantı sonucunda da 1951 de Avrupa’daki Sosyalist ve Sosyal Demokrat toplulukların hepsi Sosyalist Enternasyonal üst yapısı altında yerini almıştır. Böylelikle Rothschild ve Rockefeller’ların kurmuş olduğu İngiliz İşçi Partisi, tüm Avrupa’daki (buna Türkiye’dekiler de dahil) sol hareketleri kontrol etmeğe başlamıştır.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLERİN SOSYALİZMLE OLAN İLİŞKİLERİ

Birleşmiş Milletlerin sosyalizmle olan bağlantıları daha başlangıçtan bu yana Belçika Sosyalist Parti, Norveç İşçi Partisi ve Rus Komünist Partisi liderleri Birleşmiş Milletler yönetim kademelerinde görevlendirilerek sürdürüle gelmiştir. Sosyalist Enternasyonal daimî olarak hep Birleşmiş Milletleri desteklemiştir. Her iki kuruluşun da ortak hedefi sözde Sosyalist bir tek dünya devleti olmuştur.

Aslında Sosyalist Enternasyonalin ya da küresel sermayenin Türkiye’deki taşeronu AKP hükümetidir.

Artık İslam coğrafyası ve İslam Sermayesi bahsettiğimiz dinler arası yakınlaşma forumlarından ve bu örgütlenmenin oluşturduğu ticari kural ve kriterler doğrultusunda küresel sermaye tarafından kontrol altına alınmalıdır.

Bu nedenle de hükümetin daha uzun yıllar iktidarda kalması için Ana muhalefet partisinin oylarının belirli bir oranda tutulması gerekmektedir. Bunu sağlamanın yolu da muhalefet yapar görünümü takınarak iktidarın küresel güçlere olan hizmetlerini üstü örtülü bir şekilde desteklemekle olacaktır.

Bu nedenle millici politikalar terk edilmiş ve millici-Atatürkçü milletvekili ve yöneticiler partiden tasfiye edilmişlerdir. Seçimlerde oy vermeye gitmeyen 5 buçuk milyon kişiye cumhuriyetin kuruluş ilkelerinin korunacağına dair bir mesajı verilse ana muhalefet partisinin oy oranı %40’lara kadar çıkabilme potansiyeline sahiptir.

Ancak Sosyalist Enternasyonal tarafından bu partiye izletilen politikalar iktidarın uygulamalarını daha değişik bir dille ve üstü örtülü destekleyen politikalardır. Bu nedenle de oy oranı devamlı %21-25 bandında kalmaktadır. Yani “Şu iktidardan bir kurtulalım da sonra CHP’yi düzeltiriz” anlayışı kendimizi aldatan bir tutumdur. CHP kurtarılmadan ülkenin bu iktidardan kurtarılması mümkün gözükmemektedir.

SOSYALİST ENTERNASYONAL AKP İLİŞKİLERİ

2002 yılına gelindiğinde antiemperyalist duruşunda önemli yalpalamalar yaşamasına rağmen Sosyalist Enternasyonal, CHP’ye Irak ve Kıbrıs konularındaki menfaatlerini desteklemesini bir türlü kabul ettiremezken, büyük Ortadoğu projesi kapsamındaki bölünmelere ve Ortadoğu’nun El-Mursi (Müslüman Kardeşler) kıvamına getirilmesi politikalarına arzu edilen oranda alet olup aracılık edemeyeceğini de artık anlamaya başlamıştı. Hele, IŞİT diye oluşturulacak sahte bir terörist devletin oluşturulabilmesi için CHP’nin hiç de uygun bir parti olmadığı ve bu tutumuyla iktidara hiç yakışmadığı gün gibi aşikârdı.

2002 yılında AKP diye bir parti kurduruldu. 2004 yılında Avrupa Birliği’nin sömürü politikaları gereğince Irak, Suriye, Filistin ve Ürdün’ü de kapsayacak şekilde selefi bir İslam devleti kurdurulmak üzere AKP iktidarının yer aldığı Türkiye, Katar, Suudi Arabistan, ABD ve İsrail’in elbirliğiyle selefi anlayışa sahip IŞİT devleti kuruldu. Irak ve Suriye’nin parçalanması üzerine oluşturulan ABD politikalarının hiç dirençsiz destekleyicisi olan AKP Avrupa’nın ve Sosyalist Enternasyonal’in emperyalist politikaları için biçilmiş bir kaftan haline gelmişti.

2007 yılına gelindiğinde İsveç’te Türkiye’nin AB’yle olan ilişkilerinin ele alındığı bir toplantıda İsveç Sosyal Demokrat Partisi Milletvekili Anne Ludvigsson, Türkiye’de son 5 yılda demokrasi ve insan hakları konusunda ciddi adımların atıldığını söyledi.

Ak Parti hükümetinin icraatlarından övgüyle söz eden Ludvigsson, ordunun cumhurbaşkanı seçimine müdahale etmesini eleştirdi. Ludvigsson, ordunun küçük bir darbe yaptığını savundu. Son dönemde Türkiye’de örgütlenen gösterilerin arkasında karanlık güçlerin olduğunu vurgulayan Ludvigsson, CHP’yi kriz oluşturmakla suçladı… Ludvigsson, bir dinleyicinin “CHP’yi suçluyorsunuz; ama Sosyalist Enternasyonal’de birlikte yer alıyorsunuz.” eleştirisine ise: “CHP, milliyetçi ve faşist bir parti. Önümüzdeki kongrede CHP’nin Sosyalist Enternasyonal’den atılmasını isteyeceğiz.” Karşılığını verdi.

Artık çok net bir şekilde belliydi ki Sosyalist Enternasyonal demek AB ve ABD’nin emperyalist çıkarları için çalışmak demekti. CHP de başta laiklik olmak üzere Cumhuriyet’in temel ilkeleri; ulusal devlet, Kıbrıs, Kuzey Irak ve Irak’ın bütünlüğü; PKK, Fener Patrikhanesi’nin ekümenikliği iddiası ve Rum Ruhban Okulu; Yabancıların Türkiye’de mal edinmesi gibi politikalara uyum sağlayamıyordu.

Bu ilginç süreçten de anlaşılıyor ki, Avrupalı Sosyal Demokratlar emperyalist politikaları konusunda CHP ile anlaşamayınca yanlarına AKP’yi almaya iyice karar veriyorlar. İsveç veya Norveç temsilcisinden gelen öneri ile AKP Sosyalist Enternasyonal’e öneriliyor. Fakat Yunanlılar bu öneriye karşı çıkıyordu. Teklif bizzat İngiliz İşçi Partisi temsilcisinin Ankara’ya AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat’ı ziyaret etmesiyle yapılmış ve AKP’ye Sosyalist Enternasyonal’e tam üyelik için başvurması önerilmişti. 

AKP iktidarı sürecinde Türkiye’ye kabul ettirilen emperyalist politikaların kalıcı ve sağlam olabilmesi için muhalefetin de dizayn edilmesi gerekiyordu. 2010 yılına gelindiğinde bilindiği gibi CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a karşı bir kaset darbesi yapılarak, Baykal’ın istifa etmesi sağlandı ve göreve Kılıçtaroğlu getirildi. Ne hikmetse daha aynı yıl CHP Sosyalist Enternasyonal ilişkileri düzeliverdi. Artık “Biz türbanlı kızlarımız üniversitelere giremez demedik ki” tarzında açıklamalarla türbanın hem üniversitelere hem de laiklik ilkesinin tamamen terk edilmesi anlamına gelecek şekilde devlet dairelerine girmesine yol açtı. Artık Sosyalist Enternasyonal’in dayattığı politikalar CHP’nin yeni genel başkanı tarafından sırasıyla açıklanmaya başlamıştı.

Yeni genel başkana göre CHP artık 1930’ların partisi değildi. Altı Ok’un yeniden yorumlanması gerekiyordu. Zaten CHP bir Sosyal Demokrat partiydi. Açılım süreci, Özerkleşme ve eşit vatandaşlık gibi anayasa teklifleri AKP tarafından meclise getirildiği taktirde Yeni CHP yönetimi bu politikaları destekleyecekti.

15 Mayıs 2013’te CHP Genel Başkanı yanında bir heyetle Avrupa Parlamentosu’nu ziyareti sırasında Başbakan Tayyip Erdoğan’ı diktatörlükte Suriye Devlet Başkanı Beşar Esat’a benzeterek Türkiye’nin Suriye politikasını eleştirmek gafletinde bulundu.

Bunun üzerine Avrupa Parlamentosu Sosyalist Gurup Başkanı Hannes Swoboda Sosyalist gurup olarak Tayyip Erdoğan’ın Suriye politikasını desteklediklerini ve bir diktatörle seçimle işbaşına gelmiş bir başbakanın aynı tutulamayacağını, Kılıçdaroğlu’nun sözlerini geri alması gerektiğini söyledi. İki taraf arasında bir anlaşma sağlanamayınca da Swoboda Kılıçdaroğlu ile olan randevusunu iptal ederek Kılıçdaroğlu’nu eli boş geri gönderdi.

Olayın hemen akabinde CHP Merkez Karar organı toplandı ve CHP Genel Başkan Yardımcısı Haluk Koç toplantı sonrası bir açıklama yaptı. Koç açıklamasında; “Swoboda’nın AK Parti’nin 64 cü Akil insanı olarak görev yaptığını, …, düşüncelerinin yeni olmadığını, (12 Eylül 2010 daki) anayasa değişiklik referandumu döneminde de CHP’nin AKP ile uzlaşması gerektiği ve pakete evet demesi yönünde açıklamalarda bulunduğunu” belirterek açıklamasına şu sözlerle devam etti; ‘Konu CHP değil, konu, Türkiye’nin çıkarlarının AP(Avrupa Parlamentosu) adına sosyal demokrat denen gurubun şu andaki lideri tarafından nasıl bir mercekten değerlendirildiği. Bizden istedikleri mutlaka bizim diktiğimiz elbiseyi giyeceksiniz, yani AKP ’emsi bir parti olacaksınız. AKP gibi davranacaksınız. Biz bu topraklara özgü bir sosyal demokrasiyi savunuyoruz. Her türlü emperyalist projenin yaşadığımız coğrafyada adım adım gerçekleştirilmesine karşı direnmememizi, ses çıkartmamamızı istiyorlar… ‘ şeklinde konuştu.

Anlaşılan, muhafazakâr sağ bir partinin tabanından neredeyse hiçbir tepki görmeden uyguladığı sağ (sermaye yanlısı) politikaları CHP’nin de uygulaması için baskı yapılıyordu.

TARİHTE SOSYAL DEMOKRASİ EMPERYALİZM İLİŞKİSİ

  • İngiliz İşçi Partisi iktidarda olduğu dönemde Sovyetler Birliği’ni Türklerin kurtuluş savaşına yardım ettiği için suçlamış ve Türklerin yerinin Asya bozkırları olduğunu savunmuştur.
  • Yine İstanbul’un İngiliz askerleri tarafından işgal edilmesi kararı o zaman iktidarda olan İngiliz İşçi Partisi tarafından verilmiştir.
  • Süveyş krizi nedeniyle İngiltere’nin emperyalist amaçlarla Mısır’a saldırması kararını da İşçi partisi verdi. (1956)
  •  İngiliz İşçi Partisi sömürgesi olan Hindistan’ın bölünerek birçok kanlı etnik savaşlar çıkması için kışkırtılmasına ve Hindistan ve Pakistan diye ayrılmasına büyük katkılarda bulundu…
  • Yugoslavya’yı işgal etme kararını veren de Fransız Sosyalist Partisi, Alman Sosyal Demokrat Partisi ve İngiliz İşçi Partisiydi.
  •  Belçika ve Hollanda Sosyal Demokrat partileri de aynı zihniyetle, kendi sömürgelerinde emperyalizme karşı yapılan bağımsızlık mücadelelerine karşı hep sömürgeci şirketleri savundu.
  • Afganistan ve Irak’ın işgal edilmesi kararlarını da yine İngiliz İşçi Partisi verdi ve milyonlarca insanın ölümüne sebep oldu. Bu ülkelerin başına kukla hükümetler koyarak emperyalist sömürüyü devam ettirdi…

SOSYAL DEMOKRASİ VE KEMALİZM’İN ALTI OK’U ARASINDAKİ ÇELİŞKİLER

Sosyal Demokrasiyi kuranlar küresel sermayeyi temsil ettikleri için;

1-Sosyal Demokraside; misak-ı millinin, uluslaşmanın, cumhuriyetçiliğin ve Türkiye´yi Türkiye yapan Kemalist yaklaşımların yeri yoktur.

Sosyalist Enternasyonal sıralarında misakı milliyi, savunamazsınız.  Yani ekonomik ve coğrafi bağımsızlık savunmanız mümkün değildir. Sosyal Demokratlar Avrupa Birliği’ni bir medeniyet projesi olarak göstererek egemenliğimizi onlarla paylaşmamızı isterler. Üstelik, Sosyal Demokrasi ulusalcı (ya da milliyetçi) değildir. Ulusalcılığı aşılması gereken bir kavram olarak görür. Çünkü Sosyalist Enternasyonal 1951 Frankfurt kararında “Ulusal egemenlik Sistemi Aşılmalıdır” kararı alınmıştır.

Ayrıca Sosyal Demokrasi demek yerelleşme demektir. Sosyal Demokrat düşüncede ya yerel parlamentoların temsil edildiği bir üst parlamento vardır, yahut parlamento ile monarşinin yetki paylaşımı söz konusudur. Yani monarşinin oluşturduğu ayrıcalıklı zümre ile halk arasında demokratik bazı (çifte parlamento gibi) devlet organları vardır ve toplumsal yaşamda monarşik zümreyle halk arasında eşitliği sağlayacak bazı kurallar konmuştur.

Yerinden yönetilen federatif yapılarda ise alt parlamentoları merkezi bir üst parlamentoda toplayan bir yapı söz konusudur. Bu tür yapılanmada da yerel parlamentolar kendi vergilerini toplar, kendi okul ve hastanelerini açar, dışarıdan kendi ihtiyacı olan kredilerini alır, kendi polisi ve öz savunmasını oluşturur. Eğer bu yapılanma etnik temelde gerçekleştirilmişse ülkenin Yugoslavya örneğinde olduğu gibi bölünme ihtimali çok yüksektir. Çünkü her ihtiyacını kendisi halleden bir yerel yönetimin üst yapıdaki bir Ulus devlete bağlı olmasına ihtiyaç kalmaz.

Oysaki, Türkiye Cumhuriyeti anayasasına göre devlet TBMM tarafından idare edilir. Egemenlik ulusun bütününe aittir. Egemenliğe ulustan başka hiçbir etnik zümre sahip olamaz. Egemenlik bölünemez, parçalanamaz. Cumhuriyet bizatihi laiklik ve sosyal devlet ilkeleriyle demokrasiyi Sosyal Demokrat düşünceden daha fazla içerir.

 1919 da yayınlanan Amasya Genelgesi dünyada ilk defa milli egemenlik kavramından bahsetmiş ve emperyalist işbirlikçisi saltanat yönetimini dışlamıştır.

Bu genelge Avrupa emperyalizmi altında inim inim inleyen sömürge milletlere cesaret veren bir mücadele örneği olmuştur. Dünyada bir ilktir. Zaten bu nedenle milliyetçilik ilkesinde de Türk milletinin ekonomide ve kültürel alanda egemenliği söz konusu edilmiştir.

Komprador burjuva hakimiyetini kabul etmez…

Bugün, Avrupa’nın Türkiye üzerindeki iş ortaklarıyla birlikte kurduğu komprador burjuva egemenliği Tanzimat dönemi kapütilasyon benzeri tavizlerle benzer nitelikler taşımaktadır. Bilindiği üzere Osmanlıyı çöküşe götüren Tanzimat uygulamalarına o devirde karşı çıkan üç akım ortaya çıkmış,  iki akımın görüşleri iflas ettikten sonra üçüncü akım olan Türkçülük akımı cumhuriyetimizi kurmuştur.

Türkçülük, ya da halkçılık, “milli iktisat” politikasını savunmak demektir. TÜSİAD’ın ve diğer işveren kuruluşlarının hâkimiyetini getiren Sosyal Demokrasi anlayışı Avrupalı ortaklarla bir araya gelerek Türk milletinin sömürülmesi anlamını taşımaktadır. Bir başka ifadeyle, kısmen de olsa egemenliğimizin Avrupa ile paylaşılması demek eşit kalkınmışlığa sahip olmayan Türk üreticisi ve emekçisini sömürge haline gelmesine veyahut işsiz kalmasına göz yummak demektir.

2-Sosyal Demokrasi özgürlükçüdür ama bağımsızlıkçı değildir. Yani bağımsızlık olmazsa olmaz bir kırmızı çizgi değildir.

Örneğin Kanada, Avustralya, Güney Afrika gibi ülkeler özgürlükçü bir demokrasi altında yaşarlar ama bağımsız değildirler. İngiltere Kraliçesine sadakat yemini edenler tarafından yönetilirler. Yine Sosyal Demokrasi ile idare edilen ülkelerde cumhuriyet olma zorunluluğu ya da kaygısı yoktur. İngiltere, İsveç, Danimarka ve Hollanda gibi ülkeler cumhuriyetle değil monarşik demokrasi ile yönetilirler.

Oysa Altı Ok’un cumhuriyetçilik anlayışı ile demokrasi ayrılmaz bir bütündür.

Sosyal Demokrat ideoloji sizi Avrupa Birliği, NATO, DTÖ, Dünya Bankası ve İMF gibi Batı’nın çıkarına çalışan ve ülke bağımsızlığını sınırlayan antlaşmalarda tutmak isterler.

Oysa 6 Ok’a göre hürriyetin, müsavatın ve adaletin dayanak noktası hakimiyeti milliyedir.

3-Sosyalist Enternasyonale göre Sosyal Demokratlar ulus devletlerin içindeki faşizm ve komünizm baskısı altında ezilen ve bağımsızlık isteyen halkların yanındadır. 

Türkiye’de de Kemalist olmasından ötürü faşist olarak görülen Türkiye Cumhuriyeti’nin baskısı altında yaşayan bir Kürt halkı (ile diğer alt kimlikler) vardır ve PKK baskıcı bir rejim altında inleyen halkın gerillasıdır, terörist değildir. 

1979 da Özyönetim ve Köykent projelerinden söz edilmiş ve Sosyal Demokrasiye atıfta bulunulmuştu. Bugün Özyönetimi HDP savunmaktadır. Sosyal Demokrat CHP yönetimi de Özyönetim yerine özerkleşme ifadesini kullanmaktadır.

Yugoslavya örneğinden de bilindiği gibi etnik sorunların yaşandığı coğrafyalarda yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, eyaletleşmeye yol açmakta ve ulus devleti etkisiz ve gereksiz hale getirmektedir.

Bugün ne Yugoslav diye bir millet ne de Yugoslavya diye bir ülke kalmamıştır. Zaten dünyada küresel güçlerin amacı da ulus devletleri ortadan kaldırmak ve sermayenin hâkim olduğu (kapitokrat) bir tek dünya devleti kurulmasıdır.

SOSYAL DEMOKRASİ GEREĞİNCE Y-CHP EŞİT VATANDAŞLIK HAKKININ ETNİK KİMLİKLER GÖZETİLEREK VERİLMESİNİ SAVUNMAKTADIR

1-CHP’nin Anayasada yapmak istediği değişiklik Türklük ve Kürtlüğü aynı teraziye koyup Kürtlere sözde eşitlik getirmektir. Anayasanın 2.ci maddesini yahut o yasaya bağlı diğer yasaları bu nedenle değiştirmek istemektedir. Bu talep alt kimliklere yasal bir statü kazandırma işlemi olup, kendileriyle birlikte Sosyalist Enternasyonal ortak paydasında buluşan HDP’nin ve İmralı’nın talebiyle aynı düşmektedir.

Özerkliğin önündeki anayasal engellerin kaldırılması işlemi de yine aynı kapsamda değerlendirilmelidir.

2- 1990 lı yıllardan itibaren liberal sol olarak da anılan sosyal demokrasi küresel sermayenin işine yarayacak ve emekçi halkın aleyhine sonuçlar doğuracak olan serbest pazar ekonomisini ve özelleştirmeleri savunur hale gelirken, devletçi modelden, (devletçilikten) vazgeçmiş, eğitim ve sağlık alanında alt sınıflar lehine olan ücretsiz uygulamaların kaldırılması yönünde hareket etmiştir.

Bu da küresel sermayenin daha az vergi ödemesi anlamına gelmiştir. Bilindiği üzere, ücretsiz uygulamalar zenginlerden toplanan vergilerle yapılmaktadır.

3-Ayrıca, Atatürk’ün devletçilik ilkesi milli sermayeyi koruyan, küresel sermayenin ülke ekonomisine tahakküm etmesine izin vermeyen, sosyal adaleti benimseyen devletçi karma ekonomik görüşü savunur ve Türkiye’ye özgü bir modeldir.

Bu model, işçi işveren ilişkilerinde dengeyi korur, sınıf mücadelesine izin vermez.

Küresel sermayenin ülkeye denetimsiz bir şekilde girişini engeller, ekonomik dengeleri bozmaması için gerektiğinde vergi ve gümrük koyarak kendi üreticisini korur. Zengin kesimlerden alınan vergileri düşürmez, dar gelirlilere yapılacak hizmetlerin zenginlerden ve ülkeye denetimli olarak giren sermayeden kesilen vergilerle olacağının bilincinde bir sistem olarak sosyal demokrat yahut liberal kapitalist sistemden çok daha sosyal adaletçidir.

SOSYAL DEMOKRASİNİN LAİKLİK ANLAYIŞI

Sosyal Demokratlar kendi ülkelerinde ılımlı Hıristiyanlığı savunmakta, İslam ülkelerinin de laik değil kendi tarif ettikleri ılımlı İslam anlayışıyla yönetilmesini savunmaktadırlar.

Onlara göre kilise özgürdür, dini istediği gibi tebliğ eder ve yorumlar.

Oysa Atatürk’ün laiklik anlayışında devletin din üzerinde diyanet işleri vasıtası ile bir kontrolü mevcuttur. Bu nedenle sosyal demokratlar diyanet işlerinin de kaldırılması taraftarıdır. Bugün sosyalist enternasyonalde de HDP, CHP ve Barzani aynı saflarda oturur ve diyanet işleri başkanlığının kaldırılması gerektiğini savunurlar.

SOSYAL DEMOKRAT PARTİ ATATÜRK DÖNEMİNDE HEP YASAK OLDU

Dr. Hasan İleri ve Deniz Kavukçuoğlu’nun kitaplarında anlatıldığına göre cumhuriyet dönemimde Hasan Rıza tarafından 1918 de kuruldu. 1925’te açılan Sosyal Demokrat Parti Atatürk tarafından yasaklanmış ve bir daha kurulması da engellenmişti. 1926 ve 29 yıllarında Hasan Rıza eliyle yazılan mektuplarla Sosyalist Enternasyonal’e Atatürk yönetimi şikâyet edildi.  1930 da tekrar partinin kurulması için müracaat edildi fakat yine reddedildi.

Sosyal Demokratlarla Atatürk yönetimi arasında yaşanan bu çekişmenin sebepleri ise şöyleydi;

“18 Temmuz 1919 tarihli İkdam Gazetesinde, Hürriyet ve İtilaf, Milli Ahrar, Milli Kongre, Sosyal Demokrat Fırka, Ahali İktisat Fırkalarıyla Trabzon AdemiMerkeziyet Cemiyeti temsilcilerinin Sulh ve Selamet Fırkası’nda toplanarak fırkalarının müşterek çalışması hakkında müzakerede bulunduklarını öğreniyoruz.

Hürriyet ve İtilaf Derneği ise bugünkü AKP zihniyetinde bir oluşumdur.

Bu örgütlerin hepsi de Anadolu halkının antiemperyalist direnişine karşı çıkan, Osmanlı Saltanatını destekleyen ve İngilizlerden yardım alan işbirlikçi örgütler.

Yani, Atatürk 19 Mayıs,1919 da Samsun’a çıkarken, Sosyal Demokratlarsa 26 Mayıs 1919 da kurtuluş savaşına muhalif bir örgütlenme içine girmişlerdi.

Hasan Rıza, 26 Mayıs 1919’da toplanan Şura-yı Saltanat’ta partisi adına bir konuşma yapmış, mevcut sıkıntılardan sosyal demokrat saydığı Wilson’un prensiplerinin doğru olarak uygulanmasıyla kurtulabileceğini belirtmiştir. Anadolu’yu parça parça eden Wilson prensipleri, Hasan Rıza ve arkadaşlarının kurtuluş umudu olmuştur.

Yani, Avrupalı Sosyal Demokratlar gibi yerli Sosyal Demokratlar da kurtuluş savaşına karşı çıkıyorlardı ve emperyalist ortaklarına işbirlikçilik yapıyorlardı.

Bu nedenle Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk Sosyal Demokrat Parti’yi hep yasakladı.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLERİN SOSYALİZMLE OLAN İLİŞKİLERİ

Birleşmiş Milletlerin sosyalizmle olan bağlantıları daha başlangıçtan bu yana Belçika Sosyalist Parti, Norveç İşçi Partisi ve Rus Komünist Partisi liderleri Birleşmiş Milletler yönetim kademelerinde görevlendirilerek sürdürüle gelmiştir. Sosyalist Enternasyonal daimî olarak hep Birleşmiş Milletleri desteklemiştir. Her iki kuruluşun da ortak hedefi sözde Sosyalist bir tek dünya devleti olmuştur.

Aslında Sosyalist Enternasyonalin ya da küresel sermayenin Türkiye’deki taşeronu AKP hükümetidir.

Artık İslam coğrafyası ve İslam Sermayesi bahsettiğimiz dinler arası yakınlaşma forumlarından ve bu örgütlenmenin oluşturduğu ticari kural ve kriterler doğrultusunda küresel sermaye tarafından kontrol altına alınmalıdır.

Bu nedenle de hükümetin daha uzun yıllar iktidarda kalması için Ana muhalefet partisinin oylarının belirli bir oranda tutulması gerekmektedir. Bunu sağlamanın yolu da muhalefet yapar görünümü takınarak iktidarın küresel güçlere olan hizmetlerini üstü örtülü bir şekilde desteklemekle olacaktır.

Bu nedenle millici politikalar terk edilmiş ve millici-Atatürkçü milletvekili ve yöneticiler partiden tasfiye edilmişlerdir. Seçimlerde oy vermeye gitmeyen 5 buçuk milyon kişiye cumhuriyetin kuruluş ilkelerinin korunacağına dair bir mesajı verilse ana muhalefet partisinin oy oranı %40’lara kadar çıkabilme potansiyeline sahiptir.

Ancak Sosyalist Enternasyonal tarafından bu partiye izletilen politikalar iktidarın uygulamalarını daha değişik bir dille ve üstü örtülü destekleyen politikalardır. Bu nedenle de oy oranı devamlı %21-25 bandında kalmaktadır. Yani “Şu iktidardan bir kurtulalım da sonra CHP’yi düzeltiriz” anlayışı kendimizi aldatan bir tutumdur. CHP kurtarılmadan ülkenin bu iktidardan kurtarılması mümkün gözükmemektedir.

205 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Reklamı Gizle