Hoşgeldiniz  

SOSYAL DEMOKRASİ FELSEFESİ NEDİR?

Faik Kurtulan | 03 Haziran 2021 | Köşe Yazıları


Faik Kurtulan
faikce@yahoo.co.uk

Sosyal Demokrasi, başlangıçta Marksizm’in hedeflerine barışçı yöntemlerle ulaşılması düşüncesiyle ortaya çıkan bir akımdır.

Başlangıçta Lenin’in kurduğu Sosyal Demokrat İşçi Partisi de dâhil olmak üzere Marksist partiler Komünizm isminin yasak olmasından ötürü büyük çoğunlukla Sosyal Demokrat ya da Sosyalist adıyla kurulmuştur.

1950’li yıllara yahut üçüncü Enternasyonal kuruluncaya kadar Avrupalı Sosyal Demokrat Partiler parti programlarındaki Marksist ilkelerden vazgeçmemişlerdi.

Sonradan Komünist dünyanın Sosyalist ve Komünist ismini alan partileriyle ayrı düşmeleri ve anlayış farklılıkları ise ideolojiden ziyade ikinci dünya savaşına destek vermelerinden, ya da en azından karşı çıkmamalarından ileri gelmiştir.

Doğal olarak, savaşa destek vermeleri durumuna uygun şekilde Marksist ideolojiyi farklı yorumlarla ama çok da Marksizm’den uzaklaşmadan partilerinde barındırmışlardır.

Avrupalı Sosyal Demokrat Partiler, kendi ülkelerine gelen refah ve zenginliklerin savaşlar yoluyla yapılan paylaşımlardan kaynaklandığının farkındadırlar.

Doğu Bloku ise daha devrimin ilk yıllarından itibaren farklı bir kulvara girmişler ve ulus ötesi şirketlerle yapılan ticareti, ya da Kapitalist ilişkileri ayrıcalıklı bir zümre haline gelen Komünist parti üyelerinin görevlendirildiği ve nemalandırıldığı devlet tekeli kontrolü altında kendi uluslararası bankalarını kurmuş ve böylelikle dünya sermaye güçlerinin ticari kolonisi haline dönüşmüşlerdir.

Bu durum Sovyetler Birliği (SSCB) dağılana dek devam etmiştir.

Avrupalı Sosyal Demokratların Marksist ilkelerden uzaklaşması ilk kez Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD)’nin 1959 Bad Godeshberg kasabasındaki kongresinden sonra, “ille de üretim araçlarının devletleştirilmesi” hedefinden vazgeçilerek, “üretim araçları devletleştirilmese de olur kararı alınmıştır.

Bu kongrede ayrıca Marksist Sınıf çatışmasından ve Materyalizm’den de vazgeçilmiştir.

Daha sonra geldiğimiz süreç içerisinde, Avrupa’nın önde gelen Sosyal Demokrat Partileri’nde adım adım değişikliklere gidilerek, “eğitim ve sağlıktan bedava yararlanma fikrinden de vazgeçilmiştir.

1995 yılında, İngiliz İşçi Partisi Başkanı Tony Blair, parti programındaki Marksist düşünceyi temsil eden meşhur dördüncü maddeyi değiştirerek, “üretim araçlarının sadece devlet mülkiyetinde olması şartını kaldırarak, bunun yerine “devletin yanı sıra özel teşebbüsün de üretim araçlarına sahip olabileceği” hükmünü getirdi.

Partideki radikal solcuları da tasfiye ettikten sonra küresel sermayenin merkezi olan The City Of London isimli bankacılık bölgesinden İşçi Partisi’ne destek mesajları gelmeye başladı.

1997’de küresel sermayenin desteğiyle iktidar olan parti iki dönemlik iktidarından sonra emekçi kesimlere muhafazakârlardan daha farklı hiçbir şey veremediği için iktidardan indi.

Aynı süreçte, Avrupa’da Sosyal Demokrat partiler eğitim ve sağlık gibi hizmetler için emekçilerin maaşlarından prim toplamaya başladı.

90’lı yıllarda Sosyal Demokrat partilerin muhafazakâr ve liberal partilerden pek farkı kalmayınca Sosyal Demokrasi Avrupa’da iflas etti.

Önceleri Marksist hedeflerle vaatlerde bulunan Sosyal Demokrat partiler artık iyiden iyiye tüm dünyada küresel sermayeye hizmet etmeye ve liberal ekonomi politikalarını savunmaya başladılar.

Sosyal Demokrasiyi Yönlendiren Merkez, Sosyalist Enternasyonal’in Kökeni:

Öncelikle Sosyalist Enternasyonal, bir Fabian Topluluğu ve İngiliz İşçi Partisi kuruluşudur.

Fabian Topluluğu, 1800’lü yılların sonlarında Bernard Shaw ve liberal gazetecilerin İngiltere’de kurduğu, Rockefeller ve Rothschild sülaleleri ile sıkı bağları olan Sosyalist bir topluluktur.

Bu denli zengin çevreler Sosyalist bir örgüt niye kursun demeyin.

Topluluğun yönetiminde olan isimlerin başında gelen Lord Alfred Milner, onun yakın arkadaşları olan Rothschildler ve Elmas Tüccarı Cecil Rhodes, küresel şirketlerin Avrupa’da dünyayı kontrol altına alma amacıyla düzenlediği “Yuvarlak Masa” toplantılarının da mimarlarındandır.

Bilindiği gibi Yuvarlak Masa toplantı grubunun bugün evirildiği oluşum İngiltere’deki Chatham House ve ABD’deki CFR adlı dünyayı elleri arasında çeviren kuruluşlardır.

Fabian Cemiyetini kuranlar öncelikle liberaller arasından çıkmakla birlikte, Marks’ın da kurucusu ve genel sekreterliğini yapmış olduğu ve Sosyal Demokrat Federasyon ile IWMA (The International Working Men’s Association) adlı derneğin de üyeleriydiler.

Fabian Derneği’nin kuruluşunda kuruculardan biri olarak Marks’ın kızı Eleanor Marks da derneğe üyedir.

Lord Alfred Milner, Rockefeller ve Rothschildler ile birlikte daha öncesinde Sovyet Devrimi’ni de finanse etmişlerdir.

Yine bir Fabian üyesi ve yöneticilerinden biri olan, İngiltere’de başbakanlık ve dış işleri bakanlığı yapmış olan Lord Balfour, dışişleri bakanlığı görevi sırasında meşhur “Balfour Deklarasyonu”nu yayınlamıştır.

Bu deklarasyon (bildirge) ile Rothschildler’e, İngiliz Hükümeti’nin bir İsrail Devleti’nin kurulması için çalışması gerektiğini söylemiştir.

Fabian Topluluğu’nun kurulması ve finanse edilmesindeki önemli paydaşlardan biri de Manchester Düşünce Okulu kurucuları ve üyesi bulunan büyük tekstil kodamanlarıdır.

Bu okul Richardo ve Adam Smith’in “Bırakınız Yapsınlar, Bırakınız Geçsinler” şeklinde özetlenebilen liberal-kapitalist görüşlerinin savunulduğu bir merkezdir.

O devrin İngiltere’sinin tüm ileri gelen zenginleri öncelikle bu topluluğa destek vermiş ve finanse etmişlerdir.

Yani sosyalist talepler işçi veya aydınlar arasından çıkan bir hareket olmayıp, tamamıyla zengin elitlerin talebiyle dünyaya sunulmuştur. 

Nedenini sizlere bırakıyoruz.

Sosyal Demokrasi Küresel Sermayenin İdeolojisidir:

Ta 1884’lerden itibaren Fabian topluluğunu kuran süper zenginlerin (küresel sermayenin) amacı; önce İngiltere sonra da dünyada Sosyalizm’in hüküm sürdüğü tek bir devlet kurmak ve bu devleti kontrol altında tutan fakat kendi varlıklarını dünya halklarının paylaşımından ayrı tutan bir düzen kurmaktır.

Bugünkü Sosyal Demokrasi’yi anlamak için öncelikle zenginlerin kurduğu[1] Fabian Teşkilatı’nın bilinmesi gerekmektedir.

Fabian Topluluğu’nun kurduğu ilk örgüt İngiliz İşçi Partisi’dir.

İngiliz İşçi Partisi 1893 yılında İngiltere çapında yapılan bir Fabian Kongresi sonucunda, 70 adet yerel Fabian Şubesi tarafından kurulmuş ve başına da bir Fabian Üyesi getirilmiştir.

1945 yılında İngiliz İşçi Partisi Londra’da bir toplantı düzenlemiştir.

Bu toplantıya ikinci dünya savaşı sürecinde Hitler’in kapattığı Sosyalist ve Sosyal Demokrat partilerin yöneticileri davet edilmiştir.

Rockefeller ve Rothschildler’in yönetiminde yapılan bir dizi toplantı sonucunda da 1951’de Avrupa’daki İşçi, Demokratik Sosyalist ve Sosyal Demokrat toplulukların hepsi Sosyalist Enternasyonal üstyapısı altında yerini almıştır.

Böylece Rockefeller ve Rothschildler’in kurmuş olduğu İngiliz İşçi Partisi, Türkiye de dâhil olmak üzere tüm Avrupa’daki sol hareketleri kontrol etmeye başlamıştır.

Küresel sermaye adına dünyayı idare eden üç önemli kuruluştan biri olan Bilderberg de yine Fabian Topluluğu ile iş birliği içinde çalışan Joseph Retinger, Rothschild ve Rockefeller tarafından tipik bir Fabian kuruluşu niteliğinde yani Sosyalist tek dünya devleti amacı için çalışan bir grup olarak kurulmuştur.

Avrupalı araştırmacılara göre bu topluluğun görünür amacı Sosyalist tek bir dünya düzeni kurmaktır.

Arka plandaki hedefleri ise, dünyadaki emekçi sınıfların küresel sermaye çıkarları doğrultusunda kontrol altında tutulması ve kendi servetlerini Sosyalist paylaşımın dışında tutarak ayrıcalıklı konumdaki yaşantılarını devam ettirmektir.

İleride (kendi dışlarında) oluşturulacak sosyalist dünya düzeninin ve onun finansal sisteminin tek elden kontrol edilmesi için de Dünya Bankası’nı kurmuşlardır. 

Şu anda işleyen bu plana göre, ileride Sosyalizm’e geçildikten sonra her ülkede sadece Dünya Bankası’nın bir şubesi bulunacak ve ihtiyaç sahibi devletlere parasal yardım bu şube kanalıyla sağlanacaktır.

Kısacası, dünya Sosyalist sistemi kendi kontrolleri altında işleyecek, uluslar üstü para baronlarının varlıkları devam ederken, Sosyalizm baskısı altında yaşayan emekçi kesimler de devamlı onlara olan borçlarının faizlerini ödemek için çalışacaklardır.

Üretimin ya da sermayenin tek elde tutulması, “Tek Merkez Bankası” fikriyle birlikte şehirli emekçilerin Sosyalist bir örgütlenme altında kontrol edilmesi gibi ilkeler daha önce “Komünist Manifesto” içeriğinde Karl Marks’a yazdırılmıştır.

Dünyayı bir Komünizm-Sosyal Demokrasi çelişkisine itmelerinin nedeni ise, devrim uygulamasının ve üretim araçlarına zor yoluyla el konulmasının kendilerini korkutmasından kaynaklanmıştır.

Nitekim şiddete dayalı devrim yoluyla iktidara gelen Sovyetler Birliği 1990’larda yıkılmış ve Avrupa Sosyal Demokrasisi güçlendirilmiştir.

Aynı zamanda bu yolla Marksist talepler de törpülenebilmiştir.

Şimdi sizlere bir soru yöneltelim.

Patron kulüpleri dünyada herhangi bir yerde ya da Türkiye’de, Faşist Patron Partisi adıyla alenen kendi çıkarlarını savunan bir parti kursalar sizce ne kadar oy alabilirlerdi?

Oysaki oynadıkları “demokrasi, insan hakları,  eşitlik ve adil paylaşım oyunu sayesinde kurdukları ya da ele geçirdikleri Sosyalist ve Sosyal Demokrat Partiler vasıtasıyla çoğunluk ya da muhalif oyları gereksiz ve zamansız tartışmaların ve halkın çıkarına olmayacak taleplerin peşinde sürükleyerek kontrolleri altında tutabiliyor ve perde arkasından kendiişlerini yürütebiliyorlar.

Sistem, “sosyal demokrasi” adı altında finans çıkarlarının peşinde sürüklenen emekçi sınıflarda “gelirden emekçi sınıflara daha çok pay verileceği” izlenimi yaratan sahte bir mesajdan ibarettir.

Çünkü gelir paylaşımından daha çok pay elde edeceğini uman emekçiler daima kurulu düzene itaat ederler.

Bu sistemi destekleyen Fabian projelerine Rockefeller kişisel olarak milyonlarca dolarlık yatırım yapmıştır.

Kendi projesi olan Birleşmiş Milletler’i de yine Fabian Topluluğu ve bu topluluğun okulu olan London School of Economics ile birlikte kurmuştur.

Birleşmiş Milletler’in kuruluşunda görev alan diğer kuruluşlar da yine Rockefeller’in himaye ettiği kuruluşlardır.

Milletler Cemiyeti, Savaş sonrası Amerikan Danışma Komitesi, Savaş ve Barış Araştırma Grubu ve Sivil Gündem Grubu yine bir Rockefeller kuruluşu olan CFR ile birlikte San Francisco Konferansı’nı oluşturmuş, bu konferans da Birleşmiş Milletler’i kurmuştur.

Yani anlayacağınız, Birleşmiş Milletler birtakım dünya devletlerinin bir araya gelmesiyle kurulmamıştır.

Zemin küresel güçler tarafından hazırlandıktan sonra devletler dâhil edilmiştir.

Birleşmiş Milletler’in amacı da Küresel Sermaye’nin kontrolünde Sosyalist bir tek dünya devleti oluşturmaktır.

Amaç önce de belirttiğimiz gibi dünya emekçi sınıflarını küresel sermayenin kontrolü altında tutmaktır.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki Moon da Rockefeller Ailesi’nin BM’nin kuruluşunda yoğun destek sağladığını 10 Eylül 2012 tarihinde açıklamıştır. [1]

Sosyalist Tek Dünya Devleti Yolunda BM’nin Sosyalizm ile İlişkileri:

Küresel Sermaye’nin bir örgütü olan Birleşmiş Milletler’in Sosyalizm’le olan bağlantıları daha başlangıçtan bu yana, Sosyalist Enternasyonal üyesi partiler olan Belçika Sosyalist Parti, Norveç İşçi Partisi ve Rus Komünist Partisi liderleri Birleşmiş Milletler yönetim kademelerinde görevlendirilerek sürdürüle gelmiştir.

BM’nin kurulduğu dönemde kurucu ülkeler olan İngiltere, İşçi Partisi idaresinde; Rusya, Stalin yönetiminde; Çin, Sosyalist Chiank-Kai Shek’in yönetiminde; Fransa, sosyalist Charles De Gaulle yönetimi altında ve Amerika da Sosyal Demokrat görünümlü Demokrat Parti’li Roosevelt tarafından idare edilmekteydi.

Gerçek gündemi açıklanmayan Birleşmiş Milletler’in bugüne kadar gelmiş geçmiş tüm genel sekreterleri geldikleri ülkelerin sosyalist geleneğinin mensupları olagelmiştir.

Sosyalist Enternasyonal daimî olarak hep Birleşmiş Milletler’i desteklemiştir.

Her iki kuruluşun da ortak hedefi sözde Sosyalist bir tek dünya devleti oluşturmaktır.

Sosyalist Enternasyonal ve BM’nin tek bir Sosyalist Dünya Düzeni kurmasında ne mahsur var?” diye düşünebilirsiniz.

Buradaki mahsur, tüm ulus devletler BM içine hapsedilirken, ulus ötesi şirketlerin kazançlarının toplam dünya geliri paylaşımının dışında tutulmasıdır.

Uluslararası bilimsel araştırmalar dünya gelirinin %50’sinin sadece bu ulus ötesi şirketlerin sahibi 8 kişiye ait olduğunu göstermektedir.[2]

Geri kalan %50’lik dünya gelirinin de yine önemli bir kısmı diğer ulus ötesi şirketlerin eline geçmektedir.

Ulus devletlerin dünya toplam geliri içerisindeki payı %20’lerin biraz üstünde görünmektedir.

Yani BM’nin kuracağı sosyalist dünya hükümetinin ulus devletlere paylaştıracağı gelir sadece %20’ler ile ifade edilecek, ulus ötesi kazançlar paylaşıma dâhil edilmeyecektir.

Sonuçta, Küresel Sermaye’nin örgütleri olan Fabian Topluluğu, İngiliz İşçi Partisi, Sosyalist Enternasyonal, Birleşmiş Milletler, Bilderberg Grubu, CFR ve Trilateral Commission dünya halklarını bütün ülkelerde kendilerine bağlı olarak faaliyet gösteren Sosyalist ve Komünist partiler kanalıyla sahte bir Sosyalizm düşüncesiyle oyalamakta ve dünyayı tek elden kontrol altında tutmayı hedeflemektedir.

Aslında Sosyalist Enternasyonal Küresel Sermayenin Sorunlarını Çözmek için Kurulmuş bir Örgüttür.

Önce de bahsettiğimiz gibi küresel sermaye tarafından yıllık en az bir kere düzenlenen Bilderberg toplantılarının amacı, dünya uluslarını tek bir merkezden yöneten bir küresel hükümet oluşturmaktır.

Böyle bir yönetimin işlerlik kazanabilmesi için bir hükümet bütçesinin oluşturulması gerekmektedir.

Böyle bir bütçe için 2009 yılında üyesi bulunduğu Bilderberg toplantısına katılan Sosyalist Enternasyonal başkanı ve o dönemde Yunanistan Başbakanı olan, aynı

zamanda ülkesini küresel sermayenin borç batağına sürükleyen George Papandreu bir teklif getirdi.

Teklife göre kurulacak küresel hükümet için iklim değişikliğini durdurabilmek bahanesiyle karbon salınım gazları kullanımını düzenlemeye yönelik ve çevreyi koruma amaçlı projelerle ilgili tahvillerden veya yapılan döviz işlemlerinden Birleşmiş Milletler tarafından vergi kesilmesini istedi.

Bu karar henüz BM’den geçmediği için askıda durmaktadır.

Stiglitz:

Birçok kimse Joseph Stiglitz’i yazdığı kitaplarla küresel sermayenin kirli çamaşırlarını ortaya seren bir ekonomist olarak tanır.

Kitaplarında, küreselleşmenin, IMF’ye uygulattırılan yanlış politikalar yüzünden çıkmaza girdiğini, ülkelere ödeyebileceği güçten daha fazla krediler verildiğini, bu kredilerin vadesinin uzatılmasının da bu ülke yönetimlerinin IMF’ye vereceği siyasi tavizlere bağlandığını anlatır.

Eski Dünya Bankası Başkan Yardımcısı Stiglitz, Dünya Bankası’ndan ayrıldıktan sonra George Soros’un, Clinton’un ve Obama‘nın danışmanlığını yapmış, Clinton ve Obama’nın yanında kurumsal olarak da bizzat çalışmıştır.

Ayrıca Federal Reserve’in (ABD Merkez Bankası’nın) gelecekteki başkan adayı olarak görülen Stiglitz, liberal bir kişi olarak tanınmaktadır.

(Bu “liberal” ifadesinin özgürlükçü olarak değil de kapital yanlısı olarak anlaşılmasını umuyoruz)

 Buraya kadar her şey normal, ancak bu zat aynı zamanda 2008 yılından bu yana da Sosyalist Enternasyonal’in kayıtlı üyesi ve dünyada küresel şirketlerin ve ülkelerin yaşadığı parasal krizlerle ilgili olarak Sosyalist Enternasyonal’de bir komisyon kurmuş ve o komisyonu idare ediyor.

Buna ek olarak o da tıpkı Papandreu gibi Bilderberg toplantılarında dünya hükümetinin kullanması için çevre sorunlarını da bahane ederek, karbon salınım gazları ve petrolün çıkış kaynağı maliyeti gibi konulardan vergi toplanmasını teklif ediyor, bu taleplerini makalelerinde de basınla paylaşıyor.

Sosyalist Enternasyonal’in küresel şirketler için kurulmuş bir örgüt olduğunu gösteren daha pek çok faaliyet ve görevlisi var.

Biz şimdilik bu iki örnekle bu örgütün ne olduğunun anlaşılabileceğini umuyoruz.

Türkiye’nin Sosyal Demokrasi’ye yeşil ışık yakma süreci 15 Şubat 1968 yılında CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit’in yaptığı meclis bütçe konuşmasında başlamıştır.

CHP’nin geçmişindeki vebal ve sevaplarıyla yüzleşmesi gerektiği ve gerekirse reddi miras yapılması gerektiği vurgulanmıştır.

Ecevit’in bu konuşması daha sonra Bu Düzen Değişmelidir adlı kitabında da yayınlanmıştır.

1972 yılında Bülent Ecevit genel başkan olmuş ve artık CHP kendisini Demokratik Sol bir parti olarak tanımlamaya başlamıştır.

 1970’lerden itibaren parti yönetimine getirilen Sosyal Demokrat görüşe sahip yöneticiler partinin gençlik kollarında “Demokratik Sol Forum” adı altında bir dizi toplantı başlatarak Sosyal Demokrasi’ye partide yer açabilmek için Kemalizm’i yukarıda belirtilen şekilde eleştiriye tabi tutmuşlardır.

Ayrıca buna ilave olarak Atatürk’ün yaptığı devrimin bir üstyapı devrimi olduğunu ve bunun da halkın bir işine yaramadığını, Atatürk döneminin Faşist Hitler dönemiyle kıyaslanabilir olduğunu iddia etmeye kadar vardırmışlardır.

Aynı dönemde devrimci Marksistler de Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimi aynı şekilde küçümsüyor ve bunun bir küçük burjuva üstyapı devrimi olduğunu ve bir “altyapı devrimi” içermediğini söylüyorlardı.

Mihri Belli, Hikmet Kıvılcımlı ve Yön Dergisi etrafındaki Marksistler ise Atatürk’ün bu üstyapı devrimini “Milli Demokratik Devrim” olarak tanımladıktan sonra bu devrimin de sosyalist bir alt yapı devrimiyle tamamlanması gerektiğini söylemişlerdir. 

Altyapı-üstyapıyı belirlemedi” eleştirisi ne yazık ki 70’li yıllarda hem Marksistler’in hem de CHP’nin Sosyal Demokrat yöneticilerinin ortak dili haline getirilmiştir.

Böylelikle bu konu 1966’da ODTÜ’de başlayan Sosyal Demokrat gençlik dernekleri CHP’nin içine de yansıtılmış ve aynı dil kullanılarak Kemalizm eleştirilmeye başlamıştı.

Bugün hala o dönem anlayışından arta kalan bazı Marksist parti ve gruplar bu görüşü savunurken artık daha dikkatli davranmakta ve Atatürk’ü eksik göstermekten ve eleştirmekten uzak durmaktadırlar.

Bu onların Atatürk devrimini küçümsemedikleri, eleştirmedikleri veya eksik bulmadıkları anlamına gelmemekte, ancak ulusalcı camianın tepkisinden çekindiklerini göstermektedir.

Ecevit döneminde yani 1976’da yapılan müracaattan sonra yine Ecevit’in genel başkanlığı altındaki CHP Sosyalist Enternasyonal’e üye olmuştur.

Parti biraz daha Sosyal Demokrasi’ye yaklaşmış fakat tarihsel mirasını koruması partinin demokratikleşmesinin önünde hep bir engel olarak gösterilmiştir.[3]

Daha sonra, bu reddi miras ya da geçmişle hesaplaşma konusuna 1992 yılında İsmail Cem ve Deniz Baykal tarafından açıklık getirilmiş, İstiklal Mahkemeleri ve Yassıada duruşmalarıyla bu partinin demokratik olamayacağı belirtilmiştir.

Daha sonraları giderek CHP’nin Altı Oku’nun tartışmaya açılması gerektiği ve yenidünya düzenine ayak uydurulması gerektiği vurgulanmaya başlanmıştır.

Artık CHP’nin başına getirilen yöneticiler, Altı Ok, yani cumhuriyetin kuruluş ilkelerini, terkedilmesi gereken bir ilkeler manzumesi olarak göstermeye devam etmişlerdir.

Platformumuz Atatürk’e ve Kemalist döneme ilişkin yapılan bu haksız eleştirilerin cevabını ders verici mahiyette çeşitli yayınlarda paylaşmaktadır.

İsteyenler bu yayınları edinip okuyabilir.

Sosyal Demokrasi’nin tarihi süreçte Avrupa’da siyasi anlamda barış, İnsan Hakları ve Sosyal Adalet gibi kavramlarla ortaya sürülen ama aslında ekonomik anlamda Emperyalist devlet ve şirketlerin sömürgelerden gelen gelirlerinin ufak bir bölümünün sus payı olarak Avrupalı emekçi kesimlere dağıtıldığı bir sistem olduğunu açıkladık.

Bu sistem sayesinde, emekçiler hakları için örgütlenip isyan etmeyecekler, oluşan gelirlerden öncekinden daha fazla pay alacaklarını düşüneceklerdi.

Oysa Sosyal Demokrasi ismiyle anılan ekonomik bir sistem yoktu.

Sistem, liberal tekelci kapitalist sömürü sisteminin biraz daha yumuşak ve şefkatli bir yüzünden başka bir şey değildi.

Öte yandan Kemalizm, fakir Anadolu halkının bir anlamda kendisini sömürgeleştirmeye çalışan Avrupa Sosyal Demokrasi’sine karşı verdiği İstiklal Savaşı’nın sonunda demokratik bir cumhuriyet kuran ilkeler bütünüydü.

Bu dönemdeki bir takım anti demokratik görünen uygulamalar cumhuriyetin kuruluş sancılarından kaynaklanıyordu.

Tarihte, Fransız, Amerikan ve Sovyet devrimlerinde örneklerini bulabileceğimiz pek çok devrim kan dökülmeden gerçekleştirilemedi.

Bu nedenlerle eleştirisi yapılacak tarihi olayların o günkü koşullar içerisinde değerlendirilmesi gerektiğine ve CHP’nin geçmişinden dolayı herhangi bir öz eleştiri yapmamasının partinin demokratikleşmesinde bir engel olmadığı kanaatindeyiz.

SOSYAL DEMOKRASİ EMPERYAL BİR PROJEDİR.

Türkler için,

1911’de Trablusgarp

1914’te Çanakkale

1919’da İzmir’in İşgalinde

1920’de İstanbul’un İşgalinde ve

—– Tüm kurtuluş savaşında verilen mücadele aynı zamanda bu savaşların arkasında olan sosyal demokrasiye karşı verilmiş mücadelelerdir. —–

Bilineceği üzere, bu süreçte İngiltere’nin yönetiminde Liberaller ve İngiliz İşçi Partisi Koalisyonu Fransa’da Radikal (sosyalist) parti, İtalya’da ise Trablusgarp Savaşı’nda Sosyalist Parti Liberal Parti’ye destek vermiştir.

Çünkü Trablusgarp’te İtalyan Sosyalist Partisi’ne olan ilgi oldukça fazladır…

ABD yönetiminde ise Vilson’un Demokrat Partisi  (yani sosyal demokrat partisi) bulunmaktadır.

Yani SOSYAL DEMOKRASİ DEMEK EMPERYALİZM DEMEKTİR.

Sömürge ülkeleri paylaşma görevi küresel sermaye tarafından Sosyal Demokrat Partiler’e verilmiş bir görevdir.

Altı Ok, Sosyal Demokrat Emperyalizm’e karşı geliştirilmiş bir ilkeler manzumesidir.

CHP, Atatürk tarafından Sosyal Demokrat bir parti olarak kurulmamıştır ve derhal Sosyal Demokrat yöneticilerden kurtarılmalıdır.

Sosyalist Enternasyonal ise tıpkı 1911-1922 yılları arasında olduğu gibi Türkiye’nin bölünmesi için çalışmaktadır.

Atatürk Sosyal Demokrasi’yi Türkiye’yi parçalama hedefini gördüğü içindir ki diğer sol partilerle birlikte 1925 TAKRİR-İ SÜKÛN yasasını çıkartarak yasaklamıştır.

Cumhuriyet Halk Partisi’ni de Sosyal Demokrat veya sol bir parti olarak kurmamıştır.

Tarihte Sosyal Demokrasi-Emperyalizm İlişkisi Saymakla Bitmez:

  • 1911’de Osmanlı’ya yapılan Trablusgarp saldırısı İtalya’daki Sosyalist Parti’nin desteğiyle yapılmıştır.
  • Çanakkale saldırısı, İngiltere’de Liberal Parti-İngiliz İşçi Partisi iktidarında gerçekleştirilmiştir.
  • İngiliz İşçi Partisi iktidarda olduğu dönemde bir yandan İstanbul’u işgal ederken bir yandan da Sovyetler Birliği’ni Türkler’in Kurtuluş Savaşı’na yardım ettiği için suçlamış ve Türkler’in yerinin Asya bozkırları olduğunu savunmuştur.
  • Yine İstanbul’un İngiliz askerleri tarafından işgal edilmesi kararı o zaman iktidarda olan İngiliz İşçi Partisi-Liberal Parti koalisyonu tarafından verilmiştir.
  • Süveyş Krizi nedeniyle İngiltere’nin Emperyalist amaçlarla Mısır’a saldırması kararını da İşçi partisi verdi. (1956)
  • Yine 1956 yılında İngiltere’nin petrol çıkarları uğruna İngiliz İşçi Partisi yönetimi İran’da bir darbe düzenleyerek milliyetçi başbakan Musaddık’ın görevden alınmasını sağladı.
  • Musaddık, İran’da çıkartılan petrolün millileştirilmesini ve yabancı ortakların devreden çıkarılmasını savunuyordu.
  •  İngiliz İşçi Partisi, sömürgesi olan Hindistan’ın bölünerek birçok kanlı etnik savaşlar çıkması için kışkırtılmasına, Hindistan ve Pakistan diye ayrılmasına büyük katkılarda bulunmuştur.
  • Yugoslavya’yı işgal etme kararını veren Fransız Sosyalist Partisi, Alman Sosyal Demokrat Partisi ve İngiliz İşçi Partisi’dir.
  • Belçika ve Hollanda Sosyal Demokrat Partileri aynı zihniyetle, kendi sömürgelerinde Emperyalizm’e karşı yapılan bağımsızlık mücadelelerine karşı hep sömürgeci şirketleri savunmuştur.
  • Afganistan ve Irak’ın işgal edilmesi kararlarını İngiltere’de yine İngiliz İşçi Partisi verdi ve milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuştur.
  • Bu ülkelerin başına kukla hükümetler koyarak, Emperyalist sömürüyü devam ettirmiştir.

Daha pek çok Emperyalist saldırı ve talana Avrupalı Sosyal Demokratlar karar vermişlerdir.

Avrupalı Sosyal Demokratlar kendi işçi sınıflarının refahının Avrupa Devletleri’nin mazlum ülkelere yaptığı acımasız savaşlardan geldiğini bildikleri halde ve İkinci Sosyalist Enternasyonal’de alınan “Emperyalist Savaşları Desteklememe” kararına uymadılar.

Aksine refahı getirecek olan sömürge savaşlarını desteklemişlerdir.

Sosyal Demokrasi ve Kemalizm’in Altı Ok’u Arasındaki Çelişkilerden Bazıları:

Sosyal Demokrasi’yi kuranlar küresel sermayeyi temsil ettikleri için Sosyal Demokrat Partiler de küresel Emperyalist iş bölümünde rol almak durumundadırlar.

Emperyalist iş bölümü ifadesinden kasıt: sömürünün hedef tahtasına konulan mazlum ülkelere karşı yürütülen savaşlarda taraf olmak, bu ülkelerin sömürülmesinde rol oynayan ulus ötesi ekonomik veya siyasi örgütlere üye olmak  kendi ülkesine karşı olsa dahi bu örgütlerin politikalarını desteklemek ve bu örgütlerin bir parçası olarak kalmaya devam etmektir.

Sosyal Demokrat Partiler refahının büyük kısmını sömürdüğü Afrika ve Ortadoğu ülkelerinin sırtından sağlayan Avrupa Birliği ve ona bağlı örgütleri desteklemektedir.

Buna karşılık Kemalistler, Atatürk’ün “Mazlum Milletler” diye tanımladığı ve Emperyalizm tarafından ezilen milletlerin yanında yer alır.

Mazlum ülkelerle birleşerek ekonomik korunma ve askeri savunma antlaşmaları oluşturur.

Tarihte bunun örneği Sadabad Paktı’dır.

Bu süreçte de gerekli olan bu pakt sayesinde hem ABD’nin, hem Avrupa’nın hem de Sovyetler Birliği’nin ekonomik ve hegemonik saldırıları önlenmiş, bu ülke sınırlarında barış ve ekonomik işbirliği hâkim olmuştur.

 – Sosyal Demokrasi’de Misak-ı Milli’nin, uluslaşmanın, cumhuriyetçiliğin ve Türkiye´yi, Türkiye yapan Kemalist yaklaşımların yeri yoktur.

Sosyalist Enternasyonal sıralarında Misakı Milli’yi, savunamazsınız.

Yani ekonomik, adli ve coğrafi bağımsızlık ve birliği savunmanız mümkün değildir.

Ülke egemenliğini onlarla paylaşmamızı isterler.

Üstelik Sosyal Demokrasi ulusalcı (ya da milliyetçi) de değildir.

Ulusalcılığı aşılması gereken bir kavram olarak görür.

Sosyalist Enternasyonal’in 1951’de Frankfurt’taki kuruluş kongresinde “Ulusal egemenlik sistemi aşılmalıdır” kararı alınmıştır.

Oysaki 1919’da yayınlanan Amasya Genelgesi dünyada ilk defa milli egemenlik kavramından bahsetmiş ve emperyalist işbirlikçisi saltanat yönetimini dışlamıştır.

Bu genelge Avrupa Emperyalizm’i altında inim inim inleyen sömürge milletlere cesaret veren bir mücadele örneği olmuştur.

Tam bağımsızlık fikri dünyada bir ilktir.

Zaten bu nedenle milliyetçilik ilkesinde Türk milletinin ekonomide ve kültürel alanda bağımsızlık ve egemenliği söz konusu edilmiştir.

Bu ilke herhangi bir ülke ya da komprador burjuva hâkimiyetini kabul etmez.

Avrupa’nın Türkiye üzerindeki (TÜSİAD, MÜSİAD gibi) iş ortaklarıyla birlikte kurduğu komprador burjuva egemenliği Tanzimat Dönemi kapitülasyonlarına benzer tavizlerle benzer nitelikler taşımaktadır.

Bunun adı sermaye Liberalizm’idir ve bu liberalizm halkı köleleştirmektedir.

Bilineceği üzere Osmanlı Devleti’ni çöküşe götüren Tanzimat uygulamalarına o devirde karşı çıkan üç akım ortaya çıkmış ve iki akımın görüşleri iflas ettikten sonra üçüncü akım olan Türkçülük akımı cumhuriyetimizi kurmuştur.

Türkçülük ya da halkçılık, “milli iktisat” politikasını savunmak demektir.

Türkçülük akımının müsaade etmediği ve ülkemizden uzak tutmaya çalıştığı Sosyal Demokrasi TÜSİAD’ın ve diğer işveren kuruluşlarının ulus ötesi şirketlerle birlikte hâkimiyetini getiren ve Türk milletinin sömürülmesi amacını taşıyan bir sistemdir.

– “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nın Türkiye’de AKP, CHP, HDP ve İYİ Parti tarafından uygulamaya sokma planları ve anayasayı kendi partilerinin programlarına koydukları bu plana göre değiştirme talepleri ülkenin federasyon sistemine ve belki de parçalanmasına doğru götürülmekte olduğunu göstermektedir.

Avrupa Özerklik Şartı, Sosyal Demokrasi’nin ülkelerin parçalanması konusunda vardığı son aşamadır.

Kemalizm, Milli Birliği savunur.

Farklı kimlik ve mezhepler üzerinden yapılacak olan siyasi örgütlenmelere anayasamız izin vermemiştir.

Avrupa Özerklik Şartı’nın uygulanabilmesi için anayasanın değiştirilemez 1, 2, 3 ve diğer bazı maddelerinin değiştirilmesi gerekmektedir.

Bu da cumhuriyetimizin kuruluş ilkelerinden vazgeçme ve parçalanma demektir.

Sosyal Demokrasi özgürlükçüdür ama bağımsızlıkçı değildir.

Yani bağımsızlık olmazsa olmaz bir kırmızı çizgi değildir.

Örneğin Kanada, Avustralya, Güney Afrika gibi ülkeler özgürlükçü bir demokrasi altında yaşarlar ama bağımsız değildirler.

İngiltere Kraliçesi’ne sadakat yemini edenler tarafından yönetilirler.

Yine Sosyal Demokrasi ile idare edilen ülkelerde cumhuriyet olma zorunluluğu ya da kaygısı yoktur.

İngiltere, İsveç, Danimarka ve Hollanda gibi ülkeler cumhuriyetle değil, Monarşik Demokrasi ile yönetilirler.

Öte yandan Altı Ok’un cumhuriyetçilik anlayışı ile demokrasi ayrılmaz bir bütündür.

Sosyal Demokrat ideoloji sizi Avrupa Birliği, NATO, DTÖ, Dünya Bankası ve IMF gibi Batı’nın çıkarına çalışan ve ülke bağımsızlığını sınırlayan antlaşmaların içinde tutmak ister.

Hâlbuki Altı Ok’a göre “hürriyetin, müsavatın (eşitliğin) ve adaletin dayanak noktası hâkimiyet-i milliyedir”.

Aslına bakılırsa özgürlük ve demokrasi kavramları Türkiye Cumhuriyeti anayasasında Fransız İhtilali ile oluşturulmuş olan insan hakları beyannamesine tam olarak uygundur.

Yalnızca son birkaç on yıllık dönem içerisinde özgürlük ve demokrasi kavramlarının anlam ve mahiyetleri değiştirilmiş, etnik ve dini bölücülük bu kavramların içine yerleştirilmiştir.

Bu da ulus ötesi şirketlerin büyük planında dünya ulus devletlerinin top yekûn parçalanması amacına uygun düşmektedir.

 – Sosyalist Enternasyonal’e göre Sosyal Demokratlar ulus devletlerin içindeki Faşizm ve Komünizm baskısı altında ezilen ve bağımsızlık isteyen halkların yanındadır.

Türkiye’de de Kemalist kuruluş ilkelerine göre bir yapılanma olmasından ötürü Faşist olarak görülen Türkiye Cumhuriyeti’nin baskısı altında yaşayan bir Kürt halkı (ile diğer alt kimlikler) vardır ve Sosyalist Enternasyonal’e göre PKK baskıcı bir rejim altında inleyen halkın gerillasıdır, terörist değildir.

1979’da özyönetim, yerinden yönetim ve Köy-Kent projelerinden söz edilmiş ve Sosyal Demokrasiye atıfta bulunulmuştu.

Bugün özyönetimi ve yerinden yönetimi HDP savunmaktadır.

Sosyal Demokrat CHP yönetimi de özyönetim yerine özerkleşme ifadesini kullanmaktadır.

Yugoslavya örneğinden de bilindiği gibi, etnik sorunların yaşandığı coğrafyalarda yerel yönetimlerin belki idari anlamda değil ancak siyasi olarak güçlendirilmesi, yani siyasi yerinden yönetim eyaletleşmeye yol açmakta ve ulus devleti etkisiz ve gereksiz hale getirmektedir.

Bugün ne Yugoslav diye bir millet ne de Yugoslavya diye bir ülke kalmıştır.

Zaten dünyada küresel güçlerin amacı ulus devletleri ortadan kaldırmak ve sermayenin hâkim olduğu (kapitokrat) bir tek dünya devleti kurulmasıdır.

Sosyal Demokrasi gereğince Y-CHP’li yönetim, eşit vatandaşlık (Yurttaşlık) hakkının etnik kimlikler ve mezhepler üzerinden verilmesini savunmaktadır.

Parti programında CHP’nin anayasada yapmak istediği değişiklik Türklük ve Kürtlüğü aynı teraziye koyup Kürtler’e sözde eşitlik getirmektir.

Anayasanın 2’ci, 3’cü ve 6’ncı maddeleri bu nedenle değiştirmek istemektedir.

Bu talep etnik kimlik ve mezheplerin siyasallaştırılması işlemi olup, kendileriyle birlikte Sosyalist Enternasyonal ortak paydasında buluşan HDP’nin ve İmralı’nın talebiyle aynı düşmektedir.

Özerkliğin önündeki anayasal engellerin kaldırılması işlemi yine aynı kapsamda değerlendirilmelidir.

Oysa Kemalizm’in halkçılık ilkesinde siyasal örgütlenmeler etnik kimlik ve mezhepler üzerinden yapılamaz.

Çünkü siyasallaşmanın çok kimlikli ve çok kültürlü bir yapılanma özgürlüğü zaten mevcuttur.

Kimlik ve mezheplerine göre karşıtlıklar ve çatışmalar üzerinden siyasal örgütlenme yapan halk barış içinde yaşayamaz. 

Kemalist halkçılık anlayışında siyaset yapma hakkı kimliği ve mezhebi ne olursa olsun bireylerindir.

Etnik kimlik ve mezhepler etrafında toplanarak siyaset yapılması hem bireylerin hakkını yok sayar, hem de siyasette kimlikler üzerinden çatışma yaratır.

– 1990’lı yıllardan itibaren liberal sol olarak da anılan Sosyal Demokrasi küresel sermayenin işine yarayacak ve emekçi halkın aleyhine sonuçlar doğuracak olan serbest pazar ekonomisini ve özelleştirmeleri savunur hale gelirken, devletçi modelden (devletçilikten) vazgeçmiş, eğitim ve sağlık alanında alt katmanlar lehine olan ücretsiz uygulamaların kaldırılması yönünde hareket etmiştir.

Bu da küresel sermayenin daha az vergi ödemesi anlamına gelmiştir.

Bilindiği üzere, ücretsiz uygulamalar ve hizmetler zenginlerden toplanan vergilerle yapılmaktadır.

– Ayrıca, Atatürk’ün devletçilik ilkesi milli sermayeyi koruyan, küresel sermayenin Türkiye’de kendisine bağlı komprador sermaye (TÜSİAD ve diğer iş dünyası kuruluşları) ile birlikte ülke ekonomisine tahakküm etmesine izin vermeyen, sosyal adaleti benimseyen karma ekonomik yapıyı savunur ve Türkiye’ye özgü bir modeldir.

Bu model, işçi işveren ilişkilerinde dengeyi korur, sınıf mücadelesine izin vermez.

Küresel sermayenin ülkeye denetimsiz bir şekilde girişini engeller, ekonomik dengeleri bozmaması için gerektiğinde vergi ve gümrük koyarak kendi üreticisini korur.

Bugünün Türkiye’sinde Atatürk dönemi uygulamalarına aşağılayarak bakan hükümetler dahi zor duruma düştüklerinde gümrük ve vergi sistemini bir araç olarak kullanmaktadır.

Sosyal Demokratlar kendi ülkelerinde ılımlı Hıristiyanlığı savunmakta, İslam ülkelerinin de laik değil fakat kendi tarif ettikleri ılımlı İslam anlayışıyla yönetilmesini savunmaktadırlar.

Bu görüş şimdilerde “Sekülarizm” ya da “özgürlükçü laiklik” olarak da dile getirilmektedir.

Onlara göre kilise özgürdür, dini istediği gibi tebliğ eder ve yorumlar.

Protestanlıkla çok sıkı bağları olan Sosyal Demokrat anlayışa göre; her mezhebin kendi bölgesinde kendi kilisesi, kendi mesajını veren okulları ve bunları sevk ve idare eden papazı bulunmaktadır.

Dini nikâh kıyma veya dini bayramların kutlanması, dini kutsalların belirlenmesi bu papazlara bağlı olarak yürütülmektedir.

Türkiye’de Sosyal demokrasiyi benimseyen bir parti gerçekte dini nikâha muhalefet edemez, tevhid-i tedrisatı(Eğitim de birliği) savunamaz.

Bu nedenledir ki iktidar anti-laik uygulamalarını şeriat düzenine doğru ilerletmektedir.

Dünyada Sosyal Demokratlar bu anlayışı özgürlük olarak tarif ederler, halbuki bu anlayış özellikle Türkiye gibi ülkelerde cemaatlerin hakimiyet savaşı olarak devleti tehdit etmektedir.

Atatürk’ün laiklik anlayışında ise, devletin din üzerinde diyanet işleri vasıtası ile bir kontrolü mevcuttur ve cemaatlerle tarikatlar dine de siyasete de müdahale edemezler.

Kemalist laiklik anlayışında İnananların tarikat ve cemaatlerin güdümünden çıkartılması ve siyasete alet edilmekten korunması söz konusudur.

Sosyal demokratların “sivil toplum örgütleri” olarak gördüğü tekke ve zaviyeler bu nedenle Atatürk tarafından yasaklanmıştır.

Yine aynı nedenle Sosyal Demokratlar diyanet işlerinin de kaldırılması taraftarıdır.

Bugün Sosyalist Enternasyonal’de de HDP, CHP ve Barzani aynı saflarda otururlar ve diyanet işleri başkanlığının kaldırılması gerektiğini savunurlar.

Hâlbuki Laiklik İlkesi ve Diyanet İşleri Başkanlığı amacına uygun işlediğinde din ve inançlarda tam bir özgürlük söz konusudur.

Sosyal Demokrat Parti Atatürk döneminde hep yasak oldu:

Sosyal Demokrasi Türkiye’yi paylaşmak üzere saldıran Liberal Kapitalist Sistemi’n yutturmacasıdır.

Atatürk’ün farkında olduğu konu budur.

Türkiye’de ilk Sosyal Demokrat Parti Hasan Rıza tarafından 1918’de kurulmuştur.

Cumhuriyet döneminde (1925’te) yeniden açılmak istenen Sosyal Demokrat Parti ile tüm Sosyalist ve Komünist Partiler Takrir-i Sükûn Yasası ile Atatürk tarafından yasaklanmış ve bir daha kurulması da engellenmiştir.

1926 ve 1929 yıllarında Hasan Rıza eliyle yazılan mektuplarla Sosyalist Enternasyonal’e Atatürk yönetimi şikâyet edilmiş, 1930’da tekrar partinin kurulması için müracaat edilmiş fakat yine reddedilmiştir.

Sosyal Demokratlarla Atatürk yönetimi arasında yaşanan bu çekişmenin sebepleri ise şöyledir:

18 Temmuz 1919 tarihli İkdam Gazetesinde, Hürriyet ve İtilaf, Milli Ahrar, Milli Kongre, Sosyal Demokrat Fırka, Ahali İktisat Fırkaları ile Trabzon Âdemi Merkeziyet Cemiyeti temsilcilerinin Sulh ve Selamet Fırkası’nda toplanarak fırkalarının müşterek çalışması hakkında müzakerede bulunduklarını öğreniyoruz.

Hürriyet ve İtilaf Derneği ise bugünkü AKP zihniyetinde bir oluşumdur.

Diğer örgütler ise bugün de farklı isimler altında mevcut ve aynı fikirler doğrultusunda faaliyet göstermektedir.

Bu örgütlerin hepsi de Anadolu halkının anti-emperyalist direnişine karşı çıkan, Osmanlı Saltanatını destekleyen ve İngilizler ’den yardım alan işbirlikçi örgütlerdir.

Yani, Atatürk 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarken, Sosyal Demokratlar ise 26 Mayıs 1919’da Kurtuluş Savaşı’na muhalif bir örgütlenme içine girmişlerdir.

Hasan Rıza, 26 Mayıs 1919’da toplanan Şura-yı Saltanat’ta partisi adına bir konuşma yapmış, mevcut sıkıntılardan Sosyal Demokrat saydığı Wilson’un prensiplerinin doğru olarak uygulanmasıyla kurtulabileceğini belirtmiştir.

Anadolu’yu parça parça eden Wilson prensipleri, Hasan Rıza ve arkadaşlarının kurtuluş umudu olmuştur.”

Bilindiği üzere Wilson Prensipleri’ne göre Türkiye haritasında bir Kürdistan ve bir de Ermenistan devletleri oluşturulması talep edilmektedir.

Atatürk yönetiminin kapattığı Sosyalist ve Komünist Partiler de yine aynı anlayışa sahip olmalarından faaliyetten men edilmişlerdir.

Sovyetler Birliği’nden Kurtuluş Savaşı için yardım talep eden Atatürk yönetimine 3 Haziran 1920’de cevabi bir mektup yazan Sovyet Dışişleri Halk Komseri Çiçerin Sovyetlerin Türklere yardım edebileceğini ancak bu yardımın Ermenilere, Kürtlere ve Trakya’da oturan ahaliye kendi kaderlerini tayin hakkı verildiği takdirde yardım yapılacağını belirtmiştir.

Daha sonra Ruslarla yaşanan çetin bir pazarlık süreci Türklere yardım gelmesini sağlamıştır.

Sonuç olarak Sovyetler Birliği Çarlık döneminin emperyalist emellerini hep korumuş ve ancak İngilizlerin kendilerini Anadolu toprakları ve Ermenistan üzerinden tehdit eder hale gelmesinden dolayı Türklere yardım göndermişlerdir.

Yani Türkleri kendilerine emniyet subapı olarak görmüşlerdir. 

Türkiye’de kurulan komünist ve sosyalist partiler de Sovyetler Birliği tarafından programlarını onaylatmaya ihtiyaç duyduklarından yasaklanmışlardır.

Başka bir ifadeyle komünist ve sosyalist partilerin Türkiye içinde adı geçen bu milletlerin kendi kaderini tayin haklarını ifade etme zorunlulukları bulunduğundan ve bu maddeyi koymamaları halinde KOMİNTERN’e üye olamayacaklarından bu partilerin programları ülkenin bütünlüğüne aykırı bir tutum sergilemiş, doğal olarak da asayişi yeni sağlamaya çalışan genç cumhuriyet yönetimi de bu partilerin tamamını kapatarak yasaklamıştır.

Güvenilir Liman ABD mi?

Sosyal Demokrat olarak düşünülen ABD Demokrat Parti’nin güvenilir bir liman olarak görülmesi en büyük aldanıştı.

“Amerikan mandacılarının Sivas Kongresi’nde ne pahasına olursa olsun Amerikan mandası istemelerine bakınca, o yıllarda Amerika’nın Türkiye’nin bütünlüğünden ve bağımsızlığından yana dost bir ülke olduğu sanılabilir.

Amerikan mandacıları ısrarla Amerika’nın güvenebileceğimiz bir “dost!” olduğunu savunuyorlardı; İngiltere ile Amerika’yı karşılaştırıp “ehven-i şer” diyerek Amerika’ya sarılıyorlardı.

Peki, ama gerçek neydi?

Sinan Meydan’ın 1923 Kuruluş Ayarlarına Dönüş kitabında ABD’nin Türklere yaklaşımı şu şekilde yansıtılıyor:

Amerika’nın Türkiye planları 19. yüzyıla dayanıyordu.

ABD Kongresi, 31 Ocak 1896 tarihli 54.toplantısında aldığı gizli bir kararla Osmanlı’yı “Türkiye Birleşik Devletleri” haline getirerek bölüp yönetmeyi amaçlamıştı.

Wilson 10 Ekim 1917’de yardımcısı Albay House’a, “Türkiye bütünüyle ortadan silinmeli ve ona uygulanacak işlem barış konferansına bırakılmalıdır.” demişti.

Bunun üzerine Albay House, “Eğer böyle bir işlem uygulanacaksa, Türkiye’yi galip devletler arasında paylaştırmamalı ve orada etnik kökenlerine göre özerk yönetimler kurulmalı” tezini öne sürmüş. Wilson da bu tezi kabul etmişti.”

Bugün halen Amerika’nın Wilson prensipleri doğrultusunda hareket ettiğini, Türkiye’deki sosyal demokratların da Amerika’yı ve NATO’yu müttefik olarak kabul ettiklerini ayan beyan görüyoruz.

Yeniden Sinan Meydan’a dönersek;

Wilson’un 8 Ocak 1918’de Kongre’ye açıkladığı14 İlke”nin Türkiye ile ilgili 12.maddesi, Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit ediyordu.

Wilson, Türkiye’deki azınlıkları “öteki uluslar” diye tanımlayıp Türkiye’den ayırdıktan sonra onlara her konuda özerkliği de aşan haklar verilmesini istiyordu.

1.Dünya Savaşı sonunda Yunan Başbakanı Venizelos, Paris Barış Konferansını oluşturan ve galip devletlerin başbakanlarıyla devlet başkanlarından oluşan “Onlar Konseyi” önünde Osmanlı’dan pay istemişti.

Paris Barış Konferansı’nın temel organı) önünde Osmanlı’dan pay istemişti…

Bunun üzerine İngiliz, Fransız, İtalyan ve ABD temsilcilerinden de bir “Yunan İstekleri Komitesi” kurulmuştu.

Onlar Komitesi’nin içinden oluşan ‘Dörtler Konseyi’, Anadolu’nun Yunanistan’a mı yoksa İtalya’ya mı işgal ettirilmesi konusu görüşülürken ABD Başkanı Wilson, “Türklerin kendi kendini yönetme yeteneğinden yoksun oldukları varsayımına dayanması bakımından, Türkiye üzerine konulacak mandater plan dokunulmadan olduğu gibi kalmalıdır.” demişti.

Yani, Avrupalı Sosyal Demokratlar gibi yerli Sosyal Demokratlar da Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkıyorlar, Türkiye’nin parçalanmasına “kurtuluş” gözüyle bakıyor ve Emperyalist ortaklarına işbirlikçilik yapıyorlardı.

Sivas Kongresi sürecinde Atatürk kabul edecek olsa Amerikan yetkilileri ile görüşmek üzere randevu dahi almışlar, Atatürk’le birlikte kendilerini ABD’ye götürecek olan gemiyi bile ayarlamışlardı.

İşte başta bu nedenle Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk Sosyal Demokrat Parti’yi ve Wilson Prensipleri’ni benimseyen tüm organizasyonları, parti ve örgütleri yasaklamıştır ve ömrü boyunca bir Sosyal Demokrat parti kurulmasına izin vermemiştir.

Atatürk’ün kendi partisi dışında dahi kurulmasına izin vermediği Sosyal Demokrasi’nin kurmuş olduğu partiye (CHP’ye) bir ana ideoloji olarak yerleştirilmesinin CHP’nin Atatürk çizgisinden ne kadar uzaklaştırıldığını görmek açısından çok manidar olduğu anlaşılmaktadır.

CHP’de Kemalizm’den Sosyal Demokrasiye Nasıl Geçildi?  

Sosyal Demokrasi Atatürk’ün partisinde kendisine yer açabilmek için kendi ilkeleriyle çelişkili gördüğü parti değerlerini aşındırmanın yollarını arıyordu.

İlk kez 1970 yılında partinin gençlik kolları ‘Demokratik Sol Düşünce Forumları’ düzenledi. 

Forumların fikir babalığını Bülent Ecevit ve Turan Güneş yapıyordu.

Bu ikilinin gönderdiği yazılarla Demokratik Sol Düşünce Teorisi temellendirilmeye ve partide derinleştirilmeye başlandı.

Bu fikrin partide yerleşebilmesi için partinin geçmiş tarihiyle bir hesaplaşma süreci başlatılmış ve bu forumlarda anti-Kemalist bir tarih tezi genç kafalara işlenmeye başlatıldı.

Atakan Hatipoğlu’na[1] göre, bu forumların konuşmacılarından İsmail Cem, “Türk Devrimi’nin daha çok üstyapı devrimi yapmakla sınırlı kalmasının nedeninin sınıfsal temelden yoksun olmasından kaynaklandığını, yapılan işlerin üretim biçimini değiştirmediğini ve Osmanlı’dan devralınan egemen sınıf yapısında bir değişikliğe yol açmadığını, bununla beraber, bu devrimlerden hâkim zümrelerin zarar görmediğini, Osmanlı’dan devralınan hâkim zümreler ve üretim biçimi korunduğu için, Cumhuriyetle gelen üstyapı devrimleri halk açısından büyük bir çıkar sağlamamadığını “ iddia ediyor, Atatürk döneminde yapılan devrimleri değersizleştiriyordu.

Hep ifade etmeğe çalıştığımız gibi Sosyal Demokrasi bugünkü ucube durumuna gelmeden önce o dönemdeki anlamıyla cumhuriyetin halkçılık ilkesine hiç benzemiyor ve üretim araçlarının işçi sınıfının eline geçmesi için hâkim sınıflar diye tanımladığı burjuvaziyle çatışmayı öngörüyordu.

Oysaki halkçılık programında meslek örgütleri arasında dayanışma (solidarizm) söz konusuydu ve bir meslek örgütü olarak kabul edilen işçi sınıfının üretim araçlarının sahipleriyle çatışmasına ve onları devirmek için örgütlenmesine izin vermiyordu.

Bu nedenlerle Takriri Sükûn Yasası çıkarılmış, Komünist Parti kapatılmış, Sosyal Demokrat Parti kurulması engellenmiş, 1 Mayıs kutlamalarına dahi izin verilmemiş, sınıf çatışması başlatmak isteyen örgüt elebaşları takibata tabi tutulmuş, bunlardan Şefik Hüsnü gibi komünistler yurt dışına kaçmış, yakalanamayanlar gıyaplarında çeşitli cezalara çarptırılmıştı.

Aslında bu uygulamalarda Amerikan Başkanı Woodrow Wilson’un ve İngiliz İşçi Partisi’nin Sosyalist bir anlayışı savunur görünerek ve partilerini Sosyalist göstererek Türkiye gibi mazlum ülkeleri parçalayıp paylaşma konusunda dünyada önderlik yapmalarının da çok büyük bir rolü vardı.

İsmail Cem’e dönecek olursak Kemalist dönüşümü halkın ve gençliğin gözünden iyice düşürmek için “şapka giymekten kim yararlandı? Şapka alacak parası olmayan işçi ve köylü kitleleri yararlanmış olamayacağına göre, yarar sağlayanlar, bir batılı gibi yaşamaktan, giyinmekten, kadın-erkek ilişkileri kurmaktan yararlananlar belli bir maddi güce sahip olan kesimlerden başkası olamazdı. “  diyerek cumhuriyet devrimlerini küçümsüyordu.

İsmail Cem bununla da kalmayarak çıkar sahipleri olarak nitelendirdiği bürokrat, tüccar ve eşraf üçlüsünün kendi aralarında bir dayanışma içerisine girdiklerini, 1926 denizyolları ve 1927 demiryolu grevlerinin askeri birlikler kullanılarak kanlı bir şekilde bastırıldığını bahsi geçen parti forumlarında gençliğe anlatıyordu.

Atatürk dönemi adeta bir günah keçisi gibi suçlanmaya başlamıştı.

Atatürk’ün partisinde bulunanlar ne yazık ki kafalarında yerleştirdikleri Sosyal Demokrasi’yi kabul ettirebilmek için adeta Atatürk’e karşı örtülü bir savaş başlatmışlardı.

Belliydi ki Atatürkçü anlayışa ters olan Sosyal Demokrasi öğretisini aşılayabilmek için genç dimağlar iğdiş ediliyordu.

İsmail Cem “Sosyal Yapıda ve Sınıflar Arası İlişkilerde Değişmeler” adlı kitabında Atatürk dönemi Türkiye’si, örnekleri Avrupa’da görülen türden klasik faşizm rejimlerini çok andırmakta olan bir rejime sahipti diyerek Atatürk’ü iyice ötekileştiriyor ve işi neredeyse bir insanlık suçu olarak tanımlamaya kadar vardırıyordu 

Demokratik Sol Düşünce Forumları’nın diğer bir konuşmacısı da Ecevit’in akademisyen danışmanlarından Ahmet Naki Yücekök’dü. 

O da konuşmalarında “Osmanlı toplumunun sanayileşememesinin nedeninin emperyalist sömürü ve emperyalizmle iş birliği içinde olan Osmanlı egemen zümreleri olduğunu söylüyor, Kurtuluş Savaşı sonrasında yapılan değişikliklerin bir burjuva devrimi olduğunu” belirtiyordu.

Yücekök’e göre; Altı Ok’u içeren ideoloji toplumsal sınıf ve çatışma gerçeğinin reddedilmesini ve yok sayılmasını içeriyordu.

Toplumda çatışma yasaklanmış ve ortak mutluluğa meslek gruplarının dayanışması yoluyla varılacağı farz edilmişti.

Devlet ve toplumun özdeşleşmesi ve çatışmasız dayanışmacı bütüncü toplum algısı bakımından bu dönem Türkiye’siyle Avrupa’da görülen faşist ve Nazi tek parti devletlerini ‘kıyaslanabilir’ yani eşdeğer kılmaktaydı…”

Yine Turan Güneş, Bülent Ecevit ve Deniz Baykal gibi isimler de Türk Devrimi ve Kemalizm’i ele alırken içinde emperyalizm analizini kullanmadıkları gibi “halka yarar getirmeyen Batıcı yenilikler” eleştirisini öne çıkarıyorlardı.

Şevket Süreyya Aydemir ise Atatürk döneminde yapılan ve faşizme benzetilen uygulamalara Atatürk’ün pek taraftar olmadığını ancak fazla da karşı koymasının mümkün olmadığını söyleyerek Atatürk’ü bu suçlamaların dışında tutmaya çalışıyordu.     

Aslında yapılan şuydu: Fikir kaynağını Marksizm ve Komünist Manifesto’ nun 10 temel ilkesine barışçıl ve demokratik yöntemlerle ulaşmayı hedefleyen Sosyal Demokrasi sınıfsal çatışma tezini benimsiyordu.

Bu tez de Altı Ok prensiplerinin başta “Halkçılık” prensibi olmak üzere diğer tüm oklarla da çelişiyordu.

Halkçılık ilkesi de sınıfsal çatışmaya ve üretim araçlarının işçi sınıfının eline geçirilmesini Kemalizm’e aykırı görüyor, Atatürk dönemi uygulamalarında sınıf çatışması olmasın diye bir takım komünist, sosyal demokrat ve işçi hareketleri yasaklanıyordu.

Gerek teoride gerekse pratikte halkçılık ilkesi meslek örgütleri dayanışmasıyla ülke yönetimini yürütmeyi öngörüyor ve yine bir meslek örgütü olarak belirlediği işçi sınıfının uluslararası komünist örgütlerle dayanışma içerisinde hareket ederek diğer sınıflarla çatışma çıkarmasını engelliyordu.

CHP’ içerisine sosyal demokrasiyi yerleştirebilmek için ilk ve en önemli hedef olarak halkçılık ilkesini ele almışlardı.

Aslında biraz da cumhuriyetin kuruluş yılları sancılarının da büyük ölçüde egemen olduğu Atatürk dönemi uygulamaları Atatürk’ün demokrasiyi benimsemediği ve insan haklarına karşı olduğu gibi fikirler yaratılarak forum yaptıkları partili gençlerin Atatürk’e ve onun ilkelerine olan sevgi ve bağlılığını törpülemeye çalışıyordu.

Belki Atatürk’e ve eserlerine olan bu bağlılık tam manasıyla yok edilemeyecekti ama bir eksiklik yahut işlerde yarım bırakılmışlık hissi yaratılarak Sosyal Demokrasi’nin behemahâl parti programına monte edilmesi sağlanacaktı.

O süreçte Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş gibi devrimci Marksistler de zaman zaman Atatürk dönemine övgüler düzüyor fakat kendilerince Atatürk’ün eksik bıraktığı uygulamalardan ya bahsetmiyor ya da o dönemi eleştirir görünmemeye çalışıyorlardı.

Örneğin Mahir ÇayanO, emperyalizm ve levantenleri tamamiyle tasfiye etmiş, hilafeti, teokratik yönetim vesaire gibi feodalizmin üst yapı kurumlarını paramparça ederek Milli ve Laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur.”

Diyerek Atatürk’ün yaptığı sözde üstyapı devrimlerini övüyor ancak çoğunlukla Atatürk’te kendisini hayal kırıklığına uğratan alt yapı devrimlerini gerçekleştirmemesi durumundan pek bahsetmiyordu.

Çayan’ın başka bir ifadesinde de Kemalistlerin sosyalistlerle birlikte yürüdüklerini belirttikten sonra “emperyalizmin işgali altında olan ülkemizde Kemalist tutum içinde olanlarla sosyalistler arasında bir zıtlık yoktur. Aksine tam bir kader birliği vardır.

Çünkü 2. Milli Kurtuluş Savaşımız, bu iki gücün, sosyalistlerle Kemalistlerin ortak ittifakıyla zafere erişecektir.

Diyerek Atatürk’ün yaptığı devrimi yetersiz ilan ederek ikinci bir milli kurtuluş savaşı verileceğini savunuyordu.

Yani Atatürk’ün başarılı savaşımında hep bir yetersizlik görülüyordu.  

Anlaşılan devletle bir kavgaya giren devrimciler kendilerini resmi ideolojiye çokta karşıymış gibi göstermek istemiyordu.

Hâlbuki o dönemin resmi ideolojisi, daha sonraları vereceği haksız idam kararlarıyla onların hükmünü çoktan vermiş görünüyordu.

Oysaki Atatürk dönemi içerisinde altıya ulaşan cumhuriyet ilkeleri bir anlamda Fransız ihtilalinden, o ihtilalden sonra yayınlanan “İnsan Hakları Beyannamesi” nden yani yurttaşlık haklarından da esinlenerek belirlenmişti.

Gerçek oydu ki; Atatürk’ün dönüşümleri öncelikle bir millet yaratmak, o milletin çağdaş uygarlık seviyesine ulaşması için kıyafet, alfabe ve ölçü, ağırlık birimlerini çağdaş toplumların kullandıklarıyla aynı kategoriye sokmak, yani “MODERNLEŞTİRMEK” [1] ve hür teşebbüsü toplum yararına çalışabilmesi emek haklarına el koymaması için devlet kontrolüne sokmak (Solidarizm) şeklindeydi.

Hatta, böyle bir düzende toplum çıkarlarına aykırı olsa da sırf kendi çıkarları için çalışan ve toplumu hiç düşünmeyen hür teşebbüse elkoymak da vardı.  Yani Türk insanı çağdaş giyim ve kıyafetiyle Avrupalıların arasında gururla dolaşacak, Batının ulaştığı bilim seviyesine Latin Harfleriyle okuyup yazarak daha rahat ulaşacak ve yine sanayinin gelişmiş olduğu, insanının refah içinde yaşadığı Batıyla aynı ölçüm ve tartı birimlerini kullanmasını öğrenerek ticari ilişkilerini geliştirebilecekti. Gerçekte Batı milletlerini refah içinde yaşatan sebep, alt sınıfların kanlı devrimlerle üst sınıflardan üretim araçlarını ellerinden alması değil, bilimi, aklı ve sorgulayıcı mantığı kullanarak bu değerleri kullanmayanların zenginliklerini onların yerine işletmelerinden kaynaklanıyordu. Türk insanı neden bu üç erdemi kullanarak kendi zengin kaynaklarını işletmekten aciz kalmalıydı ki?   Hasbel kader sosyalist düşünceyi benimseyip Sovyetler Birliği’ne üye devletler arasına girseydi bu kaynaklara üye ülkelerin ortak çıkarı adına Ruslar el koyacak ve bugün geldiğimiz noktada eski Sovyet üyesi fakirleşmiş ülkeler arasına girmiş olacaktık. Atatürk’ün “üst yapı devrimi”, yahut “burjuva devrimi”diye küçümsedikleri şey o kadar basit kategorilendirilecek bir şey değildi. Eleştirilerinde halkın alım gücünün yine düşük kaldığı gibi mesnetsiz bir iddia vardı. Bu iddialarını da “alt yapı devrimi yapılmadı ve Anadolu halkı yine fakir kaldı” şeklinde dillendiriyorlardı. Bu doğru bir suçlama değildi.

 Öncelikle Anadolu halkı sanayi üretimine girebilsin diye İstanbul ve İzmir’de kompradorlaşmış Levanten azınlığın tekeline girmiş tüm işletmelere devlet olarak elkoymuş, diğer bir ifadeyle devletleştirmiş, bankalar açmış ve bu bankalardan sağlanan kredilerle Anadolu halkının ve eşrafının bu işletmelere sahip olmasını sağlamıştı.

Devletleştirme işleri için Atatürk bizzat Celal Bayar’ı görevlendirmişti.

Eğer komprador azınlıktaki bu işletmelere ve finans kuruluşlarına el konulmasa yeni sanayi işletmeleri de açılamayacak ve ticaret hep bu azınlıkların elinde kalacaktı.

En basit bir emtia dahi yurt dışından ithal ediliyor olacaktı.

Çünkü bu azınlık piyasayı ele geçirmişti, yerli sanayinin kurulmasını ve kendisinin ithal ettiği malların üretilmesini istemiyorlardı.

Atatürk belki devletleştirdiği işletmeleri olmayan bir İşçi Sınıfı’na teslim etmemiş ama Anadolu halkına yahut Türk Milleti’ne bu imkânlardan istifade edebilmeleri için çeşitli imkânlar yaratmıştı.

Üst yapı devrimi; altyapı devrimi tartışması yapanların anlayamadığı, aslında tarihte liberallerin düşünce sistemi olan ve insanı duygusal ihtiyaçlardan ayrı tutup bir makine yerine konması ve her türlü ihtiyacın paraya tahvil edile bilineceği düşüncesiydi.

Oysaki insanoğlunun elde etmek istediği hedef çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve maddi-manevi tüm ihtiyaçlarının karşılanması ise, Kemalist düşünce sistemi bu ihtiyaçları sosyalistlerin anladığı anlamda bir altyapı devrimi yapmadan yapılabileceğini, bunun adının tüm anlayışlarda “modernleşme” olduğunu, modernleşmenin de yeniden başka devrimlerle tamamlanamayacağını göstermiş oldu.

Modernleşmenin yani üretim ilişkilerinin Atatürk’ten sonra devam etmemesinin nedeni ise onun yarattığı toplumsal dönüşümlerin sürdürülmemesiydi.

Yine Atatürk dönüşümcülüğündeki küçümsenemeyecek bir olgu da köy enstitülerinin Atatürk’ün politikalarının bir devamı olmasıdır.

Bunlar Anadolu topraklarının çoğunu padişahlıktan kalma usullerle haksız yere elinde tutan ağaların elinden bu toprakları alıp fakir köylüye dağıtabilmek için kurulmuş bir eğitim ocağıdır.

Toprakların dağıtılabilmesi ve köylünün bilgisizliği yüzünden yeniden ağaların eline geçmesini önlemek için köy enstitülerinde eğitilmesi en akılcı yoldu.

Üstelik Atatürk bu coğrafyada tehlikeyi hissetmiş, emperyalizme karşı jeopolitik önlemler de almış ve Türkiye’nin güvenliği adına bir yandan batı emperyalistleriyle herhangi bir anlaşmaya girmezken, bir yandan da Sovyet tehlikesi adına Sadabad Paktı olarak bilinen bölgesel iş birliği teşkilatını kurmuştu.   

Fakat ne yazık ki Atatürk öldükten sonra emperyalistlere teslimiyet politikaları nedenleriyle köy enstitüleri daha CHP zamanında atıl bırakılmış, Demokrat Parti döneminde de kapatılmıştı.

Siz Atatürk’ün vasiyetine rağmen daha ölür ölmez emperyalist devletlerle anlaşmalar imzalayacaksınız, köy enstitülerini yine onların dayatmalarıyla atıl hale getireceksiniz, eğitimi, sanayileşmeyi yerli olmaktan çıkarıp emperyalistlerin idaresine bırakacaksınız, sonra da dönüp “Atatürk küçük burjuva devrimi yapmıştı” diyerek suçu Kemalizm’e atacaksınız.

Atatürk dönemini neredeyse bir karanlık dönem gibi göstereceksiniz.

Neden?

Emperyalist bir oyun olan sosyal demokrasiye CHP içinde yer açabilmek ve emperyal politikalara teslim olmak için öyle mi?

Bin defa yazıklar olsun size.

Özetle kendisinden sonra CHP’nin başkanlık koltuğuna oturanlar Atatürk’ü hiç anlayamayacaklar ve bu kez de Avrupa eliyle ve örtülü olarak sunulan Komünist Manifesto nizamnamesini Türk Milleti’ne kabul ettirebilmek için Kemalist dönemi karalamaya çalışacaklardı.

Tarih 1976 yılını gösterdiğinde partinin uygun bir kıvama geldiğini düşünen Ecevit Sosyalist Enternasyonal’e müracaat etti.

1978 yılında da Sosyalist Enternasyonal CHP’yi organizasyona üye kaydetti.

Artık Kemalist altı ok düşüncesi yavaş yavaş rafa kaldırılıyor ve Sosyal Demokrat ilkeler partiye yön vermeye başlıyordu.

Daha sonraları Ecevit bu kez de DSP’yi kuracak fakat parti söylemlerinde Altı Ok’tan hiç bahsetmeyecekti.

Bir zamanlar adını dağlara taşlara yazdığımız Karaoğlan olsun, diğer önde gelenler olsun bilerek ya da bilmeyerek partinin Kemalist tabandan kopmasını ve müzmin yenilgiler partisi haline gelmesini sağlayacaklardı.

Parti Atatürk’ün öldüğü günden itibaren İnönü’yle başlayan bir Kemalist anlayıştan uzaklaşma serüveninden sonra daha sonra gelen lider kadrolarıyla bu günlere ulaşacak ve yine Sosyalist Enternasyonal telkinleriyle kah HDP’ye yakınlaşarak, kah dinci ya da Ermeni milliyetçiliği yapan profilleri kadrosuna dahil etmek suretiyle dar bir oy aralığına sıkışmışlığına çözüm arama durumuna getirilecekti.

Öyleyse Ne Yapmalı:

Google arama motorunda “CHP” yazarak yapacağınız bir aramadan sonra arama motoru sizi öncelikle halkı yanlış yönlendirmek için hazırlanmış bir “Vikipedi” sayfasına götürmektedir.

Orada CHP’ye haksızlık edilerek şu şekilde tanıtılmaktadır.

“Cumhuriyet Halk Partisi (kısaca CHP), 9 Eylül 1923’te kurulan, Atatürkçü, sosyal demokrat ve sosyal liberal görüşleri benimsemiş bir merkez sol Türk siyasî partisi… Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulup…”[2] Şeklinde devam eden yazı, tarihi bilgiler ve Atatürk’ün sosyal demokrasiye karşı muhalif tavrı görmezden gelinerek kasıtlı olarak çarpıtılmıştır.

Yapılacak en önemli mücadele; derhal her mecrada CHP seçmeni üzerindeki bu uyutucu, uyuşturucu ve yanıltıcı propaganda ortadan kaldırılmalı ve tarihi gerçekler ışığında parti içerisinde bir ideolojik karşı koyuş gerçekleştirilmelidir.

Partinin ideolojik doğrultusu bugün de bize ışık tutan Altı Ok İlke ve Prensipleri’dir.

Ne yazık ki geçtiğimiz 30-40 yıllık süreçte adım adım ana muhalefet partisinin hafızası, kimliği ve hedefleri değiştirilmiş ve küresel sermayenin AKP ile birlikte sahneye koyduğu karşı devrime, örtülü destek verir hale getirilmiştir.

CHP seçmeni, ne yazık ki şu ana kadar parti üzerinde oynanan oyunları ve küresel sermaye ile birlikte partiye el koyan TÜSİAD’ın ve CIA’nın bir kolu olan FETÖ’nün partideki egemenliğini fark edememiştir.

Bu nedenle de CHP seçmeni partide kötü giden işlerin nedenini “yönetim beceriksizliği” olarak görmektedir.

Oysaki partinin ideolojik yapısında bir kayma ve yabancılaşma yaşanmaktadır.

Seçmen bu ideolojik değişmeyi fark etmediği sürece Atatürk ilkelerine yabancı, emperyalizmin kollarıyla ilişkide olan kişiler partiyi yönetmeye devam edecektir.

Yaşanan sorunlar CHP seçmenine hep bir yönetici beceriksizliği olarak gösterilecek, biri yıprandığında diğer adamlarını seçmenin önüne ümit olarak çıkartacaklardır. Unutulmamalıdır ki; bir lider adayı “Ben Kemalist’im, altı oku benimsiyorum ve cumhuriyetin kuruluş ayarlarına dönmek istiyorum” ifadelerini açıkça belirtmedikçe bu adayı Atatürkçü olarak kabul edilerek coşkusuna kapılmak bizleri daha büyük hayal kırıklıklarına sürükleyecektir.

Üzerlerinde hep aynı oyunun sergilendiği ana muhalefet partisi ve diğer muhalefet parti seçmenlerinin bu fark ediş süreci uzadıkça, AKP iktidarı devam edecektir. Çünkü gerçek muhalefet yapmayan CHP ve MHP’nin oyları ya sandığa hiç gitmemekte ya da sağa sola savrulmaktadır. Özellikle CHP’ye oy verecek seçmen, ülkenin kötü gidişatına “hayır” diyen ve gerçek muhalefet yapan bir parti arzulamaktadır.

Tekraren söylüyoruz ki; “hele şu iktidardan kurtulalım, sonra da partiyi düzeltiriz” düşüncesi doğru değildir.

Parti düzeltilmeden ne iktidar sahibi olunabilecek, ne de bu iktidardan kurtulmak söz konusu olabilecektir.

Öyleyse küresel sermayenin TÜSİAD, FETÖ ve CİA ile beraber partiye yaptığı ideolojik saldırıya partinin kuruluştaki ideolojisiyle cevap vermek gerekmektedir.

Partideki tüm tartışmalar bir kenara bırakılarak bu konuya önem verilmeli ve seçmenin Y-CHP yönetiminden partinin öz ideolojisini geri istemesi sağlanmalıdır.

Cumhuriyetin kuruluş ilkeleri savunulmadığı takdirde ülke bölünmeye ve tek adam diktatörlüğünün iyice yerleşik bir hal almasına doğru sürüklenmektedir.

Şu unutulmamalıdır ki, ana muhalefet partisi, seçmeninin ve üyelerinin kontrolünden çıkartılıp tamamen işlevsiz hale getirilir de ilkesiz ve sadece içi boş bir Altı Ok ambleminden oluşan bir kurum haline dönüştürülürse, parti tabanı da durumu değerlendirip, kendisine cumhuriyet ilkelerini benimseyen yeni bir parti de oluşturabilecektir.

Bu tespitimize MHP tabanı da dâhildir. 

Ancak öncelikli amaç her iki partinin de yeniden cumhuriyetçilerin eline teslim edilmesidir.

ANA MUHALEFET PARTİSİNİN CUMHURİYETİN KURULDUĞU DÖNEMDEKİ “MERKEZ PARTİ” KİMLİĞİNE YENİDEN DÖNDÜRÜLMESİ ZORUNLUDUR.

Bu düşünceler doğrultusunda: aydın yurttaşlarımızı ve Atatürk’ün cumhuriyetini emanet ettiği sorumlu gençlerimizi oluşturduğumuz platformla birlikte çalışmaya ve seçmenin bilgilendirilerek yeniden partiye kazandırılması başarısında pay sahibi olmaya davet ediyoruz.[3]


1 Yhe Fabian Milner Conspiracy, Loan Ratiu, Free Europe Books-Richmond, Surrey – UK-2015: Adı geçen kitapta Sosyalist Fabian Teşkilatını kuran süper zenginlerin isimleriyle nasıl kurulduğu anlatılmaktadır.

2 The Milner-Fabian Conspiracy against humanity, LOAN RATIU, Publisher: Free Europe Books; 1st edition (September 2012)

3 Konu ile ilgili OXFAM adlı uluslararası örgütün yayınladığı basın bültenine bu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.oxfam.org/en/pressroom/pressreleases/2017-01-16/just-8-men-own-same-wealth-half-world

4 CHP, Sosyal Demokrasi ve Sol, sf.244, Yunus Emre, İletişim Yay. 1. Baskı, 2013

5  CHP’nin ideolojik dönüşümü, Kemalizm’den Sosyal Demokrasiye, Atakan Hatipoğlu, Kaynak Yay. 2.basım, Aralık 2012 sf:270

6 Modern nedir? Modern insan kimdir?

Modern sözcüğü Latince “modernus” biçimiyle ilk defa 5. yüzyılda resmen Hıristiyan olan o dönemi Romalı ve pagan geçmişten ayırmak için kullanılmış. [1] Latince kırda yaşayan insanı ifade eden “paganus” sözcüğü ise, bağımlılık ilişkilerine ön gelen bir kültürü ifade etmesi dolayısıyla başlangıçta kentlerde tutunan Hıristiyanlığa karşıt bir konumu ifade ediyor. Paganlık bir din değil, büyüsel, çok inançlı bir sistemdir ve bu biçimiyle göreli soyut bir tanrıyı öngören Hıristiyanlıktan ayrılır. Dolayısıyla çok inançlılık, büyüsellik başlı başına kan bağına dayalı boy(kabile) topluluklarına aittir. Öyleyse modernus yani modern sözcüğü, kan bağına dayalı çok inançlı toplulukların gelişmeyi önleyen ilişkilerinin bir dirlik ve düzenlik sistemiyle(devlet) aşılmasını tanımlıyor. Aşmak, aynı zamanda; yeniden oluşturmak, kurmak, her alanda köklü bir dönüşümün gerçekleştirilmesiyle üretici güçlere soluk aldırmak anlamını taşıyor. Açıkçası üretici güçlere soluk aldırarak, onların önünü açarak üretimi artırmak… Üretici güçleri geliştirmek… Biz ‘modern’i tarihte izlediğimizde de onu oluşturanların, kurucuların bu gelişmeyle övünç duyduklarını görüyoruz. Ününü daha çok kanunlarından sağlasa da, modernliğe yönelen ilk adımları atanlardan MÖ.1700’lerde devlet kuran Hammurabi, çivi yazılı mektuplarında şöyle belirtiyor: Sümer ve Akad bölgelerinin dağınık insanlarını topladım. Birlik ve düzeni getirdim, otlak ve sulama imkânları sağlayarak halkı refaha ve bolluğa kavuşturdum. Bölgede barış içinde yaşanan bir ortam yarattım.[2] İşte aynen böyle… (Devamı sonraki sayfada) Görüldüğü gibi modern, halkı refaha ve bolluğa, bütünlüğe ve barışa ulaştırıyor. Üretimi düzenliyor, üretici güçlere soluk aldırıyor. Bolluk ve refahı getiriyor.Büyük Hun hükümdarı Mao Tun(Mete) Hammurabi’den geri mi kalır? O da Çin imparatoruna yazdığı mektuplarında eli silah tutan Orta Asyalıların sulh ve sükunet içinde olduklarını ve bunun kendisi için kâfi bir saadet olduğunu belirtiyor.[3] Yani kabileler arasındaki yağma savaşlarına son verilmiş ve töre(yasa) işin içine girmiş. Devletin tohumu toprağa düşmüş. Demek ki modernlik yukarıdaki üç örnek için de belirtilebileceği gibi kabileden devlete sıçrayışla birlikte ortaya çıkıyor. Yani devletin demir … …pençeli eliyle tanrı gibi tanrıdan olmuş Türk Bilge Kağan’ımız ise şöyle diyor: “İnsanoğullarının üzerinde (de) atalarım dedelerim Bumin Hakan, İstemi Hakan (hükümdar olarak) tahta oturmuş. Tahta oturarak, Türk halkının devletini (ve) yasalarını yönetivermiş (ve) düzenleyivermişler.” Modern insan, gerektiğinde bedel ödeyecek cesarette olmalıdır. Mustafa Kemal de böyle düşünmüş olacak ki bağımsızlık için ölümü göze alarak Osmanlı hükümetine, Osmanlı padişahına ve Müslümanların halifesine isyan etmek ve bütün milleti ve orduyu isyan ettirmek lazım geldiğini belirtmiştir. İşte modern insan budur. Bekleyen değil bilinçle oluşturan… http://kadikoylufikret.blogspot.com.tr/2010/02/modern-nedir-modern-insan-kimdir_6658.html

7 https://tr.wikipedia.org/wiki/Cumhuriyet_Halk_Partisi

[3] Platformumuz bu belgeyi hazırlarken Prof. Dr. Anıl Çeçen, Dr. Hasan İleri ve Araştırmacı Yazar Faik Kurtulan’ın eserlerinden istifade etmiştir




118 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Reklamı Gizle