Hoşgeldiniz  

ŞEHİR DEVLETLERİ PROJESİ VE ULUS DEVLETLERİN SONU

Faik Kurtulan | 15 Haziran 2021 | Köşe Yazıları, Tüm Manşetler


Faik Kurtulan
faikce@yahoo.co.uk

Küresel sermayenin 1990’larda hızlanan hatta daha da eski yıllardan beri talep ettiği küreselleşme olgusu ulus devletlerin yönetme yetkilerinin yavaş yavaş Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, İMF, Avrupa Birliği ve NATO gibi uluslar üstü kuruluşlara devredilmesini buyuruyordu.

Saydığımız uluslar üstü kuruluşlar, yine bu dev sermaye şirketleri ve bankerler tarafından kurulmuştu.

Bu yönetim devri sonunda onların küreselleşme dediği ve sermayenin dünyayı tek merkezden idare ettiği bir düzen gelmesi sağlanacaktı.

Fakat işler yolunda gitmedi, Dünya halkları durumu büyük oranda sezdiler ve küresel sermaye görüntüde küreselleşmeden vazgeçti.

Fakat aslında hiç vazgeçmedi ve bu kez taktik değiştirerek aynı küreselleşme oyununu bir başka yöntemle yine önümüze koydu.

Artık ulus devletlerden yetkilerini ulus üstü kuruluşlara değil, bu kez de alt birimlere, yani yerel yönetimlere devretmesi talep edilmeye başlandı.

Bu kez de önümüze konulan şey; yerinden yönetim, eşit yurttaşlık ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı gibi yaptırımlar konmaya başlandı.

Şimdi artık ülke yönetimlerinin ele geçirilmesinin yanı sıra muhalefet parti yönetimleri de ele geçiriliyor, partilerin programlarına bu üç madde yerleştiriliyor ve süreç sinsi bir şekilde devam ettiriliyordu.

Hatırlanacak olursa 2001 yılında kurulan AKP şehir devletleri projesini üstlendiği için küresel sermaye tarafından desteklenmiş ve iktidara getirilmişti.

Bununla yetinilmedi.

2015 yılından itibaren ana muhalefet partisinin programına da tıpkı AKP programına benzer bir şekilde Yerinden Yönetim, Eşit Yurttaşlık ve Avrupa Birliği’nin dayattığı Yerel Yönetimler Özerklik Şartı kondu.

2001 öncesi görev başında bulunan Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz hükümetinin çıkarttığı “İkiz Yasalar” da ihanetin en üst seviyede belirginleştiği bir süreç oldu.

Bu süreç de 1960 ihtilalinde kabul edilen ve anayasaya eyaletleşmenin yerleştirildiği sürecin devamı oluyordu.

1960 Anayasası’ndan 6 Ok’un dört(4)ü kaldırılmış ve yerine sadece “sosyal devlet” denilen emperyal aldatmaca sistemi konulmuştu.[1]

1980’lerde federasyon önerisi adı altında aynı konu Turgut Özal tarafından da dile getirilecekti.

Ancak ilk önemli somut adım 2000 yılında ANASOL-M hükümeti tarafından atılmış ve “İkiz Yasalar” kabul edilerek meclise götürülmüştü.

Bilindiği üzere İkiz Yasalar da Türkiye’nin eyaletleşmesini mümkün hale getiriyordu.

ANASOL-M ve İkiz Yasaların mecliste oylanması

2003 yılından itibaren iktidara gelen AKP, öncelikle “İkiz Yasalar” teklifini meclisten geçirdi ve şehir devletleri projesini devreye sokabilmek için Büyük şehirler ve belediyelerle ilgili yasaların neredeyse tümünü değiştirerek sonunda şehir devletlerini yürürlüğe sokabilecek yetkileri alarak cumhurbaşkanlığı sistemini getirdi.

Artık belediyeler daha özerk olmaya ve dünya şehir devletleri merkezi örgütü olarak kabul edilen ve UCLG (Birleştirilmiş Şehirler ve Yerel Yönetimler) adlı küresel sermaye merkezi örgütünde rol alabileceklerdi.

Geldiğimiz noktada ülkemizdeki tüm partilerin belediyeleri artık bu örgütün toplantılarına katılıyor ve o toplantılarda alınan kararları kendi merkezi hükümetlerine pek de sormadan uygulamaya sokuyorlar.

Çünkü onlar yarının şehir devletlerinin yöneticileri olduklarını düşünmeye çoktan başladılar bile.

Öyleyse halka pek anlatmadıkları bu şehir devletleri fikrini sermayenin aklına düşüren tarihi sebeplere bir göz atalım.

TARİHTE HANGİ DÖNEM ÖRNEK ALINIYOR?

Henri Pirenne (1862–1935)’ye göre Geç Ortaçağ döneminde (11. Yüzyıl’dan 15. Yüzyıl’a kadar) Avrupa önemli değişiklikler yaşadı.

İstilalar yavaşladı, savaşlar azaldı.

Daha huzurlu bu dönemle birlikte nüfus büyüklüğü arttı ve bir tüccar sınıfı ortaya çıktı.

Erken tüccarlar temelde vagabond (aylak, ipsiz-sapsız, berdüş) serserilerdi.

Henri Pirenne, profesyonel tüccar bir sınıfın ortaya çıkmasını; köylüler ve hizmetçilere değil, topraktan kopan bireylerin giderek daha önemli bir sayıya ulaşmasına ve giderek özgürleşerek serseriler gibi yaşamaları ile ilişkilendirmiştir.

Herkesin lorda bağımlı olduğu zamanlarda, kimseye hesap vermeden her yerde dolaşan öncü tüccarlar kendilerini doğdukları topraktan kopararak özgürleşmişlerdir.

Mükemmel konumlandırılan kaleler, tüccarları çekmek için dikilmiştir.

Tüccarların gelmesiyle eski burgh’lar (kasabalar) genişlemiştir.[2]

Ortaçağda Alman tüccarların başını çektiği Avrupa’da ticaretle öne çıkan Alman şehirleri, Köln önderliğinde bugünkü Benelüx ülkelerinin bir bölümü ile Londra’yı da kapsayan ticari şehir birlikleri oluşturmuşlardır.

Hansa ya da Hanse denilen ve bir çeşit lonca olarak kabul edilen bu birlikler diğer ülke ve kasabalardan bir takım ayrıcalıklar elde etmişler, hatta sonraları İpek Yolu’na da hâkim olarak dünya ekonomisine yön vermişlerdir.

İpek Yolu üzerinde mal taşımacılığını (lojistik) üstlenen İtalyan Medici Ailesi aynı zamanda Rönesans döneminin şehir değerlerinin oluşturulmasında önemli bir rol sahibi olmuşlardır.

Medici Ailesi, dünyanın en zengin sülalesi olarak kabul edilen Rothschild Ailesi’nin de kendileriyle iyi ilişkiler geliştirmesi neticesinde bugünkü servetlerine ulaştıkları iddia edilmektedir.

Bugün ticari ürünlerin İpek Yolu’nda taşınması yine en stratejik ayrıcalık olmaya devam etmektedir.

Ortaçağ şehir devletlerinin günümüzde yeniden gündeme gelmesinin nedeni dünya ticaretine hâkim olma ve böyle bir gücün getirdiği avantajla da dünyanın idaresini ele geçirme isteği yatmaktadır.

Bir ara ülkemizde de adı çok geçen ve ülkenin içinde bulunduğu ekonomik krizin atlatılabilmesi için damat bakana kredi sağlayacağı iddiaları dolaşınca hükümetin birlikte çalışmaktan vaz geçtiği Rothshild firması Mc. Kinsey[3] yayınladığı bir makalede artık egemenliğin büyük ulus-devletlerde olmayacağını, egemenliğin ulus-devletlerce yönetilemeyen mega şehirlerde olacağını belirtiyor.

Mc. Kinsey’e göre dünya ekonomisinin üçte ikisini 40 mega şehir bölgesi oluşturmakta ve gelecek 20 yıl içerisinde de büyüme adına bu şehirlere 53 Trilyon dolar yatırım akıtılacak.

Mc Kinsey’ in makalesine göre gelecekte dünyanın yönetimini üstlenmek üzere her konuda ağırlık sahibi olmakta olan üç grup şehir var.

1 – Global Merkezler

Global merkezler aynı zamanda küresel başkentlerdir.

Dünya ekonomisi ve para akışının en üst noktasındadırlar.

Bunlar herkesçe bilinen New York, Londra, Hong Kong ve Tokyo gibi şehirlerdir.

2 – Mega Şehirler:

Bu şehirler kalabalık bir nüfusa sahip ve global aktör olan şehirlerdir.

Dünya olaylarının yönlendirilmesinde etki sahibidirler.

Etraflarındaki şehirlerin teşkil ettiği bölgelerin de çekim alanıdırlar.

Bunlara örnek olarak; Mumbai, Jakarta, Sao Paulo, İstanbul, Lagos ve Kahire gösterilebilir.

3 – Pasaj (Geçiş) Şehirler:

Şehirleşmenin hızla geliştiği dünyada önemli bir katmanı oluşturan ve bölgesel olarak bir araya gelen ve sınır pazarlara ulaşma imkânı sağlayan şehirlerdir.

Bu şehirler yeni hayat tarzlarının deneyimlendiği, yeni iş sektörlerinin kurulduğu şehirler olarak gelişmektedirler.

Kendi aralarında finans turizm ve diğer alanlarda ticari alış verişlerde bulunmaktadırlar. 

Bunlara da örnek olarak da; Cape Town, Dubai, Tripoli, Almata ve Kuala Lumpur gösterilebilir.

Zengin global merkezler ve nispeten daha küçük pasaj şehirler kendi coğrafyalarının yaratıcı yeteneklerini bir plan dahiline sokarak kendilerini özel amaçlı şehirler haline getirmektedirler.

Örneğin Singapur gibi çok değerli bir şehir-ülke kendisini Fusionopolis (Yüksek Teknoloji Endüstriyel Gelişim Bölgeleri’) ve Biopolisler (Singapur hükümeti tarafından kurulan Biyomedikal Bilimler için 2003’te oluşturulmaya başlanmış Uluslararası Araştırma Ve Geliştirme Merkezi“) konusunda uzmanlaştırmıştır.

Kendine özgü özellikleriyle ve iddialı oldukları alanlarla öne çıkma sadece Singapur’la sınırlı değil.

Dünyanın en kalabalık ülkesi Çin’in en önemli sorunlarından biri haline gelen büyük şehirlerinin geleceği meselesi büyük önem kazanmış durumda.

Dahası Şangay’da yapılan “World Expo In Shanghai” fuarı “Daha iyi şehir, daha iyi hayat” temasıyla düzenlendi.

Ülke pavyonları şehir yaşamı ve şehir planlaması ile ilgili önerilerini sunarken Vancouver, Hamburg ve Londra gibi global-şehirler de kendi ülke pavyonlarının yanı sıra kendi pavyonlarını açtılar.

Buna ilave olarak Cisco, Coca-cola, General Motors gibi global şirketler de şehir yaşamına yaptıkları katkıları anlatan pavyonlar açmışlardı.

Tema global şirketlerin şehir yönetimleriyle ortak uygulama yaptıkları örnek şehir alanlarını ve bu şirketlerin şehir yönetimindeki ağırlığını anlatıyordu.

Tıpkı bin sene önceleri Avrupa’da şehir devletlerin kendi ticari güçleriyle öne çıkmaları gibi. [4]

Tüm bu gelişmelerden artık ulus-devletleri aşan dünya sorunlarının ortaya çıktığını, bu sorunların ulus-devlet vatandaşlarının da etkilendiklerini, küresel sermayeninse tam da bu sorunsalın yaşandığı süreçte inisiyatifi ele alıp Orta Çağ’da sürdükleri egemenliği yeniden ele geçirmeye çalıştığını ve bunun için de çağımızın en son akımlarından birini tıpkı 19.cu yüzyılda da olduğu gibi kullandığını görmekteyiz. 


ÖZGÜRLÜKÇÜ BELEDİYECİLİK ULUS DEVLET KARŞITLIĞI VE ANARŞİZM

Bundan önceki bölümlerde Şehir Devletleri Projesi’nin AKP’nin kuruluş felsefesini oluşturduğunu ve Genel Başkanının bu projede Eş Başkanlık görevini üstlendiğini belirtmiştik.

AKP’nin bu projedeki görevinin halen devam ettiğini dikkatlerden kaçırmadan 2010 yılından itibaren meclise giren tüm partilerin de bu projeye ikna edildiklerini ve projede yer kapma savaşına giriştiklerini görmekteyiz.

İşte tehlike de sığınacak bir partinin kalmamasından kaynaklanmaktadır.

Öncelikle anarşinin ne olduğu konusuna değinmek gerekiyor.

Konu ettiğimiz anarşi, sokağa çıkan gençliğin tedhiş ve yağmalama yapması anlamında kullanılmamaktadır.

Bir 19’cu yüzyıl felsefesi olarak anarşi; bireylerin ve toplumun genelinin üstten gelen bir otorite tarafından idare edilmemesi, kararlarını özgürce verebilmesi anlamını taşımaktadır.

Bu demektir ki; bu çalışmada “özgürlük” ifadesi de “otorite istememek ya da otoriteye karşı olmak” anlamında geçecektir.

Şehir Devletleri Projesi’ni anlamak isteyenlere projeye fikir babalığı yapan Murrey Bookchin’in kitaplarını öneririz.

Önce Marksist, sonra Troçkist, daha sonra da kendisinin “Komünalizm” ismini verdiği ve Anarşizmle Komünizmi uzlaştırdığını iddia ettiği yeni bir düşünceyi ortaya atmış.

Kuramın doğaya ve insanlığa dair pozitif söylemleri olsa da 19’cu yüz yıla ait tartışmaların yeniden ortaya atıldığını görmek zor değil.

Bir de 19’cu yüz yılda kullanılan doğru söylemler içerisinde gizil tutulan çağdaş ancak tuzak ifade ve yaklaşımların yeniden ama bu kez bir başka şekilde kullanılıyor olması söz konusu.

Anarşizm bir düşünce sistemi olarak tepeden aşağı bir hiyerarşi ve tepede halka tahakküm eden bir yapı olan devlet kurumu istemiyor.

Murrey Bookchin söyleminde Kapitalizm, devlet denilen tahakkümcü yapı sayesinde ayakta duran bir sömürü sistemi.  

Murrey Bookchin yazdığı “Yirmi birinci Yüzyıl İçin Bir Politika”, “Konfederalizmin Anlamı” ve “Liberter (özgürlükçü) Belediyecilik’’ ve “Doğrudan Demokrasiye İlişkin Bir Politika” başlıklı üç denemeyle Liberter Belediyeciliğin farklı yönlerini ayrıntılarıyla betimliyor.

Bunlardan ilki; konfederasyon çatısı altında birleşmiş meclislerin, halkın ekonomi üzerinde denetim kurmasını, onu (ekonomiyi) ayrı bir toplumsal alan olmaktan çıkartıp, kâra değil, beşeri ihtiyaçlara yöneltmesini nasıl sağlayacağı üzerine,

Konfederalizm’in Anlamı” adlı denemesinde; bu temaları daha da geliştiriyor.

Konfederal doğrudan demokrasi kavramına yöneltilen spesifik itirazlara değiniyor…”

Liberter (özgürlükçü) Belediyecilik Doğrudan Demokrasiye İlişkin Bir Politika” başlıklı denemesinde ise; partilere –sosyal demokrat, sosyalist ve yeşiller– uzayan tarihsel gelişim çizgisinin izini sürüyor.

Bu hareketlerin başarısız kaldıklarını, aksine dünyanın onları değiştirdiğini vurguluyor.”

Birinci denemede Bookchin’e göre; “milliyetçiliği insanlığın toplumsal evriminin o geniş tarihsel bağlamı içerisine oturtuyor: burada hedef milliyetçiliği aşmak ve onun yerine kültürel farklılıkların beşeri birliğin güçlenmesine hizmet ettiği Liberter ve Kozmopolit bir tamamlayıcılık etiğini geçirmektir.”

Murrey Bookchin’in devlet otoritesi dışına çıkartılmış, mahalleden başlayan ve belediye meclisleriyle devam eden konfederal anlayışı çoğulcu bir kozmopolit demokrasiyi öngörüyor.

Çevresel olarak ele alındığında bu sistem, hem insanı ihtiyacından fazla tüketmeye, dolayısıyla doğayı kirletmeye ve paylaşım adaletsizliğine yol açmaktadır.

Murrey Bookchin, ekolojik sorunların hemen hepsinin kökleşmiş toplumsal (tahakkümcülüğe dayalı) çatışmadan kaynaklandığı görüşündedir ve bunu “Toplumsal Ekoloji” olarak adlandırmaktadır.

“Yaşadığımız ciddi ekolojik altüst oluşların temelinde ekonomik, etnik, kültürel, toplumsal cinsiyete dayalı ve benzeri çatışmalar yatmaktadır. (…)

Son yirmi yıldır yaşanan büyük petrol sızıntıları, tropikal ormanların ve ılıman iklim kuşağındaki muhteşem asırlık ağaçların tahrip edilmesi ve insanların yaşadıkları mekanları sular altında bırakan devasa hidroelektrik santral projeleri bize gezegenimizin ekolojik geleceğinin belirleneceği gerçek savaş alanının açıkça toplumsal –özellikle de şirketlerin gücü ile bir bütün olarak insanlığın uzun vadeli çıkarları arasında olduğunu hatırlatmaktadır”

Her şeyin suçlusu ve tüm bu harabiyete sebep olan hükmedici devlet mekanizmasının ortadan kaldırılabilmesi ve doğrudan demokrasiye geçilebilmesi için de işe belediyelerden başlamak gerekmektedir.

Belediyeler halk meclislerini kuracak ve çevre sorunlarına önem vereceklerdir.

Öncelikle devlet yaptırımlarından özgür bir belediyecilik ve belediye ile birlikte çalışan halk meclislerinin oluşturulması, ulus devletin iştigal alanı olan siyasi konuların daha küçük ölçekte de olsa halk meclislerinde karara bağlanarak bir şehir siyaseti ve anayasası oluşturulması istenmektedir.

Bunun adı “Doğrudan Demokrasi” olarak ifade edilmektedir.

Yani demokrasi kelimesinin anlamı devleti ortadan kaldırma, saf dışı bırakma manası taşımaktadır.

Bu durum desantralizasyon (Âdem-i Merkeziyetçilik) olarak ifade edilmektedir.

Ütopya bu ya, önce mikro milliyetlere bölünmüş dünyanın giderek milletsiz ve kimliksiz hale getirilmiş şehirlerinin halk meclisleriyle bir konfederasyon oluşturulacak ve dünya siyasetinin karşılaştığı sorunlar bu konfederasyon (en üst meclis) çatısı altında çözüme kavuşturulacaktır.

Tabii ki yine tekrar edelim; bu oluşum devletler gereksiz hale getirilerek ortadan kaldırıldığı takdirde yürürlüğe girebilecek olarak düşünülmektedir.

Bir dünya konfederasyonu çatısı altında da insanlar milli kimlikleri olmadan yani dünya vatandaşı kimlikleriyle nüfus idarelerinde kodlanacaklardır.

Dünya çapında birbirine gevşek bağlarla bağlanmış bir halk meclisleri konfederasyonu, gücün desantralizasyonu, halk üzerinde uygulanan her çeşit baskı gücünün ortadan kaldırılması ve kâra dayanmayan insan merkezli üretim (yani kapitalizmin yok edilmesi) dünyayı adaletli bir yaşama kavuşturacak denmektedir.

Hemen belirtelim ki 19’cu yüzyılda da dünya toplumunun bir bölümüne oldukça sempatik gelen bu ütopya tıpkı o dönemde olduğu gibi şimdi de sermaye tarafından kullanılmaya başlamıştır.

Bu anlayışı savunan Green Peace gibi sözde çevreci örgütler Rothshildler tarafından kurulup örgütlenmiş ve çevre sorunları sahiplenilmiş bir durumdadır.

Yine dünyada yapılan iklim konferansları ve bu konferanslardan ulus devletlerin çekilmesi, konuya dünyanın önde gelen şehirlerinin sahiplenmesi de perde arkasında yaşanan ulus-devlet, şehir devletleri çekişmesinin birer örneğini oluşturmaktadır.

Murrey Bookchin’in kitap ve görüşlerinden bu denli ayrıntılı bahsetmemizin nedeniyse yazarın sağlığında Abdullah Öcalan’la da yazışma yoluyla temas kurması ve 2006 yılında vefat edince Apo ve PKK yandaşlarının topluca bu sistemi uygulamak için yemin etmeleridir.

Bugün HDP programı aynı görüşleri ihtiva etmekte ve sanki Murrey Bookchin’in kitapları aynen parti programına konulmuştur.

Murrey Bookchin’in görüşlerinin küresel sermaye tarafından da benimsendiği ve yönlendirildiğini söylemiştik.

Çağın düşünürüne adeta geçtiğimiz çağın Marks’ı muamelesi yapılmaktadır.

Geçtiğimiz çağın eski tüfek Marksist ve Anarşistleri bu aşamada düşüncelerini dünyaya dayatmak için şiddete dayalı gösteri ve grevler yapmadıkları için kendilerini küresel sermayeye de beğendirmiş ve kabul görmüşlerdir.

Dünya kodamanları da Murrey Bookchin ideolojisinin içine virüs niteliğinde bazı ifadeler sokmuş ve ideoloji insanlık için şeytani bir tuzağa dönüştürmüştür.

Bu ifadelerden en kulağa hoş gelen ve şık olanları “Yönetişim”, “Kozmopolitan Demokrasi”, “Eşit Yurttaşlık(ya da vatandaşlık)” ve “Çoğulculuk” kelimeleridir.

Yönetişim ifadesini ele alırsak; 1990’lı yıllarda ortaya atılan ve henüz çok yeni olan bu kavramın oturmuş ve herkesçe kabul edilen bir tanımı yoktur.

Ancak genel olarak bu ifadeden çok aktörlü ve etkileşimli ilişkiler ve birlikte yönetme anlayışı ortaya çıkmıştır.

Aktörler genelde üç kesimden oluşmaktadır.

Bunlar kamu sektörü, özel sektör ve sivil toplum örgütleridir.

Ekonomik ve sosyal sorunların çözümünde aktörlerin sınırlarının ve sorumluluklarının belirsizliği söz konusudur.

Bu yönetim sisteminde kolektif faaliyetlere katılan aktörler ve kurumlar arasında güç bağımlılığı söz konusudur.

Burada “güç bağımlılığı” ifadesi kilit önem taşımaktadır.

Altyapı eksiklerini tamamlayamamış şehirlerde özel sektörün önemi ve şehre katacağı finansal güç çok büyük önem taşımaktadır.

STK olarak katılım sağlayan kurumlar arasında üniversite gibi kuruluşların temsilcileri özel sektöre ar-ge sağlayan aktör niteliğinde görüleceğinden özel sektörün gücüne ilave güç olarak değerlendirilmelidir.

Yönetişim ifadesinin diğer anlamları da incelendiğinde içinde özel sektörün yani kapital ve finansmanın bulunmadığı bir tanım görülmemektedir.

Bu şu demektir; bir belediyeyi tayin etmek için halk hangi partiye oy verirse versin o yerel birimin yönetimindeki ağırlık daima özel sektöre ait olacak, başka ifadeyle özel sektör seçimsiz, zahmetsiz iktidarın büyük ortağı olacaktır.

Günümüzde artık en ücra yörelerde dahi özel sektör dünya sermaye hareketlerine bağımlıdır ve çoğunlukta da distribütörü olarak faaliyet göstermektedir.

Kozmopolitan Demokrasi, “Eşit Yurttaşlık” ve Çoğulculuk ifadeleri birbirine yaklaşık eşdeğer anlamlar ifade etmektedir.

Neo liberal çevrelerde bunlara ilave olarak kültürel çoğulculuk tarzında benzer başka ifadeler de kullanılmaktadır.

Bu şık ve cafcaflı ifadeler de kulağa hoş gelen gösterişli tuzak ifadelerdir.

Sosyal hayatın içinde farklı fikir, inanış ve algılara sahip bireylerin ve sosyal grupların bulunduğunu ve bütün bu farklı grupların meşru olduğunu iddia eden anlayışa çoğulculuk anlayışı adı verilir.

Bu tanım farklı kültürler için yapıldığında ise karşımıza Kozmopolitan Demokrasi çıkar.

Yani başka bir ifadeyle; kozmopolitan bir toplum demek içinde kendine özgü düşünce, inanç ve politik görüşten grupları barındıran bir toplumdan bahsedilmektedir.

Tanım gereği bu toplum içinde demokrasi olması demek de farklı dini ve etnik grupların oransal olarak halk meclisinde temsil edilmeleri anlamında kullanılmaktadır.

Kararlar mecliste alınır ve meclis üzerinde bir devlet otoritesi bulunmaz.

Neo-liberal anarşistler bunu doğrudan demokrasi olarak da tanımlamaktadırlar.

Böyle bir toplumda her dini veya etnik topluluğun kendi hukukuyla kendini idare etmesi ve kozmopolitan mecliste sahip olduğu orana göre kendisini temsil etmesi söz konusudur.

Yine belirtelim ki; bir halk meclisini hangi tür cemaatlerin temsilcileriyle kurarsanız kurun o meclisin en önemli ve güçlü aktörü daima sermaye olmaktadır.

Ancak sermaye bir halk grubu değildir ve seçimle yönetime getirilmez.

Böyle oluşturulan bir halk meclisinin temsilcileri de mecliste yalnızca kendi içine kapanmış olan cemaatinin sorunlarını dile getirecek ve yüksek ihtimalle farklı dünyaların temsilcileri karar almakta çoğu kez zorlanacaklardır.

Hatta birbirlerini anlamak için ortak bir dilleri dahi kalmayabilecektir.

Bu da grupların giderek birbirine yabancılaşması hatta düşman haline girmesi anlamı taşıyabilecektir.

Sonuç olarak bir yerde çoğulculuk ya da kozmopolitan demokrasiden bahsediliyorsa nihai hedef olarak o demokrasi bir devlet otoritesi tarafından idare edilmeyip konfederasyon veya çok kademeli halk meclisleri yürütülüyor anlamı çıkmaktadır.

Bu sistem “eşit yurttaşlık” ifadesiyle de parti program ve bildirgelerinde boy göstermektedir.

Ülkemiz özelinde bu ifadelerin parti program ve seçim bildirgelerinde kullanılması demek Mustafa Kemal Atatürk’ün ve milletimizin binlerce şehit vererek kurduğu ulus devletin ortadan kaldırılmasını utangaçça halka taahhüt etmek anlamı taşımaktadır.

Yoksa birey veya yurttaş eşitliği anayasamızın 10’uncu maddesinde zaten mevcuttur.

Eşit yurttaşlık ifadesi artık siyaset dilinde yurttaşların yahut bireyin değil, etnik ve dini toplulukların eşitliği olarak anlaşılmakta ve kullanılmaktadır.

Aslında eşit yurttaşlık ve çoğulculuk ifadeleri devleti ortadan kaldıracak bir noktaya vardırılmasa belli bir çizgiye kadar demokrasiye katkıda bulunabilecek uygulamalar olabilir ancak bu uygulamalar devlet otoritesini yıkmaya çalışan güçler tarafından topluma zerk ediliyorsa o zaman bu uygulamaların amacının ve nihai hedefinin de sorgulanması gerekmektedir.

Bu uygulamalara çoğunlukçu cumhuriyet anlayışıyla da gri bir alan yaratılabilir.

Cumhuriyet otoritesinin ayakta tutulabilmesi açısından gri alan ve ortak kültür yaratma eğilimi, farklı kültürleri birbirine iyice yabancılaştırarak çatışmasını engelleyebilir.

HDP PROGRAMI NE DİYOR?

Bahsi geçen zihniyete mecliste grubu bulunan tüm partilerin yukarıda bahsettiğimiz tuzak ifadeleri program ve bildirgelerine az çok koymuş olsalar da zihniyeti apaçık yansıtan program HDP programıdır.

HDP programı incelendiğinde Murrey Bookchin’in kitaplarında ortaya koyduğu söylemin aynı şekilde programa yansıtılmış olduğu görünmektedir.

Bazı ifadeler şu şekildedir:

-“Partimiz, baskı ve şiddeti bir yönetim tarzı olarak benimseyen devletin bu alandaki yetkilerini sınırlayarak, düşünce, basın, ifade, örgütlenme ve eylem hakkı başta olmak üzere, temel hak ve özgürlüklerin önündeki engellerin ve baskıcı yasaların kaldırılması ve demokratik hakların sağlanması için mücadele eder…”

-“Siyasetin demokratikleştirilmesi ve topluma ait kılınması, halkların kendi kendini yönetmesiyle, güçlü, demokratik ve özerk yerel ve bölgesel yönetimlerle mümkündür…”

-“Partinin özerk yerel yönetim anlayışlarından biri olarak: Yerinde ve yerelde yönetim modelini geliştirerek yerel demokrasiyi güçlendirmek ve özerk meclislere dayalı idari yapının benimsenmesi için mücadele etmek;” gibi ilkeler sıralanmış,

Yerellik hakkı ile ilgili olarak: “Yerellerdeki dil, kültür, inanç ve ihtiyaç farklılıklarını gözeten çoğulcu yaklaşımlar geliştirmek ve farklı toplumsal grupların birbirleriyle ilişkilenmesini ve müzakeresini desteklemek;”

Toplumsal bir ihtiyaç olarak: “Türkiye’nin tamamını kapsayacak şekilde, sosyal, siyasal, kültürel, ekolojik, ekonomik ve coğrafi nitelikler göz önüne alınarak, bölgelerin ve bölge meclislerinin oluşturulması bugünün ihtiyacıdır.

Bölge meclisleri Türkiye’nin geneli için bir demokratik ve yerinden yönetim mekanizmasıdır.

Bölge meclisleri, aynı zamanda günümüz dünyasında, yerinden ve demokratik yönetim ölçeğinin kültürel, ekolojik, ekonomik ve toplumsal yapılara uygun bir düzenleme çalışması ve yerleşim kademelenmesindeki ölçeğin yarattığı bir ihtiyaçtır,” derken bir başka bölümde ise:” Partimiz, tüm kimlik ve kültür sorunlarının köklü çözümünün demokratik, çoğulcu, özgürlükçü ve eşitlikçi bir anayasayla mümkün olacağına inanır.

Farklı kimliklerin, dillerin, inançların ve kültürlerin hak eşitliğinin anayasal güvence altına alınması ve bu anlayış üzerinde şekillenen bir anayasal yurttaşlık tanımının yapılması; anadilinde eğitimin ve anadil hakkının kamusal alan da dâhil her alanda uygulanması; yerinden ve yerelden yönetime dayalı bir demokratik özerklik işleyişin gerçekleştirilmesi için mücadele eder”

Bu ifadeler özetlenirse; pasifleştirilmiş ve yok olmaya yüz tutmuş ve ileride gereksiz hale getirilecek bir devlet tasavvuru, bölgelerin çok kimlikli meclisler tarafından yönetilmesi ve sonunda da genel ve çok katmanlı bir halk meclislerinin oluşturduğu bir konfederasyon talepleri dile getirilmektedir.

İşte tam da buna “Kozmopolitam Demokrasi” ifadesi de kullanılabilmektedir.

Bu demokrasi türü Türkiye diye bir devlet hegemonyasını kabul etmemekte ve her bölgesi aynı tür halk meclisleriyle idare edilecek olan dünyanın konfederal yapısını tanımlamaktadır.

Böyle bir konfederal dünya örgütlenmesi içerisinde ulus devlet yoktur.

Ancak her kurulan federasyonun yönetiminde bizzat bulunmak kaydıyla sermaye yönetimlere ağırlığını koyacaktır.

Sonuçta “Kozmopolitan Demokrasi” yahut “Kozmopolitan Devlet” ifadelerinin içerisinde bildiğimiz anlamda bir devlet otoritesi bulunmamaktadır.

Türkiye özelinde ise bu talep Türkiye Cumhuriyeti’nin ortadan kaldırılması anlamını taşımaktadır.

BELEDİYECİLİKTE GELİNEN SON NOKTA

12 Şubat 2020 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanının açılış konuşmasını yaptığı panelde İstanbul için yeni bir planlama başlattıklarını ve bunun için de sivil toplum kuruluşları ve bilim adamlarının oluşturduğu İstanbul Planlama Ajansı’nı kurduklarını belirtmiştir.

Panele davet edilen üç profesörden ikisi Amerikalı Profesörler, üçüncüsü ise Prof. Dr. İlhan Tekeli konuşmuşlardır.

Konuşmalar dinlendiğinde her üç profesörün görüşlerinin de şehir planlamacılığının ötesine taştığını ve dünya idaresini ele alan siyasal anarşizm yaklaşımının temsilcileri olduğunu ayan beyan göstermiştir.

Zaten panelistlerden Richard Sennett ve Saksia Sassen internette araştırıldığında kendilerine, özellikle Richard Sennett’e “Anarşist Profesör” lakabının takıldığı da görülmektedir.

Burada ele alacağımız konuşma Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin konuşmadır.

Prof. Dr. İlhan Tekeli: ‘Dünya çapında bir demokrasi krizinin yaşandığını, bu demokrasi krizinin hem ulus devlet, hem de belediyeler seviyesinde baş gösterdiğini belirtiyor.

“Bunun sebebinin dünyanın yönetilemeyişinden kaynaklandığını, yönetilebilen bir dünyada Suriye diye bir sorun olamazdı.

Yönetilen bir dünyada Birleşmiş Milletlerin ulus devletlerin oyuncağı olamaz ve yine yönetilen bir dünyada çok uluslu şirketlerin yasal kontrolün dışında kalarak üretimlerini artırdıkları halde paylaşım adaletsizliğini daha da fazla ölçüde artırmaları ve refah dağıtım sistemi adaletsizliği yüzünden dünya devletleri borç tutsağı olmazlardı.

Görülüyor ki biz dünya olarak yönetilemiyoruz.”

Diye sürdürüyordu.

Bunun bir çaresinin bulunduğunu belirten Tekeli “Bir kozmopolitan dünya demokrasisi kurmak zorundayız” diye devam ediyordu.

Kozmopolitan Demokrasi altında sistemin çok kademeli yönetişim olarak gerçekleştirilmesi gerektiğini işte o zaman ulus devletler hem alta doğru hem de üste doğru elde ettikleri aşırı yetkiyi kaybederek yerine çekilmek durumunda kalacaktır.

Sonuçta Kozmopolitan Demokrasi, çok seviyeli yönetişim sağlayarak güç kullanma yetkisini dünyanın tepesine çıkartırsak barış da kurulur, iklim problemi de çözülür, dağıtım daha adil olur ve sürdürülebilir bir sistem kurulur.”  

Diye varılması gereken nihai hedefi vurguluyordu.

Aslında Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin güç kullanma yetkisini dünyanın tepesine çıkartmak istemesi küresel sermayenin kurmak istediği tek dünya devleti hayalinin yansımasıdır.

Konuşmasının içerisinde dünyanın yaşadığı krizlerin sorumlusu olarak ulus devleti suçlu gösterirken, çok katmanlı ve kozmopolitan bir demokratik idarenin (yönetişimin) ulus devletlerin yerini alması gerektiğini vurguluyor.

Yönetişim ifadesini yukarıda da açıkladığımız üzere sermayenin egemen olduğu halk meclisi olarak radikal bir tanımla ele alırsak tek elde toplanmış güçle dünyanın idare edilmesi demek dünya idaresinin Anarşizm, Komünizm ve Liberalizm görünümünde ve tam da Murrey Bookchin’in kitaplarında betimlediği gibi ancak son kertede sermayenin eline bırakmak anlamı çıkmaktadır.  

Hem Liberal Kapitalizm, hem Komünalizm bir arada nasıl olabilir diye sorarsanız meseleyi Komünist hayal ve taleplerin Liberal Kapitalizm ’in boyunduruğuna sokulması olarak tarif etmek pek de yanlış olmayacaktır.

İstanbul’un önümüzdeki dönem planlaması için kurulan İstanbul Planlama Ajansı’nı da şehri hangi zihniyetin programlayacağı ve İstanbul yönetimi olarak Ankara’daki ulus devletin yerinin ne olması gerektiği açıkça gözler önüne sergilenmektedir.

Anlaşılan o ki; CHP/HDP yakınlaşması sırf bir seçim ittifakından daha ileri bir anlam içermektedir.

Bir de Kemal Kılıçdaroğlu’nun anayasa değişikliği teklifi önerisinde “Türk” ifadesini kaldırarak yerine “Türkiye Vatandaşlığı” ifadesini koyma talebi de taşların iyice yerine oturmasını sağlamaktadır.

MİRAS

Devletlerin tarihi aynı zamanda gelecek nesillere bıraktıkları mirası da tayin etmektedir.

Örneğin 17.ci yüzyılda ABD’ye göç eden Hollandalılar yerleştikleri şehre New Amsterdam demişlerdi.

Bu şehir Avrupa Hollanda’sı tarafından Amsterdam’ın taşradaki uzantısı olarak değerlendiriliyordu.

1664 yılında New Amsterdam’ı ele geçiren İngilizler şehre bir İngiltere şehri olan York ismini koydular ve Şehir New York olarak anılmaya başlandı.

Bugüne kadar da hep Anglo Saksonların elinde kaldığı için de şehrin adı değiştirilmedi.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda adı “Konstantiniye” olarak anılan ve ecnebi tüccarların hâkimiyetinde bulunan İstanbul da bu ismini 1929’da Atatürk’ten almıştır.

Buna tüm Avrupa karşı çıkmışsa da Avrupa ile İstanbul arasında gönderilen postanın üzerinde İstanbul adı yazılmazsa postanın geri gönderileceği açıklanınca isim kabul görmüştür.

Gerçekte Osmanlı döneminde şehir saray, aydınlar ve ecnebiler arasında Konstantiniye yahut Konstantinopol olarak anılmış olsa da halk bu şehri İstanbul olarak anmıştır.

Bu şunun ifadesidir.

Tıpkı İngilizlerin şehre New York adını vererek kendi markalarını oluşturdukları gibi, İstanbul ismi de Türk Markası taşımaktadır ve bu şehir 1919 da işgal eden İngilizlerin elinden geri alınmıştır.

Şehre Türk markası koymak demek örfü, âdeti, toplumsal olguları açısından şehrin Türklere ait olması demektir.

Şehir 450 senedir Türk motifli bir tarih yaşamıştır.

Yani İstanbul binlerce vatan evladının kanı pahasına Ankara’daki ulus devlete ve Türk milletine bırakılan bir mirastır.

Şimdi artık şehrin ulus devletten bağımsız kozmopolit (çok kimlikli ve çok kültürlü) bir yönetime bırakılması millet tarafından ciddi bir direnişle karşılanacak ve mirasa sahip çıkmayan yöneticiler millet tarafından demokratik bir cezalandırmaya uğrayacaklardır, tabii ki küresel sermaye istediği sistemi zor yoluyla kabul ettirmek istemediği takdirde.

Çoğulculuk, ülkemizde zaten uygulana gelen bir demokratik sistemdir.

Sorun çoğulcu sistemin idari sistemin en tepesine konularak ulus devleti gereksiz ve işlevsiz bir hale getirme talebinden kaynaklanmaktadır.

Yönetim olarak Cumhuriyet anlayışının ortak bir kültür yaratma geleneğine ilaveten etnik ve dini cemaatlerin yaşam tarzlarına uygun bir gri alan yaratılması toplumsal barış açısından daha akılcı bir sistem olarak gözükmektedir.

DÜNYA ŞEHİR DEVLETLER YÖNETİM MERKEZİ OLUŞUMU (UCLG)

Şimdi şehir devletler projesine merkez olma görevini üslenen kurumu biraz tanıyalım.

İspanya’nın Barselona şehrini merkez edinen oluşumun adı; UCLG (United Cities And Local Governments), Türkçe ifadesiyle Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler.

1996’da İstanbul’da yapılan HABİTAT konferansından sonra:IULA (Uluslararası Yerel Yönetimler Birliği), FMCU-UTO (Dünya Birleşmiş Kentler Federasyonu ve daha sonra da aralarına aldıkları )METROPOLIS ( Metropol Kentler Birliği) ile birlikte UCLG’yi oluşturmuşlardır.

Bugün UCLG’nin dünyanın 240.000 kentini temsil eden en kapsamlı yerel ve bölgesel yönetim ağı olduğu söylenmektedir.

Bu, 5 milyar kentliyi temsil eden ve Birleşmiş Milletler ’de 192 ülkeden 140 ülkenin aktif üyelere sahip olması anlamına gelmektedir.

Başka bir ifadeyle ulus devletlerin gereksiz hale getirilmesi ve işlevlerinin ileride ortadan kaldırılması halinde bahse konu organizasyon dünya insanlığını tek bir çatı altında toplayacak demektir.

Demokrasi, yerel özerklik ve hizmet sunumunda yerelleşme olarak belirlenen üç ilkeyi benimseyen örgüt bünyesinde bulundurduğu 100’den fazla ülkenin şehirleri ile birlikte kısa zamanda büyük bir güç elde etmiş ve 2004 yılının Haziran ayından itibaren Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan Cardoso Raporu’nda UCLG olarak Birleşmiş Milletlere danışma teşkilatı olarak tanınmıştır.

Örgütle BM arasında yerelleşmeyi teşvik etmek ve yerelde uluslararası politikaları benimsemek için ortaklık belgesi imzalanmıştır.

Haziran 2005 yılına gelindiğinde de UCLG ilk Dünya Konseyi toplantısını gerçekleştirmiş ve 18 farklı konuda çalışma grupları ve komiteler oluşturulmuştur.

Bu toplantıda UCLG, üyelik süreçlerini kentlere ve (Marmara Belediyeler Birliği gibi) yerel yönetim birliklerine açmıştır.

Birlikte çalışma kararı aldıktan sonra BM ve UCLG başkanlar kurulu arasında düzenli toplantılar yapılmaya başlanmıştır.

2006 ve 2007 yılları organizasyonal büyüme açısından çok verimli atılımlar gerçekleştirilmiş, Dünya Bankası ile görüşülerek işbirliklerini farklı temaları da kapsayacak şekilde geliştirme varılmıştır.

Bu yıllarda önce Meksika’da Dünya Su Forumu final deklarasyonu içerisine UCLG üyelerinin deklarasyonu da eklenmiş, aynı yıl ev sahibi ülke Paris adıyla Paris Deklarasyonu oluşturulmuştur.

Bilindiği üzere bu deklarasyon iklim değişikliğine karşı ortak hareket edilmesini içermektedir.

Böylelikle dünyaya tüm yerel yönetimlerin iklim değişikliğine karşı ortak hareket ettiği mesajı verilmiştir.

Nisan ayında kabul edilen Yerelleşme Deklarasyonu ile birlikte tüm merkezi yönetimlere (Ulus-devletlere) yerelleşmenin kalkınmadaki önemi vurgulanmıştır.

Aynı yıl UCLG teşkilatı “Yerelleşme ve Yerel Demokrasi’’ üzerinde “Küresel Gözlem” (GOLD) raporunu çıkartmış ve tüm yerel yönetimlerin finansal kapasitelerinin artırılmasına yönelik politika belgesi oluşturulmuştur.

Tüm bu girişimler dünyanın yaşadığı sorunlarla ulus devletlerin baş edemeyeceği, bu nedenle devre dışı bırakılarak dünya sorunlarının şehir yönetimleri tarafından halledilmesi anlayışından kaynaklanmaktadır.

UCLG Sosyal Katılım, Katılımcı Demokrasi ve İnsan Hakları Komitesi tarafından geliştirilmiş olan Tüzüğün Genel Provizyonları şu şekildedir:

I)          Kentin sakinlerinin tümüne eşit yaşam şartları sağlama hakkı,

II)         Katılımcı Demokrasi hakkı,

III)        Toplumsal barış ve huzur hakkı,

IV)       Kadınlara ve erkeklere eşit haklar,

V)        Çocuk hakları,

VI)       Kamu hizmetlerine erişim hakkı,

VII)      Din, vicdan, fikir ve bilgi hürriyeti hakkı,

VIII)     Güvenli mitingler düzenleme, ticari dernek ve sendika kurma hakkı,

IX)       Kültürel haklar, x) Mesken ve konut hakkı,

X)        Temiz gıda ve su hakkı,

XI)       Sürdürülebilir Kentsel Kalkınma hakkı.

Kent Gündemi” adı altında ortaya konulan bu tüzük iktidara aday bir siyasi partinin seçmenin önüne koyacağı program niteliği taşımaktadır.

Örneğin Türkiye dâhil pek çok dünya ülkesinde mitinglerin güvenliği merkezi hükümetin şehre tayin ettiği vali tarafından sağlanması gereken bir görevdir.

Devletin polisi, jandarması valiye bağlıdır.

Keza ticari dernek ve sendika kurma hakkı da yine merkezi hükümetin uyguladığı ulus devlet yasalarıyla mümkün olabilmektedir.

Kültürel haklar, din, vicdan, fikir ve bilgi hürriyeti hakları bir ülkenin anayasasında yer bulan ve o ülkeye ait tüm şehirlerde yeknesak bir şekilde uygulanan yasalardır.

Eğer ülke bütünlüğünden bahsedilecekse bir şehirde farklı, diğer şehirlerde farklı uygulamalar olmaz.

Böyle bir uygulama ancak her şehre ayrı bir ülke muamelesi yapmakla mümkün hale getirilebilir ki, bu durumda merkezi hükümet ya da ulus devletten bahsedilemez.

Bu yasaları kendi hemşerileriyle çıkarıp uygulayan şehirler de artık bağlı bulundukları ulus devletten kopmuş ve bir ulus devlet adıyla anılmayan şehir devletleridirler.

Belli ki UCLG tüm dünya belediyelerinin önüne siyasi hedefler koymak suretiyle dünya meseleleri ve siyasetinin ulus devletlerin elinden alarak şehir yönetimlerinin (devletleri) eline teslim etmeyi, şehir devletlerini de sermaye ile kontrol etmeyi amaçlamaktadır.

Chatham House onayıyla şehirlere verilen altyapı kredileri de ülkemizi oltadaki balık durumuna düşürmektedir.

Erken cumhuriyet döneminde çok daha büyük altyapı sorunları olmasına rağmen bu tuzağa düşülmemiştir ve hem kalkınma hem de kapitülasyon borçlarının ödenmesi birlikte sağlanmıştır.

Küresel sermayenin ellerinde tuttukları Dünya Bankası ve Avrupa Birliği Fonları vasıtasıyla yerel yönetimleri desteklemesi de, yerel yönetimlerin oluşturmakta olduğu ve şimdilik dokuz bölgeden oluşan bölge federasyonları belki de karşımıza yeni eyaletleri çıkartmak üzeredir.

BİR KUŞAK BİR YOL : (ulus dev. Engel, şehirler malların uğrak yeri.)

Görev Dağılımı

Bundan önce eş başkanlıkla temsil edilen dünya konseyinde yapılan oylamada 2007-2010 tarihleri arasında temsil etmek üzere İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş beş eş başkandan biri olarak göreve getirilmiştir.

2010 yılına gelindiğinde o zamana kadar eş başkan olarak görev yapan Kadir Topbaş UCGL başkanı seçilmiştir.

2016 ila 2019 yılları arasındaki UGLC Başkanı Güney Afrika Yerel Yönetimler Birliği (SALGA) nın başkanı Mepho Parks Tau olup Konya Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay, eş başkan yardımcısı ise Gaziantep Belediye Başkanı Fatma Şahin’dir.

Dünyanın dokuz bölgesinde bölge belediye başkanlıkları oluşturulmuştur.

Türkiye’nin bulunduğu bölgeye UCLG-MEWA (UCLG-Ortadoğu ve Batı Asya Birliği) denmektedir.

Yerel medya kaynakları ve açılmış olan UCLG-MEWA internet sitesinden aldığımız bilgilere göre 19 Nisan 2016’da Gaziantep’te gerçekleştirilen UCLG-MEWA 5’ci Kongresi’nde 2016-2019 yılları arasında görev yapmak üzere Gazintep Belediye Başkanı Fatma Şahin başkanlığa seçilmiştir.

Fatma Şahin 2019, 2022 döneminde eş başkanlık görevini devrederek Türkiye Belediyeler Birliği Başkanlığı’na getirilmiştir. UCLG-MEWA eş başkanlıklarına ise:

  • Mohamed Saadieh,  Dannieh Belediyeler Birliği Başkanı (Lübnan),
  •  
  • Burhanettin Kocamaz, Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı, (2019 seçimlerinde koltuğunu kaybeden MHP’li belediye başkanı)
  •  
  • Hussein Bani Hani, İrbid Büyükşehir Belediye Başkanı (Ürdün),
  •  
  • Moussa Hadid, Filistin Yerel Yönetimler Birliği (APLA) Başkanı,
  •  
  • Sadegh Najafi, Tebriz Belediye Başkanı (İran) getirilmiştir.

Bu arada 2016 ila 2019 yılları için yapılan seçim ve görev dağılımı sonucunda UCLG ME-WA eş başkanlığına CHP’li Mersin Belediye Başkanı Vahap Seçer seçilmiş, 2019-2022 dönemi için yapılan son seçimde ise eş başkanlıklara Balıkesir Belediye Başkanı Yücel Yılmaz (AKP) ile Adana Belediye Başkanı Zeydan Karalar(CHP) seçilmişlerdir.

1UCLG-MRWA Toplantısında Fatma Şahin ve Şişli Bel. Başk. Hayri İnönü birlikte.

Görüleceği üzere bu bölgenin şehirleri arasında bir dayanışma oluşturuluyor ve bölgeye ait siyasi meselelerin tartışıldığı ve ulus devletlerin devre dışı bırakıldığı bir karar merkezi oluşturuluyor.

Ekim 2017’de henüz Beylikdüzü Belediye Başkanı olan Ekrem İmamoğlu da UCLG-MEWA’nın “Sosyal İçerme Komitesi Başkanlığı’’na seçilmiş ve projeye katkılarını sunmuştu.

Bilindiği üzere “Sosyal İçerme”, dezavantajlı kişi ve grupların (etnik ve dini cemaatleri kapsayan grupların) pozitif ayrımcılıkla toplumsal iş bölüşümüne dâhil edilmesini içermektedir ve bilindiği üzere toplum içerisinde bazı konularda rol alamayan bazı grupların olduğu ön kabulüyle yapılan çalışmalardır.

 İmamoğlu da Beylikdüzü Bel. Başkanıyken UCLG-MEWA Toplantısına katılmıştı.

En son 9-10 Temmuz, 2019’da Ürdün’ün Başkenti Amman’da (UCLG MEWA) Yönetim Kurulu Konsey Ortak Toplantısı yapıldı.

Toplantıya konseyin eş başkanı olan Mersin’in yeni seçilen Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer(CHP), Çamlıyayla Belediye Başkanı İsmail Tepebağlı(CHP), Büyükşehir Belediyesi’nin bazı üyeleri, Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar(CHP), İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer(CHP) ve Türkiye’den pek çok Belediye yöneticisi katıldı.

Tunç Soyer 9-10 Temmuzda yapılan UCLG-MEWA toplantısında

Yapılan seçimli toplantıda Mersin Belediye Başkanı Vahap Seçer(CHP) ve Adana Belediye Başkanı Zeydan Karalar(CHP) UCLG-MEWA eş başkanlığına seçildi.

AKP Tuzla Belediye Başkanı ise Genel Sekreterliğe seçildi.

2019-2022 dönemi yönetim organları ve ilgili komitelerin seçimlerinin de yapıldığı toplantıda Tunç Soyer de, UCLG Dünya Teşkilatı Konsey Üyesi ve UCLG-MEWA Yerel Yönetişim ve Kent Diplomasisi Komitesi Eş başkanı seçildi.

Yerel altyapı sorunlarından ziyade bölgesel ve küresel sorunların konuşulduğu ve eylem planlarının yapıldığı UCLG toplantıları her ay, hatta ayda birkaç kez çeşitli yerlerde gerçekleştirilmekte ve ulus devletler dışlanarak siyasi meseleler çözüme kavuşturulmaya çalışılmakta.

Dikkat çeken konu ise toplantılarda AKP, CHP ve MHP’lilerin birlikte barış içerisinde aynı dünya projesine çalışmaları ve kurulların oluşturulması esnasında birbirlerine oy vermeleri.

Tekraren belirtelim; UCLG örgütlenmesi küresel sermayenin ulus devletleri devre dışı bırakarak sermaye gücüyle elinde tuttuğu şehir yönetimleri ve bölgesel belediyeler vasıtasıyla dünyanın siyasi sorunlarına el atma ve son tahlilde dünyayı tek merkezden sermayenin egemenliğine kavuşturmaktır.

Yani anlayacağınız, bir dünya projesi bu partilerimizi kardeş partiler haline getirmiş, uyumla ve el birliğiyle çalışıyorlar.

Türkiye’de halkın önüne sergiledikleri ise kavga, lafazanlık ve proje üzerindeki rol kavgasından ve kavuklu-pişekar tiyatrosundan ibaret, ortak amaç ise; Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti adlı ulus devleti ortadan kaldırmak ve şehir yönetimleri (şehir devletleri) üzerinden ülke coğrafyasını sermayeye peşkeş çekmek.

Aralarında bir rekabet söz konusu ancak bu rekabet muhalefet ya da ilke farklılığı olarak algılanmamalı.

ULUS DEVLET DEVRE DIŞI

Önceden de belirttiğimiz gibi iktidarı elinde tutan parti, küresel sermayenin önde gelen kuruluşu olan CFR’nin teşvikiyle partinin programına şehir devletlerini kuracak ilkeleri yerleştirerek siyasete başlamıştı.

Proje tüm dünya ulus devletlerini kapsayan bir projeydi ve Türkiye ayağında AKP bulunuyordu.

İktidara gelen bu partinin şimdiyedek çıkarttığı tüm belediye ve şehir yasaları da şehirlerin özerkleşmeye doğru adım adım yaklaşmasını sağlayacak nitelikteydi.

Tüm bu çalışmalara “Açılım Süreci” adı altında yapılan İmralı ve Oslo pazarlıkları da ilave edecek olursak şehir devletleri sistemine geçişin Türkiye’deki baş mimarı AKP olmuş, sonraları kendi seçmenlerine sezdirmeden, ilericilik ve demokratlık kılıflarıyla seçim beyannamelerine bu planı yediren muhalefet partileri de devreye girmişlerdi.

Konunun halkta farkındalık açısından bir karşılığı olmamasının ve endişe yaratmamasının sebebi ise ne iktidara, ne de muhalefete yakın medyanın şehir devletleri projesini halkın önüne koymamalarıdır.

Hatta daha da ileri gidecek olursak günümüzde artık bazı muhalefet teorisyenleri ve kanaat önderleri projenin ismini zaman zaman kullanarak ama çoğunlukla pek de kullanmadan şehir devletlerine geçişin nimetlerinden bahsetmeye başlamışlardır.

Böylelikle bu projeye muhalif olacak büyük bir halk kitlesi uykuya yatırılmış ve projeye oluşabilecek muhalefet kasıtlı olarak boşlukta bırakılmıştır.

Açıkçası muhalefetin oynadığı bu üç maymun rolü iktidarın ekmeğine yağ sürmüş ve ilgili yasalar zayıf ve göstermelik bir muhalefetle bir meclisten geçirilmiştir.

Hatta bir de üstüne devlet sistemi değiştirilince artık cumhurbaşkanı bir kanun hükmünde kararnameyle eyalet oluşturma yetkisine dahi erişmiştir.

HDP’ nin zaten bu konunun partisi olduğunu ve her şeyi açıkça talep etmesini saymazsak an itibariyle hem iktidar hem de ana muhalefet partileri parti programlarına ve seçim beyannamelerine Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı çekincesiz olarak kabul etme vaatleri vermektedirler.

Hem de açık, seçik.

Parti program ve seçim beyannamelerine konulan özerklik şartı ve eşit yurttaşlık gibi neoliberal – sosyal demokrat ilkelerin yanı sıra iki de bir program ve beyannamelerde bahsedilen “çoğulcu demokrasi”, “yerinden yönetim”, “yönetişim”, “insan hakları” ve farklı kimliklere eşit muamele” gibi ifadeler gösterge niteliğinde yeniden anlamlandırılmış ifadeler olup halkın bilinçaltına ve küresel merkezlere suliminal mesaj niteliği taşımakta ve halk bölünme olgusuna hazırlanmaktadır.

Şimdi sizlere pek de subliminal olmayan, açıktan ifade edilen bir taleple konuya başlayalım.

2017 referandum öncesi partisinin Küçükçekmece ilçesindeki bir programda konuşan Kadir Topbaş, :

“Rejim değişikliğini 1923 yılında yaptık, o geride kaldı.

Ama rahat hareket edebilen bir devlet yapısının oluşması gerekiyor.

Biz bile İstanbul Büyükşehir Belediyesi olarak yetkilerimizin artırılmasını istiyoruz.

Hatta İstanbul’a özel bir yasa talebimiz oldu.

Niye daha çok işlem yapalım diye.

Bu bize bir ayrıcalık versin diye değil.

Türkiye’deki diğer Büyükşehir Belediye Başkanları, sayın başkanım İstanbul’a başka yasa yapsınlar sizin istedikleriniz bize bol geliyor.

Bizimkiler size dar geliyor.

Yani Malatya’nın, Denizli’nin Diyarbakır’ın bu büyükşehirlerin yasasıyla İstanbul’u yönetiyoruz, olmuyor, yürümüyor.

Bunu istemek bir farklı şey mi istemektir.

Krallık mıdır bu veyahut diktatörlük müdür” dedi ve “İstanbul kendi kendini yönetsin, başka müdahaleler olmasın”[1] diye devam etti.

Gazeteler bu konuşmayı “Topbaş Özerklik İstedi” manşetiyle haber yaptı.

Topbaş bunları söylediği dönemde UCLG Eş Başkanı görevini sürdürüyordu ve belki de bu örgütün verdiği gazla bu şekilde bir talepte bulunuyordu.

Daha sonra Tayyip Erdoğan da “şimdi yapısal reform zamanı” derken Devlet Bahçeli, “Bundan sonra sadece büyükşehir belediye başkanını seçelim, o da üstlendiği görev ve yetkiye dayanarak ilçe belediye başkanlarını belirlesin.” önerisinde bulunmuştu.

Bu öneri, “Eyalet sitemine zemin hazırlama işini, MHP’ye yaptırıyorlar” şeklinde yorumlanmıştı. (17 Nisan, 2019 Arslan Bulut-Yeniçağ).

Arslan Bulut aynı makalesinde Gaziantep Büyükşehir Belediyesi, yazılı bir açıklama yaparak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi modelini yerelde uygulama kararı aldı ve genel sekreter yardımcılıklarını kaldırdıklarını, daire başkanlığı sayısını 28’den 18’e, müdürlük sayısını 98’den 69’a indirdiklerini ve politika kurulları oluşturduklarını bildirdi.

Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin, “Bu model şu an başkanlık modelinin yerelde ilk modeli olacak.

Belediye olarak bu konuda gerekli tüm çalışmaları yaptık.

‘Benim de bu şehirle ilgili bir sözüm var’ diyen herkesi içine alan politika kurulları modelini hayata geçiriyoruz” şeklinde Fatma Şahin’in sözlerini aktarıyordu.

Anlaşılan o ki; Fatma Şahin Cumhurbaşkanının da izni tahtında Gaziantep’i bir şehir devleti konumuna getiriyordu.

Tabii Fatma Hanım da bir UCLG-MEWA üyesi, hatta bölgesel eş başkanı sıfatıyla hareket ediyordu.

Arslan Bulut bu uygulamayı “Gaziantep Modeli” diye isimlendirmişti.

2020 yılı ocak ayına girdiğimizde “Kanal İstanbul” tartışmaları yapılırken birden bire ortaya bir video kondu ve şehirlerin ulus devletlerin önüne geçmesi iddiaları yeniden ortaya döküldü.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Kanal İstanbul tartışmalarında önce “Şahsım konusu değildir” daha sonra da “Yerel yönetime bırakılamayacak kadar önemli bir konu” diyerek İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu görmezden gelen açıklamaları tartışmalara neden oldu.

Erdoğan’ın İBB Başkanı olduğu dönemde Çevre Bakanı İmren Aykut’a “Ben şehrin belediye başkanıyım, şehirle ilgili konularda benimle konuşmanız gerekir, beni aşamazsınız” söylediği sözler gündem oldu.

Erdoğan bu konuşmasını 1997 yılında katıldığı 32. Gün programında yapmıştı.

Kamuoyu bu süreçte Tayyip Erdoğan’ın İmamoğlu’na takındığı tutum üzerine düştüğü çelişkinin üzerinde duruyordu.

Ancak Şehirlerin ulus devletlerin önüne geçmesi planının ta ne zamandan itibaren başladığı konusuna pek kimse dikkat etmemişti.

AKP’nin şehir devletleri projesi için seneler süren ısrarlı çalışması ancak pseudo (yalancı, sözde) bir muhalefetle sürdürülebilirliğini koruyabilirdi ve böyle de oldu.

Aslında halktan yana, solcu ve eşitlikçi olması beklenen ana muhalefet de Bu projenin Türkiye hatta dünya üzerinde uygulamaya konulmasında iktidar partisinden hiç de aşağı kalmayacaktı.

Bu konu üzerine söylenebilecek tek şey “yağmurdan kaçarken doluya tutulmak” olabilir.

Şimdi biraz da muhalefete bakalım.

Bu güne kadar yaptığı konuşmalarda defalarca Türklük tanımını anayasadan kaldıracağını, Yerinden Yönetim İlkesi ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının (AYYÖŞ) tüm çekincelerini kaldıracağını, anadilde eğitimi getireceğini ifade etmiş olan Kemal Kılıçdaroğlu 26 Mayıs 2019’da Halkı Savunanlar Platformu’nun verdiği iftar yemeğinde Kürtçe için yasal düzenleme yapılması gerektiğini belirtti.

Kemal Kılıçdaroğlu, “Kürtçe’nin yasal olarak kullanılması ya da Kürtçe üzerindeki yasakların kaldırılması gibi durumları Ekrem İmamoğlu ya da yerel yönetimler çözemez, çünkü bu onların ilgi alanına girmiyor.

Onlar olsa olsa ancak kurs açabilirler.

Başka bir düzenleme yapamazlar” dedi. 

K24’ün sorusunu yanıtlayan Kemal Kılıçdaroğlu, anadilin vazgeçilmez bir hak olduğunu ifade ederek, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) Kürtçe için yasal bir düzenleme yapılması gerektiğini söyledi:

Kürtçe’nin yasal olarak kullanılması, öğrenilmesi, okutulması konusu tamamen yasal bir düzenleme ve bu yasal düzenlemenin de yapılması gerekiyor.

Nerde yapılacak?

Parlamentoda yapılacak.

Buna uygun bir zemin oluşabilirse inanıyorum ki bütün parlamenterler de buna ‘Evet’ diyeceklerdir.”[2]

Diyerek işi anadilde eğitime kadar vardırıyordu. 

Konuşma tam da 23 Haziran İstanbul seçimi öncesine denk geliyordu ancak buna seçim yatırımı denilemezdi.

Çünkü seçimler geçtikten sonra da aynı fikirleri, kazanan CHP’li belediye başkanları da dile getirmeye başlamıştı.

Belli ki bu konular parti programında olmamasına karşın gizli eller tarafından çoktan parti politikası haline getirilmişti.

Ancak parti programındaki altı ok prensipleri henüz yerinde duruyordu.

23 Haziran seçimleri yapılmış ve İmamoğlu başkanlık koltuğuna oturmuştu.

30 Ekim, 2019’da İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu Fransa’nın Strazburg şehrinde Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi’ne katılarak Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartını benimsediğini ifade etti.[3]

Bilindiği üzere bu şart yerel yönetimlerin Merkezi yönetimden özerk olarak mali ve idari yetkiler kazanması yani merkezi hükümeti devre dışı bırakabilmesi anlamına geliyordu.

Burada şunu hatırlamakta yarar var; İmamoğlu 27 Aralık 2018’de İstanbul Belediye Başkanlığına adaylığını koyduğu ilk konuşmasında İstanbul’un Avrupa’nın pek çok ülkesinden daha büyük olduğunu ve artık Ankara’dan idare edilemeyeceğini ve ayrıyeten İstanbul’un özel bir anayasası olması gerektiğini söylemişti.[4]

20 Eylül 2019’da bu kez İmamoğlu, makamında Hakkı Savunanlar Platformu’nukabul ederek tıpkı Kemal Kılıçdaroğlu’nun 26 Mayıs 2019’da ifade ettiği gibi İSMEK’lerde Kürtçe Dil Kursları’nın mutlaka açılacağını belirtti.

25 Kasım 2019’da Ekrem İmamoğlu bu kez, Emirgan’daki Beyaz Köşk’te İTO ve Çin’in Şanghay Belediyesi’nden gelen heyetleri ayrı ayrı ağırlayacak ve İstanbul-Şanghay kardeş şehir ilişkilerinin 30. yılı kapsamında İstanbul’a gelen Şanghay Belediye Başkanı Birinci Yardımcısı Chen Yin’in ziyaretinden duyduğu memnuniyeti dile getirirken İmamoğlu, “Bu dönem, bu çağ, şehirlerin dönemi, dünyanın birçok sorununa çözüm bulacak şehirlerin yönetimi”[5] diyecekti.

Bu ifade şu anlama geliyordu.

Çin’i de egemenliğini elinde bulunduran küresel sermayeye ait UCLG örgütünün iddia ettiği gibi, artık dünya siyasi meselelerinin çözümü ulus devletlerin önüne geçen şehirler (şehir devletleri) tarafından çözüme kavuşturulacak.

Devam edecek olursak, artık ulus devletlere gerek olmayacak ve işlevsiz hale gelen bu yapılar ortadan kaldırılacak.

Ulus devletin devre dışı bırakılarak inisiyatifin belediyelere geçmesinin savunulması CHP cenahındaki örnekleri bunlarla da kalmıyordu.

21Ekim 2019 tarihli gazeteler İzmir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in bir açıklamasına yer veriyor ve ortalık karışıyordu.

Tunç Soyer, ‘…Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikasını ‘fillerin tepişmesine’ benzeten Soyer, Türkiye’nin konuya “çok fazla müdahil olduğunu” belirtirken, ‘”Kıbrıs’ı Kıbrıslılara bırakırsak, en doğrusu bu olacak.

Ancak hiç bırakmıyoruz.

Herkes Ada’nın bir tarafından çekiştiriyor.

Ben bunu doğru bulmuyorum.

Kıbrıs’ın jeopolitik önemini bir kenara koyup, Ada’yı Kıbrıslılara bırakmak lazım” şeklinde bir yorum ortaya koyuyordu.[6]

Bu açıklama Türkiye’nin kaderi üzerinde yapılan bir siyasi spekülasyondu ve ulus devlet merkezi olan Ankara’dan rol çalma söz konusuydu.

Üstelik de hem Ankara’nın hem de Türk milletinin bu konudaki aksi görüşleri bilerek yapılan bir açıklamaydı.

Soyer daha sonraları bu açıklamayı çok tevil etmeye çalıştı ama diş macunu tüpten fırlamıştı bir kere.

Yine Tunç Soyer 3 Kasım 2019’da İzmir ili belediye başkanları toplantısında “Halkın karar süreçlerine katılımını, söylemden öteye taşımamız; ancak ve ancak sorunun bizzat muhataplarını, bu süreçlere dâhil ederek ve müşterekler kurarak mümkün.

Aksi durumda çözdüğümüzü sandığımız sorunlar, büyüyerek devam eder.

Alevilerin cem evi talebini, Kürtlerin anadilinde kamusal hizmet isteğini, Romanların kültürlerini yaşatacağı alanları, Suriyeli sığınmacılar meselesini, engellilerin sosyal yaşamda yaşadığı zorlukları, kadın özgürlüğünü, işsizliği, yoksulluğu, barışı ve onlarca farklı toplumsal sorunun çözümünü sadece Ankara’nın insafına ve tasarrufuna bırakacağımız aşamayı geçtik.”

Diyordu.[1]

Sonunda 2020 Ocak ayı ilk belediye meclisi oturumunda Meclis il genelindeki 7 cem evinin imar planlarına ibadet alanı olarak işlenmesine yönelik karar aldı.

Meclis, Bornova´da 2, Aliağa, Bayraklı, Çiğli, Konak ve Selçuk ilçelerinde birer cem evinin imar planlarına ibadet alanı olarak işlenmesine yönelik komisyonlardan gelen kararı, oy çokluğu ile kabul etti.

Yine bu karar da Ankara dışlanarak alınmıştı.

Bu makalemiz kimlere ve kaç kişiye ulaşır bilinmez ama şehir devletleri planı ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bize emanet ettiği ulus devletin parçalanarak yok edilişini temsil ettiği için ürkütücü bir nitelik kazanmış durumda.

Çaresi mi, var tabii ki; partizan duygusallıklardan kurtulmak, daima Sezar’ı arkadan vurabilecek bir Brütüs’ün olabileceğini akıllardan çıkarmamak ve farkındalık.

Ekonomik Destek

Doğaldır ki dünya çapında bir örgütlenmenin tüm insanlığı tek merkezden yönetir hale gelmesi için bir o kadar da güçlü ekonomik kaynaklara dayanması gerekmektedir.

Dikkatle altının çizilmesi gereken konu; sermaye kontrolünde oluşturulan bir dünya örgütlenmesinin dünyanın siyasi sorunlarına el atması, yakın zamanda dünyanın tek merkezden ve sermaye egemenliğinde yönetilmesi anlamını taşımaktadır.

Ekonomik kaynaklara geçmeden önce kısa bir bilgilendirme yapmak gerekirse dünyada ulus devletlerin merkezi ABD olarak ortaya çıkarken bu merkezle çatışma halinde olan karşı merkez ise İngiltere merkezli Küresel sermayedir.

Bu iki merkezden küresel sermayeye bağlı kuruluşlardan bazıları:

Dünya Bankası, İMF, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, DTÖ, Sosyalist Enternasyonal, NATO, CİA ve dünya medyasının çok büyük bir bölümü olarak sayılabilir. 

2017 rakamlarına göre dünya gelirinin %50’sini 42 özel kişinin elde ettiği gerçeğini göz önünde bulundurursak bu kurumların küresel sermaye denilen trans nasyonal şirketlerin kontrolünde olması ki gerçek bu, bizleri şaşırtmamalıdır.

UCLG Avrupa Birliği ile de ilk anlaşmasını 2015 yılında imzalamış ve mahalli ve bölgesel belediyelerin kendi ulus-devletlerinden özerk hale dönüştürülebilmesi için ortak çalışmalar yürütmektedir.

UCLG’nin Avrupa Birliği ile oluşturduğu ortak komisyon (Uluslararası İşbirliği ve Kalkınma Komisyonu) dört maddelik bir işbirliği gerçekleştirmektedir.

1 – Devam eden desantralizasyon süreçlerini desteklemek,

2 – Mahalli otoritelerin kapasitelerini geliştirmek,

3 – Sürdürülebilir şehirleşme

4 – Yerel otoritelerin (yönetim) ulusal, bölgesel ve uluslararası ilişkilerini güçlendirmek.

AB ile UCLG arasında yapılan bu anlaşmanın aile fotoğrafında o zamanki eş başkan Kadir Topbaş’ı da görebiliyoruz.

UCLG, gerek EURADA (Avrupa Kalkınma Ajanslar Birliği) ile yaptığı ortak çalışma anlaşmasına göre yahut doğrudan Dünya Bankası’na bağlı kalkınma bankaları aracılığıyla yerel yönetimlerin altyapı sorunlarının giderilmesi için kredi temin etmekte veya yatırımcı bulunmasına aracılık etmektedir.

Şimdi şehir devletleri projesinin diğer ekonomi ayağının nasıl oluşturulduğunu gözden geçirelim.

Bölgesel Kalkınma Ajansları:

Merkezi hükümetten bağımsız bir idari yapıda sınırları çizilmiş bir bölgenin sosyo-ekonomik koşullarını geliştirmek amacıyla dünyada 1930’lu yıllardan itibaren Bölge Kalkınma Ajansları kurulmaya başlanmış ve ulus devletler içinde bulunan yerel birimlerin hatta başka ulus-devletler içindeki yerel birimlerin kendi aralarında rekabetine söz konusu olmuştur.

İlk olarak 1933’te ABD’de Tennessee Valley Authority’de, daha sonra Avrupa’da Avusturya, Belçika, Almanya, Hollanda, İtalya, Portekiz, İspanya, Çek Cumhuriyeti, Polonya gibi ülkelerde, Güney Amerika’da da Brezilya başta olmak üzere birçok ülkede Bölge Kalkınma Ajansları kurulmuştur.

1950 ve 1970’li yıllar arasında ise bölgesel kalkınma politikaları önem kazanmış ve günümüzde yerel yönetimlerin ulus-devletten özerkliğini sağlama aracı olarak daha da önemli bir hale gelmiştir.

Günümüzde de Avrupa ülkelerinin genel politikası, bölgelerin ekonomik bakımdan gittikçe özerkleşmesi ve bölge dışındaki girişimcileri bölgelerine çekmek amacıyla bölgeler arası kalkınma yarışına katılmaktır.

Günümüzde küreselleşme akımının dayattığı yeni bir yönetim anlayışı ve buna dayalı bir örgütlenme söz konusudur.

Bu anlayışa göre bürokrasi, özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarından oluşan, iktisadi, mali ve idari açıdan özerk örgütlenmeleri kapsamaktadır.

Diğer bir ifadeyle ulus devlet içindeki kalkınma yarışı içinde bulunan bölgelerin merkezi yönetimden mümkün olan en bağımsız örgütlenmeyle çalışması ve kendi kararlarını alması anlamını taşımaktadır.

Bu Âdem-i Merkeziyetçi anlayışı yürürlüğe sokmanın küresel modeli Bölgesel Kalkınma Ajanslarıdır.

1990’ların ortalarından itibaren özellikle Birleşmiş Milletler’e bağlı İLO, BM Kalkınma Programı (UNDP) BM Proje Hizmetleri Ofisi UNDPS, Dünya Bankası, FAO (Gıda ve Tarım Organizasyonu) gibi BM organizasyonlarının yanı sıra EURADA (Avrupa Birliği Ekonomik Kalkınma Ajansları Ağı) gibi kuruluşlar için çok büyük bir önem kazanmış olan bölgesel özerklik ve bölgesel kalkınma anlayışı AB’ne giriş sürecinde de Türkiye’ye dayatılan en önemli konulardan biri olagelmiştir.

1999 yılında Türkiye’nin de katıldığı Helsinki zirvesi sonunda hazırlanan Ortaklık Katılım Belgesinde ülkemiz tarafından Bölge Kalkınma Ajanslarının oluşturulacağı taahhüt edilmiş ve derhal yasal düzenlemelere geçilmiştir.

Bölgesel Kalkınma Ajanslarının çalışmaları 2006’larda başlamış olmasına rağmen henüz bölgesel dengesizliklerin giderildiğine dair her hangi bir sonuç elde edilememiştir.

En son 15 Temmuz 2018 tarih ve 4 No’lu Cumhurbaşkanlığı kararnamesinde Bölge Kalkınma Ajanslarının görevleri yeniden düzenlenmiştir.

Bölgesel veya yerel Özerklik konusunun ekonomik bağlantılarını vurgulayabilmek amacıyla 12 maddeden oluşan Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin 4, 5 ve 6’cı maddeleri Bölgesel Kalkınma Ajanslarının nasıl çalışacağını ve hangi kaynaklardan besleneceğini göstermektedir.

Bu maddeler:

4. Bölgede kamu kesimi, özel kesim ve sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülen ve bölge plân ve programları açısından önemli görülen diğer projeleri izlemek.

5. Bölgesel gelişme hedeflerini gerçekleştirmeye yönelik olarak kamu kesimi, özel kesim ve sivil toplum kuruluşları arasındaki işbirliğini geliştirmek.

6. Bölgesel gelişmeye yönelik Ajansa tahsis edilen iç ve dış kaynaklı fonları, bölge plân ve programlarına uygun olarak kullanmak veya kullandırmak.

Şeklinde sıralanmaktadır.

Avrupa Birliği Ekonomik Kalkınma Ajansları Ağı (EURADA)’nın yaptığı tanımlamalardan Akademisyenler şu sonucu çıkarmaktadır:

“Verilen tanımlardan da anlaşılacağı üzere bu kurumlar, üst kurul olarak bilinen düzenleme ve denetleme kurumları benzeri kamu karar gücünü kamu organlarından alıp özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarından (STK) oluşan tüzel kişilere paylaştıran yönetişimci kuruluşlar olarak karşımıza çıkmaktadır. (Hasanoğlu ve Aliyev, 2006: 85; Güventürk, 2006).+[2]

Anlaşıldığı kadarıyla Avrupa Birliği’nin de bağlı bulunduğu küresel sermaye EURADA kanalıyla ülkelerde yapılan yerel yönetim seçimlerinde halkın gösterdiği idare ne olursa olsun sermayenin yerel yönetimlerin yönetme hakkını bir şekilde ulus-devletlerle yaptığı üyelik müzakereleri yahut üyelik anlaşmalarıyla gasp etmektedirler.

Bu durumda yerel yönetimlere oy veren halkın bölge sorunlarıyla ilgili olarak karar verme hakkına istese de, istemese de sermayenin ortak olması zorunlu hale getirilmektedir.

Yine bu durumda halkın hangi partiye oy verdiğinin de bir önemi bulunmamaktadır.

Yönetişim denilen sihirli sözcüğün anlamı, küresel sermayenin ulus-devletlerdeki bir takım geri kalmış bölgeleri öne çıkararak özerk hale, daha sonra da merkezi devleti tanımayan ayrı bir dükalık gibi bir şehir devletine dönüştürme sanatı olarak tanımlanabilir.

Atatürk Türkiye’sinde geri kalmış bölgelerin devlet tarafından teşvik edilmesi ve bu sayede kalkınmasının sağlanması ilkesinden vazgeçilmiş, kalkınma ulus-üstü şirketlerin eline terk edilmiş, böyle olunca da parayı verenlerin düdüğü çalması yani yerel yönetimlerin küresel sermayenin yönetimi altına teslim edilmesi ve yavaş yavaş ulus-devletin işlevsiz ve gereksiz hale gelmesi süreci başlatılmıştır.

Bu durum Prof. Dr. Anıl Çeçen tarafından da şu şekilde ifade edilmektedir.

“Ekonomi üzerinden bütün dünyayı kontrol etmeye yönelen küresel sermayenin şirketleri devletler ile karşı karşıya kalınca, üzerlerinde devlet kontrolü istemedikleri ve vergi ödemekten kaçındıkları için ulus devletleri parçalanmaya doğru sürüklemişlerdir.

İmparatorlukların parçalanmasıyla ulus devletler tarih sahnesine çıktığı gibi, egemen güçler bu kez yirmi birinci yüzyılda da benzeri bir geleceği ulus devletler için hazırlayarak, bu devletlerin içinde yer alan belirli bölgeleri eyalet devletler biçiminde ortaya çıkarmaya çalışmışlardır.

Anıl Çeçen’e göre süreç dünyada 20 devlet-imparatorluk oluştuktan sonra yapılan dünya savaşları neticesinde sayı küresel sermayenin istediği şekilde önce 200 ulus devlete ulaşmış, sonraki süreçte yani yüz yılın sonunda 2000 eyalet-devlete, en sonunda da 5000 şehir-devlete ulaşacak gibi görünmektedir.[3]

Sermayenin Sihirli Sözcüğü “Yönetişim”

İlk kez 1980’li yıllarda ortaya atılan bu sihirli ve zehirli kavram her zaman olduğu gibi önce küresel sermayenin Afrika projelerinde kullanılmaya başlanmış, daha sonra Avrupa Birliği’nin de en cafcaflı kelimelerinden birisi haline getirilmiştir.

Yönetim kelimesi nedense küresel sermaye aktörlerine yeterli görülmemiş, sermayenin her türlü yönetim birimine dâhil edildiği bir anlayışın simgesi olarak “yönetişim” kelimesi devreye sokulmuştur.

Bu kelimenin tarifi üzerine tam bir anlaşma oluşmamasına rağmen tüm tanımlamalar içerisinde sermayenin bir şekilde yönetime ortak edilmesi kitlelere “Yeni Kamu-yönetimi Anlayışı” olarak sunulmaktadır.

KENT KONSEYLERİ

Tanım olarak ele alındığında 3 Temmuz 2005 tarih 5393 sayılı Belediye Yasası’nın “Kent Konseyi” başlıklı 76. maddesi “Kent Konseyi, kent yaşamında; kent vizyonunun ve hemşerilik bilincinin geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, katılım ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirmeye çalışır” şeklinde ifade edilmektedir.

Kent Konseyleri; üyeleri vali, belediye başkanı, ilgili ilin milletvekilleri, il genel meclisi, belediye meclisi üyeleri, mahalle muhtarları, dernek ve vakıflar, meslek odaları, özel sektör kuruluşları, sendikalar, üniversiteler, siyasi partiler, kamu kurum ve kuruluşları ve ile diğer ilgililerin katılımıyla oluşmaktadır.

Genelde, merkezi yönetim kuruluşlarının ve belediyelerin temsilcileri, kent konseylerinin yaklaşık 1/3’ini oluşturmakta, geriye kalan 2/3 ‘lik bölüm, sivil toplum kuruluşları temsilcilerinden oluşmaktadır.[1]

Türkiye Kent Konseyleri Birliği’nin (TKKB) internet sitesinde birliğin 27 Nisan, 2018 tarihli UCLG-MEWA toplantısında UCLG’ye üye olduğu belirtilmektedir.

Dr. Öğretim Üyesi Salih Batal’a göre; İyi yönetişim, devletin piyasaya müdahalesini piyasa aktörlerinin (sermayenin f.k.) lehine sınırlandıran bir yönetim tarzıdır; bunu yaparken kalkınmanın sadece teknik bir konu olarak görülmesi ve siyasetten arındırılması gerektiği üzerinde durulur.

Bu özellikleriyle iyi yönetişimi, neoliberal paradigmanın devamı olarak görmek mümkündür.

Neo-liberal kalkınma yaklaşımı üç önemli ilke önermiştir:

Bunlar;

– Devletin ekonomiye müdahalesini sınırlama,

– Üretim maliyetleri içinde ücret payını mümkün olduğu kadar bastırma,

– İhracata dayalı büyümedir.

Neoliberal kalkınma yaklaşımında devlet, asgari ücret ve ücretlerin denetimi konusundaki yetkisini piyasaya devreder.

Böylelikle, ücretlerin bastırılması ile ihracata dayalı büyüme politikası arasındaki ilişki de kurulmuş olur.

İyi yönetişim yaklaşımında devlet, bu çerçevenin sınırları içerisinde, özel girişimciler için uygun atmosfer yaratmayı, ekonomiyi uluslararası ticarete açık tutmayı ve rekabetçi bir ortam hazırlamayı üstlenen aygıttır.

Artık kalkınma yönetimi ile iyi yönetişimin eş anlamlı olarak kullanılmasının nedeni daha anlaşılır hale gelmiştir.

Görüleceği üzere “yönetişim” kavramının kullanıldığı her idari birimde devletin yetkilerini sınırlama ve yetkileri özel sektörün ağırlıkta olduğu kurullara teslim etme ana prensiptir ve halkın seçiminden muaf olarak yönetimin kayıtsız şartsız ortağıdır.

Halkın kaderini Siyasi partiler vasıtasıyla belirlediği gerçeği göz önünde tutulursa Yönetişim uygulaması devleti ve siyaseti mümkün olduğunca devre dışı bırakma ve özel sektöre dikensiz gül bahçesi yaratılmaya çalışılmaktadır.

Şehir Devletlerine İzin Verilmemelidir

Sosyoloji bilimine ilk kez “küresel kent” tabirini kazandıran Columbia Üniversitesi profesörü Saskia Sassen son 20 yılı erken sanayileşme döneminden daha vahşi buluyor ve kentlerin eşitsizliği bariz bir şekilde gözler önüne serdiğini belirtiyor.

5 Kasım, 2009 tarihinde İstanbul’da dünyaca ünlü kent bilimcileri bir araya getiren ve Rothshildlerin sahibi olduğu Deutschebank Uluslar Arası Forumu, Alfred Herrhausen Topluluğu ve London School Of Economics’in birlikte düzenlediği konferansa katılan Sassen küresel kentlerin artık ülkelerin üzerine geçmeye başladığını belirtiyor.

Bu süreçte şehir globalleşirken kentin ezilen yoksullarının nasıl mücadele etmesi gerektiğini anlatıyor.

Türkiye’de faaliyet gösteren 19 bin uluslararası şirketin yarısından fazlasının İstanbul’da olduğunu belirten Sassen şehirde inanılmaz bir enerjinin bulunduğunu, diğer dünya şehirlerindeki kültürel ağlar, sivil toplum kuruluşları ve ekonomik örgütlenmelerin İstanbul’un önemini artırdığını ve şehrin küresel turizmden de önemli ölçüde payını aldığını söylüyor.

Sassen’e göre şehir bu haliyle küresel politika geliştirmeye ve politik diyalog kurmaya da müsait. Bahsi geçen bilim insanı şöyle devam ediyor:

“Her global şehirdeki gibi… Evler, yaşam pahalılaşıyor, lüks tüketim artıyor.

Bu çok önemli; düşük gelirli insanlar evsizleşiyor, aynı zamanda düşük kârlı firmalar da yok olmaya başlıyor.

Gelen büyüklerle rekabet edememeye başlıyor ve çekiliyorlar. Şanghay’da hükümet tam üç milyon insanı şimdi bildiğimiz Şanghay’ı yeniden inşa etmek için şehrin dışına taşımıştı.

Ve insanların ellerinden alınan evlerin yerine yüksek binalar dikildi.

İnsanlar işlerine gitmek için uzun yolculuklar yapmak zorunda kalmaya başladı.

Tüm küresel şehirlerdeki gibi aynı öykü, sürekli olarak tekrarlanıyor.

Kendi evlerine, belki evlerinin arkasında küçük bir bahçeye sahip olan insanların yaşadıkları yerler değer kazanıyor, milyonlar yer değiştirmek zorunda kalıyor.”

Saskia Sassen global firmaların mükemmel değil ama çok şehir istediğini vurgularken hep yarıştığı söylenen şehirlerin aslında yarışmadıklarını, İstanbul, Sao Paulo ya da Buenos Aires şehirlerinin birbirinden farklı olduklarını ifade ediyor ve şöyle devam ediyor:

“. Uluslararası firmalar mükemmel şehirler istemez, sayı olarak çok şehir ister.

İşte bu yüzden bu İstanbul’da 10 binden fazla uluslararası şirket faaliyet gösteriyor.

Bir şehirde ofis kurunca, bu diğer insanların yerinden edilmesini beraberinde getirir.

Ve oraya dev bir bina dikersiniz.

Dev firmalar çok iyi oldukları ve insanlara iş fırsatı yaratmak istedikleri için yayılmıyor dünyaya.

Kâr için yayılıyorlar.

Farklı ülkelere fabrika, bir McDonald’s, bir zincir mağaza kurarsanız finansınız, muhasebeniz, merkez ofisleriniz de daha komplike hale gelir.

Genişlersiniz, lüks ofisler kurar, yüksek maaşlı profesyoneller çalıştırırsınız.

Onlar için lüks evler gerekir. Şehirler bu şekilde birbirini kovalar.

Küresel kent işleviyle kastettiğim, bu.” diyor.

Sassen, yapılacak şeyin Boston’da yaşanan tecrübeden ders çıkartılması olduğunu vurguluyor.

Uluslararası şirketlerin Boston’a ilk geldiğinde şehre lüks binalarını kurabilecekleri ancak karşılığında da yoksul kesim için evler de inşa etme zorunluluğunda olduklarına dair karşılıklı anlaşma yapıldı ama kısa süre sonra şehrin yöneticisi olan siyasi kadrolar değişti ve yapılan anlaşma sahipsiz kaldı.

Oysa bundan ders çıkarılarak büyük şirketlerin şehre yerleşmesi karşılığında şehirlerin de bazı talepleri olmalıdır şeklinde uyarıyor.

Yakın gelecekte 10 milyon kişinin ABD’de evsiz kalacağını, buna hükümetin seyirci olmaması gerektiğini, şehirlerin bu gidişatının farkına varmaları ve önlem almaları gerektiğini belirtiyor.

Ülkemizde yaşanan Sulu Kule Projesi’nden dolayı evsiz ve mağdur kalan insanların durumunu ve şehirlerde yaşanan devasa eşitsizliğe dikkatleri çekiyor.

Deutschebank’ın Amerika’da insanları evsiz bırakan uygulamalara imza attıktan sonra İstanbul’a gelerek evsizlerin durumunun nasıl düzeltilebileceğine dair toplantılar düzenlemesini de samimi bulmuyor.

Ulus devletten yana tavır koyanların şunları gözlerinin önünden ayırmaması gerekiyor.

1-Dünyanın büyük şirketleri şehirleri geliştirip güzelleştirmek için değil, daha çok kar elde etmek.

Ulus devletten bağımsız karar alan şehirlerin büyük sermayeden kredi alabilmek uğruna vergi indirimleri, fakir insanların yerleşim yerlerini istimlak ederek evsiz ve işsiz bırakma gibi uygulamalara girişmemeleri gerekmektedir.

2-Şehirlerin yönetimini ulus devletten bağımsız hale getirirken büyük sermayeyi yönetime ortak yapmak olumsuz kararlar alma bakımından fakir insanların aleyhine işlemektedir.

Bu da ulus devletin yahut ülkemiz özelinde kimsesizlerin kimsesi olan cumhuriyetimizin büyük ve acil bir tehdit altında olduğunu göstermektedir.

3-Şehirlere girecek büyük sermaye şirketlerinin mutlak surette faaliyetlerinin denetlenmesi ve gelmek istiyorlarsa bir takım yaptırımların da kendilerine uygulanması gerektiği anlaşılmaktadır.

4-İstanbul gibi metropollere uzun zamandan beri girmeye ve şehri yönetmeye ağzı sulanan sermayeye uygun siyasi ve yönetim koşulları hazırlanmamalıdır.

5-Saskia Sassen’in uyarılarından yola çıkılacak olursa finansal ekonominin genişleyerek uluslararası olması küçük olan finansal pazarların da büyümesini ve küresel ekonominin daha da genişlemesini getirmektedir.

Endüstrinin en üst düzeyindeki kontrol ve yönetimi Londra, New York ve Tokyo gibi çok az sayıdaki finansal merkezde toplanmaktadır.

Bu kentlerle ekonomik anlamda bir bağ içerisinde bulunan kentler arasında küresel bir ağ bağlantısı oluşmaktadır.

Ulus devletler bu önemli şehirlerle olan bağı koparmak, küresel sistem de ulus devlet anlayışını kendisinden uzak tutmak istemektedir.

Ülkemizde tüm partilerin ve medyanın halktan bucak bucak gizlemeye çalıştığı bu gelişmeleri entelektüellerin açıklamaları ve kamuoyunun gündemini bu yönde değiştirmeleri gerekmektedir.

SONUÇ

Türkiye’de özel sektörün üretimden oldukça uzaklaştığı ve genelde yabancı şirketlerin distribütörü, acente ve temsilciliği olarak faaliyet gösterdiği bilinen bir gerçektir.

Böyle olunca da yerel yönetimlerin özerkleşmesi demek, millet iradesinin birliğini temsil eden devlet şemsiyesi altından çıkarılarak ulus-üstü (Supra-national) şirket ve kartellerin şemsiyesi altına girme sonucu ortaya çıkmaktadır.

Bunun küresel sermayeye en azından iki önemli faydası olacaktır.

Birincisi sermayenin ülkelerin kılcal damarlarına kadar devlet kontrolü olmaksızın rahatça girmesi ve dolaşması, diğeri ise dünyayı ilgilendiren siyasi kararların sermayenin kontrol ettiği yerel yönetimler, ya da şehir devletleri vasıtasıyla alınması ve ulus-devletlerin devre dışı bırakılması olarak görülmesi gerekmektedir.

Dünya halklarına düşense millet şemsiyesinden çıkmak ve ulusal bilinçten uzak sermaye boyunduruğu altına girmek olacaktır.

Aynı kuruluşun (UCLG) faaliyetlerinde birlikte çalışan partilerin adayları İstanbul Yerel Yönetim seçimlerinde ayrı ayrı Rum Patriği Bartalomeos’la ilişki kurarak kendisini ekümen olarak ilan etmişlerdir.

İstanbul’a Vatikan muamelesi yapmak Ankara merkezli ulus devletten ayırmak, bağımsız hale getirmek demektir.

Bu konuda iki partinin de İstanbul seçimlerinde aynı politikayı izlediği görülmüştür.

İstanbul’da Rum nüfusun bin kişiyi aşmadığı düşünülürse bu açıklamaya neden ihtiyaç duymuşlardır? Ayrıca Heybeliada Rum Papaz Okulunun yeniden açılması konusunda da her hangi bir muhalefet göstermemişlerdir.

Bu, ulus devletimizin Tevhid-i Tedrisat yasasına aykırı bir duruştur.

Tüm bunlar yerel yönetimlerin ulus devletten bağımsız, ayrı bir şehir siyaseti yapacaklarının işaretidir. Bu tutumlar ulus devlet yasalarını gereksiz hale getirmeye başlamıştır.

UCLG, kendisine üye olan şehirlerden “eşit yurttaşlık” anlayışıyla oluşturulacak, dini ve etnik cemaatleri öne çıkaran ve bireyi yok sayan çoğulcu sistemi uygulayan bir yönetim talep etmektedir.

Ecnebi cemaat liderlerinin seçimlerden önce ziyaret edilmesi bahsi geçen küresel merkeze verilen bir mesajdır.

Küresel sermayenin Bölge Kalkınma Ajansları ve Kent Konseyleri aracılığıyla sermaye egemenliğini ülkenin yerel kılcal damarlarına kadar sokması ulus devletten ayrı politikaların kabul edilip uygulanması anlamına gelmektedir.

Yapılmaya çalışılan şey, yerel yönetim hangi partinin eline geçerse geçsin sermayeyi yerel yönetimin olmazsa olmaz mütemmim cüz’ü (bütünleyici parçası) haline getirerek egemen olma durumudur.

Yerel Yönetimlere Özerklik talepleri yerel yönetimlerin ulus devleti by-pas ederek uluslararası siyasete girmeleri ve bağlı bulundukları ulus devletlerin dışında politikalar üretmelerini, hatta uluslararası alanda şehir yönetimleri olarak varılan mutabakat ve anlaşmalara imza atmaları durumunu ortaya koymaktadır.

Bir de şöyle değerlendirilirse ulus devletlerin yarattığı bürokrasi, belediyelerden çok küresel sermayeyi rahatsız etmekte ve kendilerine vergilerden muaf gül bahçesi yaratmak istemektedirler.

Bu nedenle de üstüne şehir yönetimlerine sermayeyi mutlak surette ortak etmek istemektedirler. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı (AYYÖŞ) tamamıyla kabul edildiği zaman artık özerk belediyeler merkezi hükümetten onay almadan (UCLG gibi)  küresel sermaye kuruluşlarına üye olabilecek ve altyapı geliştirmeleri için kredi alabileceklerdir.

Tabiidir ki UCLG gibi küresel sermaye kuruluşlarına üye olan belediyeler kendi merkezi hükümetlerinin değil, bu örgütlerin politikalarını izleyeceklerdir. Tüm bu girişimler merkezi hükümetleri yahut ulus devleti gereksiz hale getirecektir.

Cumhurbaşkanının göğsünü gere gere üstlendiği Ortadoğu bölgesi eş başkanlığı ağırlıklı olarak bu projeyle ilgilidir.

Yapılacak şey; zihinlerde partizanlık dönemini kapatmak, “şu iktidardan bir kurtulalım da gerisini sonra hallederiz” kolaycılığından uzaklaşmak, öncelikle kendi partilerimizi sorgulamak ve partiler üstü bir millet örgütlenmesi gerçekleştirerek bu örgütlenmeyle siyasete katılmaktır.

Partim seçimi kazansın da ne olursa olsun” zihniyeti yıkım ve parçalanma sürecinin devam etmesini sağlayacak ve “Brütüs”lerin kendilerini kamufle etmelerine fırsat hazırlayacaktır.

DİPÇE:

[1] Bu konudaki bilgileri Cengiz Özakıncı’nın Youtube’daki videolarında tüm açık seçikliğiyle bulabilirsiniz.

2 Anadolu Ünv. Yay. Prof.Dr. Helga RITTERSBERGER TILIÇ, Doç.Dr. Fatime GÜNEŞ, (2017 – E-ISBN: 978-975-06-3133-7 

3 Mc. Kinsey, UCLG ile ilintili ve Rothschildlere bağlı bir şirkettir.

4 https://www.mckinsey.com/featured-insights/urbanization/when-cities-rule-the-world?fbclid=IwAR2le6tgUJVvlqGWwklqyJysZIpJnpdWZT_Y895DTQh4PeldMBy6rg8WuBg

5 https://www.yenicaggazetesi.com.tr/topbas-acik-acik-ozerklik-istedi-159351h.htm

6   https://www.kurdistan24.net/tr/news/02d89dfc-b1f0-4488-a947-4d540e02200a

7 https://www.ibb.istanbul/News/Detail/36019

8 https://www.gercekgundem.com/siyaset/59682/chpli-ekrem-imamoglu-vaatlerini-ve-projelerini-acikladi

9 https://www.ibb.istanbul/News/Detail/36120

10https://www.internethaber.com/chpli-tunc-soyerden-skandal-kibris-aciklamasi-adeta-rum-tezlerini-savundu-2058159h.htm

11 http://www.krttv.com.tr/gundem/tunc-soyer-ankaranin-insafina-birakacagimiz-asamayi-gectik-h18452.html

12 bandırma onyedi eylül üniversitesi iktisadi ve idari bilimler fakültesi Anabilim Dalı Başkanı Prof.Dr.Mehmet Emin ERÇAKAR, Mevzuat Dergisi, Yıl 13, Sayı;153, 2010 yılı makalesi.

13 Prof. Dr. Anıl Çeçen’in Şehir Devletlerine Doğru (20, 200, 2000, 5000) başlıklı makalesinden.

14 Arş. Gör. Salih Batal makalesi, Mevzuat Dergisi, yıl 13, sayı.145, Ocak, 2010 İSSN 1306 -0767




140 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Reklamı Gizle