Hoşgeldiniz  

PULUR KÖY ENSTİTÜSÜ

Hasan Güleryüz | 19 Mayıs 2021 | Köşe Yazıları


Hasan Güleryüz
guleryuz.hasan@gmail.com

Pulur Köy Enstitüsü, 1942’de kuruldu. Sağlık kolundan 1945 köy öğretmeni mezununu 1947’de verdi. Enstitülerin programları, yönetici ve öğretmenleri 1946-1947 öğretim yılında değiştirildi. Köy Enstitüleri’nde kitaplar toplatılıp yakıldı! Okulun adı 1942-1954 arası Pulur Köy Enstitüsü, 1954-1958 arası Pulur İlköğretmen Okulu, 1958-1976 arası Yavuz Selim İlköğretmen Okulu oldu. Her ad değişikliği bir kırılamaya, düşüşe işaret ediyor. .

Köy Enstitüleri, Türk Devrimi’nin eğitim alanında tamamlayıcısı olarak biçimlendi. Bu okulların iş görebilmesi için Toprak ve Tarım devrimi eş zamanlı yürürlüğe girmesi gerekirdi. Toprak, ağaların, mültezimlerin, giden, gönderilen azınlıkların topraklarını ele geçirenlerin elindeydi. Bunlar tek parti iktidarı CHP’de güçlüydü. Emin Sazaklar, Menderesler, Cavit Orallar, Kinyas Kartallar tarafından Toprak ve Tarım devrimi hazırlıkları uzun tartışmalarla engellendi, ertelendi, komisyonlarda bekletildi ve nihayet kaldırıldı.

Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’na karşı çıkanlar, bu yasayı yaşama geçirecek olan Köy Enstitüleri’ni elbette yaşatmayacaklardı. İnönü açısından ise, “Toprak Reformu yapılamıyorsa, Köy Enstitülerine de gerek yoktu’’. Eleştirileri ve suçlamaları göğüslemeye gerek kalmamıştı artık! Köy Enstitülerinin iki kurucu entelektüeli görevden alındı. Enstitüye karşı olan Reşat Şemsettin Sirer Milli Eğitim Bakanlığına, Toprak Devrimine karşı olan Cavit Oral da Tarım Bakanlığına getirildi. Birbirine bağlı iki devrim bu yolla durduruldu!

Bence Kurtuluş Savaşını veren, ülkesini kurtaran yaralı, gazi, topal, çolak, kör kalmış köylü, öküzün yanına karısını, eşeğini koşan kız kızanı dışlanmamalı, içerideki kurtuluşa da “kurtulacak olan değil” kurucu ve kurtarıcı aktör olarak katılmalıydı. Süreç içinde devrimin ve toprağın sahibi olacaktı. Toprağın da devrimin de sahibi olamadı ve bunu hiç unutmadı. Bu Türk devriminin büyük kırılmasıydı!

Pulur Köy Enstitüsü’nün devamı olan Yavuz Selim’den mezun oldum. Köy Enstitüsü, tarlası, atölyesi, kitaplığı, müzik, resim ve spor salonları ve laboratuvarlarıyla ayaktaydı. Ancak “devrimci ruhu, ütopyası” yoktu. Yaparak yaşayarak öğrenme yöntemi kaldırılmış, “öğretmen” ve “kitap merkezli” eğitim ve oturan boğa misali “edilgin öğrenci” dönemi başlamıştı. Sınıflarımızda ders araçları, kitaplığımız, duvar gazetelerimiz yoktu. Otobüs gibi arka arkaya masalar masalar…

Ayakta kalan müzik salonundan, resim, iş atölyesinden, kitaplığından ve tarım alanlarından yararlandık. Kurucularına, emek veren imececi öğrencileri saygıyla anıyorum. Yıkılan binalara ve kesilen binlerce anıt ağaçlara yanıyorum!

Okulumuzda kitap okuma “takibatı” vardı. Galiba ikinci donem Enstitülerden kalmaydı. “Biyoloji” öğretmenimiz dersinde ajitasyon yapıyordu. O da köy çocuğuydu ve yoksulluktan geliyordu. Gençti, İyi niyetinden şüphem yok! Ona öğretmenim: “Biyoloji dersine ne zaman geçeceğiz?” soruma: İşaret parmağını yumup masaya vurarak: ‘’Bu anlattıklarım biyolojiden önemli değil mi Hasan?” karşılığını verdi. Sonra beni kenara çekerek “Sen neden rahatsız oluyorsun?” sorusunu soruyordu! Keşke her birimize birer biyoloji deneyi yaptırsa, bize daha büyük yararı dokunacaktı. Sınıfta elli bilimsel deneyi yapılacaktı.

İşte bu öğretmen (Necmiye Necef’in Bir Köyün Uyanışı/Kalk Borusu kitabını okuyan bir arkadaşa YC) “Bana bak YC! Sana bu kitabı tavsiye edenin anasının … na bu ayağım girsin!” diyordu. Bu süreçte, elbise dolapları kırılıyor, kitaplar yönetime götürülüyor, elektrikler söndürülerek Atatürkçü, aydınlık yüzlü öğretmenlerin çeneleri kırılıyordu! Ve çene kıranlar bir ay sonra öğretmen atanacaktı! Büyük düşüş ve çürüme sürüyordu!

Enstitüler, gerçekten uygulamaya dayalı ileri okullardı. Büyük araştırmalar sonucunda Dünya eğitimcileri incelenerek kurulmuşlardı. Ülkeyi yöneten kast, CHP’liler, CHP içinde siyaset yapan DP’liler ne yazık ki bu eğitim çizgisinin çok çok gerisindeydiler ve birbirinin benzeriydiler. Bu okullar, klasik öğretmen okuluna çevrilirken, öğrenmeyi, düşünmeyi ve sorgulamayı engelleyen İHL’lerinin önü, “Büyük alim!” ve başbakan Şemseddin Günaltay’la açılıyordu. Kitaplarını alıp okuduğum bu “Eğinli” benim için araştırılması gereken “bir bilinmeyendir!”

İşte, bu okullardan mezun bir çocuk yirmi beş yıldır yapıp ettikleriyle gözümüzün önündedir. Bildiğiniz gibi, hukukun, üniversitenin, ekonominin, özgürlüklerin, basının, bağımsızlığın, ulusal bayramların, her türlü sanatın, insanın, aydının yok edilişini ilerleme ve ileri demokrasi, ekonominin şahlanışı olarak görüyor! Keşke “Kurtuluş Savaşını Yunan kazansaydı” diyen zat, el üstünde tutuluyor, mezara kadar uğurlanıyordu!

Olan biten kırk beşlerde başlayan “Karşı devrimin” şahlanışıdır. (Büyük Prof. Dr.) Şerif Mardin: Olan bitene bakıp, öğretmenin ve imamın arkasındaki gücü gizleyerek ve büyük bir coşkuyla: “İmam, öğretmeni yendi!” diyor, ortaçağa alkış tutuyordu!

Zaman ve çağ ileri akıyor…

Ben de ileriye akarken dikiz aynası olarak tarihe, uzun vadede çok derin etkileri bir döneme bakıyorum. Oraya takılı kalmamak gerektiğini biliyorum. İleri bir eğitim uygulaması kurduğumuz, daha iyisini yapabileceğimizin göstergesidir… Eğitimde bir kuşağı kaybedişimiz çok acıdır!

161 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Reklamı Gizle