Hoşgeldiniz  

ERDEM BİZİMDİR

Mehmet Zehir | 15 Nisan 2021 | Köşe Yazıları


Mehmet Zehir
mehmetzehir@hotmail.com.tr

İnsanın kendini aşma gücü…

Antik Çağ Felsefesinde erdem, ilkin bilicilerce ele alındı ve yetkin yurttaşın niteliği sayıldı.

Sonra Sokrates onu ‘’bilgi’’ saydı ve bilerek erdemsizlik edilemeyeceğini ileri sürdü, bundan da erdemsizliğin bilgisizlikten doğduğu sonucunu çıkardı.

Protagoras (MÖ 481 – MÖ 420)’a göre erdemli olmak kendini yönetmektir, felsefede bu yüzden erdemli olma sanatıdır.

İyiyi kötüden kesin olarak ayıramayız, çünkü herkesin ölçüsü kendine göredir, bu yüzden de genel bir törebilim yoktur.

Thrasymakhos (MÖ 459 – MÖ 400) ’a göre erdem, güçlünün işine gelendir, çünkü yasaları güçlüler yaparlar ve düzeni kendi çıkarlarını gözeterek kurarlar.

Kallikles (MÖ 484- MÖ 5. yüzyıl)’e göre de erdem güçsüzün işine gelendir, güçsüzler erdem öğütleriyle kendilerini güçlülerden korumaya ve onları köleleştirmeye çalışırlar.

Platon (MÖ. 427 -MÖ. 347) ölçülülükle adaleti sosyal erdem sayar ve herkeste bulunmasını ister.

İdeal devletinde sınıfsal erdemler ileri sürer, cesaret asker sınıfının ve bilgelik yönetici sınıfın özel erdemleridir.

Aristoteles (M.Ö. 384-322)’e göre erdem, pek çokla pek az arasında bir ortadır; örneğin cimrilikle müsrifliğin ortasındaki cömertlik gibi, korkaklıkla budalaca atılganlığın ortasındaki cesaret gibi, miskinlikle azgınlığın ortasındaki cesaret gibi, miskinlikle azgınlığın ortasındaki ölçülülük gibi.

Bunlar, Aristoteles’e göre ortadırlar.

Aristoteles erdemi ussal ve törebilimsel olmak üzere ikiye ayırır, bilgi onun için ussal bir erdemdir.

Zenon (MÖ 495- MÖ 430)’da buna benzer bir sınıflama yapar ve erdemleri kuramsal ve uygusal olmak üzere ikiye ayırır, gereği gibi düşünmek kuramsal ve böylelikle doğru bilgi edinmek uygusal erdemdir.

Kuramsal erdem araç, uygusal erdem amaçtır; kuramsal erdem uygusal erdemi gerçekleştirmek içindir.

19.Yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen bilimsel özdekçiliğin getirdiği erdem anlayışı aşma kavramıyla dilegetirilir.

Erdem insanın kendini aşma kendini aşma gücüdür.

Kendini aşmak, evrensel oluşuma, her an biraz daha artan bir çapta katılmak demektir. İnsanın kendini aşması, sürekli olarak her an artan bilginin ve eylemin gerektirdiği zorunluluktur.

Görüldüğü gibi ünlü düşünürler kendi çağlarında bazen birbirlerinden habersiz, bazen haberli, erdem sözcüğüne yükledikleri anlamlarda sürekli artan oranda katkı yaparak günümüze ulaşan erdem teriminin içini doldurmuşlar.

Her şart altında kendini aşma paydaşı altında bilginin sürekli kişide ve toplumda gelişerek kişinin ve toplumun kendisini aşması söz konusu edilmektedir. Bu kendini aşma terimi üzerinden hayatın dünü, bugünü ve yarını üzerine birçok yorum yapabiliriz. Bu yorumların öznesinin hiç kuşkusuz en ideal olanının yarınlar üzerine yapılacağıdır. Çünkü dün ve bugün oluşturduğu bilinci ayrına taşıyarak yarınki bilgi ile birleşerek kendinden daha sonra daha güçlü olarak aktarmayı amaçladığı açıktır.

Konuyu biz Türklere getirdiğimizde durum nedir, burada antik çağ olarak verilen tarih yazının bulunuşundan M.S 476’ya kadar olan tarihtir; bu tarihten sonrada Ortaçağ başladığını gördüğümüz durumda bir tespit yapmak lazımdır; Yazının sahibi olan Sümerler Türk olduğu artık literatüre geçtiğine göre antik çağ da Yunanlılar denilen GREKLER kimdir? Üç beş düşünürün ismine sahip çıkarak antik çağı Greklere terk etmemiz için gerekçemiz nedir?

Yani medeniyet adına Greklerin ortaya koyduğu ne var ki, Antik Yunan Felsefesi, Antik Yunan Edebiyatı … gibi tümceler kurularak ne var ne yok Greklere mal etme sevdası kime yaramaktadır. Romalıların Grek dediği bu Yunanlılar nasıl medeniyeti temsil eder diye kimse sorgulamayacak mıdır? Romalılar, kendi medeniyetlerini çaldıkları için bunlara kendi dillerinde ‘’ HIRSIZ’’ anlamına geldiği için Grek demişlerdir. Ancak bizim yazar- çizer düşünmeyen düşünürlerimiz! Sürekli Yunan, Yunan diye diye içimiz dışımızı Yunan yapmaktan vazgeçmediklerini üzülerek görmekteyiz ve bu bile bizi bir anda konudan koparmaya yetmektedir.  Bu nedenle böyle sözler duyduğumda bir paragraf özellikle bunlar için yazarak okurumuzun hem aydınlanmasını hem de yanımızda olmasına caba göstermekteyiz.

Konumuza dönersek antik dönemin yani ilk çağın bütün medeniyetleri, Türklerin tarihe bıraktığı bir mirasıdır. Bu konuda İskit/ Saka Türklüğü başlı-başına tek öznedir. Diğer bütün isimler, kendisini batının edilgen bir elemanı haline getirmeyenlerce İskit/ Saka Türklüğünün altında toplanır. İskit/ Saka Türklüğü ilk insanlık tarihinden sonraki bütün gelişmelerin öznesi olması nedeniyle sürekli kendisini aşan birey ve toplum olduklarından adeta dünyanın en son 20 bin yıllık tarihinde kendisine yoldaşlık yapacak başka millet ve toplum söz konusu olmadığını söylersek abartmış sayılmayız.

Bu haliyle erdem sözcüğünün Türklerin geliştirdiği, insanlığa kazandırdığını değerlerden biri olarak görüp korumamız gerekmektedir. Zira bütün insanlığın kullanabileceği sözcüğün başka başka dillerin ve toplumların sözcüklerine heveslenerek yok saymak, kullanmamak kendi kendimizi baltalamak; ihanet etmektir. Bu mana da örnek verecek olursak; ahlak sözcüğü toplumdan topluma değişken olmanın yanı sıra; içerik olarak bir toplumun önemli gördüğü bir değer başka bir toplumun hiç önemsenmeyeceği bir değer olabilmesi açısından değerlendirildiğinde ahlak sözcüğünün literatürde yeri olmaması gerektiğini söyleyebiliriz. Buna bağlı olarak ahlak sözcüğünün bütün türevleri aynı akıbetin yolcusu olması gerekmez mi? Peki öyleyse erdem sözcüğümüz neden unutulmuş, neden erdem sözcüğünün bütün değerlerini ahlak sözcüğü ile sunmak istemelerinin nedeni nedir?

Dil her şey ise; her konuda her şeyden önce Türkçemiz gelmesi gelir..!

31 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Reklamı Gizle