Hoşgeldiniz  

EMPERYALİZM, SERMAYENİN SAĞ VE SOL TEZAHÜRÜ

Faik Kurtulan | 06 Mayıs 2021 | Köşe Yazıları


Faik Kurtulan
faikce@yahoo.co.uk

Bilindiği üzere ve daha ziyade doğuya ait bir ülke olarak görülen Türkiye gibi ülkeler türlü vaatlerle Avrupa Birliği’ne üyelik beklentisine sokulmuş ancak üyelik asla gerçekleştirilmemiştir. Bu tutum batının tek taraflı faydacılık (kommensalizm) anlayışından kaynaklanmaktadır. İşte Türkiye’yi kapının önünde bekleten ve iç siyasetini yönlendiren önemli merkezlerden biri de Bilderberg toplantılarıdır. Bu toplantıların amacı Amerika, Avrupa Birliği ve AB’nin etrafında bulunan ülkelerin temsilcilerini bir araya getiren Bilderberg toplantılarına başta Türk sermayesinin temsilcileri, gazeteciler, muhalefet partilerinin temsilcileri ve hükümet temsilcileri katılmakta ve Türkiye siyaseti etkin bir şekilde yönlendirilmektedir. Türkiye’nin ekonomi yönetimi, komşularıyla izleyeceği siyaset ve gireceği ittifaklar bu toplantılarda ortaya konulan fikir fırtınaları ve projelere paralel bir şekilde uygulamaya konulmaktadır. Bu durum doğal olarak ülke bağımsızlık ve bekasını doğrudan etkilemektedir. Bilderberg toplantılarının sonucunda da bir karar ve herhangi bir bilgilendirme yapılmamakta, kamuoyu toplantılardan sızan haber ve dedikodularla yetinmek zorunda bırakılmaktadır.

Şimdiye dek bu toplantılara katılan medya ve öğretim üyelerinin dışında birçok parti mensubu, şirket temsilcisi ve hükümet üyesi de yer almışlardır.

Buna örnek olarak son 25 yılda katılan bazı kişiler:

Egemen Bağış, Ümit Boyner,  Mustafa Koç, Bülent Ecevit, Erdal İnönü, Hikmet Çetin, Fehmi Koru, Soli Özel, Süleyman Demirel, Abdullah Gül, Ali Babacan, Mesut Yılmaz,  İsmail Cem,  Kemal Derviş,  Başbakan Yardımcısı sıfatıyla Mehmet Şimşek,  CHP Genel Başkan Yardımcısı sıfatıyla Selin Sayek Böke, Ali Babacan ve daha pek çok AKP ve CHP’li milletvekili sayılabilir.

Bilderberg toplantıları dünya gelirinin yaklaşık %70’ini temsil eden Amerikan ve Avrupa sermayesi tarafından düzenlendiği içindir ki Türkiye’den de KOÇ HOLDİNG ve SABANCI HOLDİNG gibi büyük şirketlerin temsilcileri toplantılarda daimi olarak boy göstermektedir ve dünya meseleleri “şirketlerin meseleleri” olarak ele alınmaktadır ve Türkiye siyaseti yönlendirilmeye çalışılmaktadır.

Başta Türk sermayesinin, iktidar ve muhalefet partilerinin küresel sermaye ile olan bağlantıları bununla da kalmamakta ve 1921 yılında İngiliz Derin Devleti olarak da bilinen Chatham House’ın devamı olarak Amerika’da kurulan CFR (Council On Foreign Relations) ile ilgili bağlantılar da Türkiye iç siyasi gelişmelerinde çok önemli bir yer tutmaktadır.

Bugün artık çok iyi biliyoruz ki Rockefeller ve bazı işadamları tarafından kurulan CFR (Amerikan Dış İlişkiler Komisyonu) Amerikan siyasetini elinde tutmakta, hükümette görev alan önemli bakanları belirlemekte ve özellikle dış işleri ve savunma bakanlıkları CFR tarafından kendi üyeleri arasından belirlenmektedir. 16 Temmuz 2009’da o zamanın Dışişleri Bakanı olan Hilary Clinton CFR’de yaptığı bir konuşmada şunları söylemiştir:

Biz bu konseyden çok tavsiye alırız.”

Bu şu anlama gelir; ne yapacağımızı ve gelecekle ilgili ne düşünmemiz gerektiğini soracak başka bir yere ihtiyacımız olmaz.” Araştırmacı Gazeteci Alex Jones’a göre Clinton’un bu itiraf niteliğinde olan telkinlerden kastı, verilen talimatları ifade etmektedir.”

CFR, Uzakdoğu, Amerika ve Avrupa’yı birleştiren ilişki ağında Trilateral Commission ve Bilderberg gibi örgütlerin üzerinde bir çatı örgüt olma rolünü oynamaktadır. Büyük Ortadoğu Projesi’nin sahibi, Ortadoğu’daki enerji hatlarının geleceğini ve verimli tarım arazilerinin paylaşımını küresel sermaye çıkarlarına göre belirleyen örgüt, dolayısıyla Türkiye için de planları olan, dünyanın en güçlü ulus ötesi kuruluşudur.

CFR’nin Dünya’nın önemli ülkelerinde çeşitli “ayakları” bulunmaktadır. Bu ayaklar “Yerel Konseyler” olarak faaliyet yürütmektedirler. Almanya’da SWP, Arjantin’de CARI, Brezilya’da FGV, Fransa’da IFRI, G.Kore’de EAI, Hindistan’da ORF, Suudi Arabistan’da GRC, Rusya’da ise INSOR… Bu “Yerel Konseyler” bir araya gelerek “Council of Councils” yani “KONSEYLERİN KONSEYİ”ni oluşturmaktadır, en tepede ise Council on Foreign Relations yani “CFR” vardır. 20 Ekim 1999 da İstanbul Koç Müzesi’nin lüks yemek salonunda, Koç Holding tarafından 1928’den beri ticari ve ailevi ilişkileri süren David Rockefeller onuruna verilen yemekte, David Rockefeller davetliler huzurunda Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Rahmi Koç’un CFR üyeliğine kabul edildiğini açıklayarak, bir de madalya vermiştir. Rahmi Koç’da çok uzun yıllardır üyesi olduğu CFR içerisinde artık “en üst düzeyde” yönetici pozisyonundadır.

Aslında küresel sermayenin bu en önemli merkezinde yönetim kurulu üyeliği verilmesi arkasına küresel sermayeyi alan KOÇ topluluğunun da Türkiye’de ne kadar büyük bir gücün temsilcisi olduğunun da bir göstergesi oluyordu.

Türkiye’de de 2008 yılında düğmesine basılan “Yerel Konsey” kurma çalışmaları kısa sürede meyvesini verecek ve 40 kişiden oluşan “özel ve seçkin bir grup” Rahmi Koç başkanlığında Global İlişkiler Forumu (GİF) 11 Mayıs 2009’da Kurularak tüzel kişilik statüsü kazanmıştır.

GİF’in kurucuları, Bülent Eczacıbaşı, Hanzade Doğan Boyner ve Ömer Dinçkök gibi iş insanlarının yanı sıra Gülsün Bilgehan, Altan Öymen ve Yılmaz Büyükerşen gibi ve CHP’lilerin bir araya geldiği 40 kişiden oluşuyordu.

Rahmi Koç da “GİF’i kurmadan evvel, Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Sayın Başbakan Recep T. Erdoğan, Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Ali Babacan, Devlet Bakanı ve Baş Müzakereci Sayın Egemen Bağış ve Sanayi ve Ticaret Bakanı Sayın Zafer Çağlayan ile konuyu görüştük ve öncelikle onların icazetlerini aldık.” diyecekti.

GİF’in ilk Cumhurbaşkanı konuğu ise 18 Kasım, 2009’da düzenlenen akşam yemeğine katılan Abdullah Gül olacaktı.

Her nedense Türkiye’de sol’u ve emeği temsil ettiğini iddia eden CHP’liler tıpkı TESEV, TÜSES, TEPAV gibi TÜSİAD’ın kurduğu dernek ve vakıfların üyesi oldukları gibi GİF’in de kuruluşunda önemli bir görev üstleniyordu.

Bu aşamada CHP seçmeni de kendisini “solcu” olarak tanımlamadan önce patronlarla kurulan bu yakın ilişkilerin anlamını sorgulaması gerekmektedir.

Bu ilişkiler tek bir dernekte meydana gelseydi normal olarak nitelenebilirdi. Ancak TÜSİAD’ın kendi amaçlarına ulaşmak için oluşturduğu tüm dernek ve vakıflarda CHP’lilerin görev almasının, yine tıpkı iş insanları gibi CHP’lilerin de CFR ve Bilderberg toplantılarına devamlı katılmalarının arkasında yatan neden belki de Kemal Kılıçdaroğlu’nun “bu devirde sağ-sol ayrımının kalmadığına, bunun yaşadığımız çağın gerisinde kaldığına” dair açıklamasında aranmalıdır. Biz bu görüşe şunu da eklemek isteriz ki aslında sağ ve sol kavramları sermayenin sağ ve sol yüzü olarak değerlendirilmelidir.

Tabii partiler üstü bir bakışla değerlendirildiğinde TÜSİAD’ın ilişkileri muhalefet partileriyle sınırlı değil. Şimdi biraz da iktidarla olan ilişkilerine bir göz atalım.

Hükümet iktidar olduktan sonra Türkiye’deki mevcut sermaye örgütlenmesinin alternatifini oluşturacak şekilde kendisine yandaş şirketleri desteklemekte ve öne çıkan beş büyük yandaş şirketle ülke çapında açılan ihaleleri ve yapılan yatırımları tam kontrolü altına almaya çalışmaktadır.

Hatta yandaş şirketleri öyle bir desteklemektedir ki, bir zamanlar TÜSİAD’ın önemli şirketleri olan Doğan Holding, Çukurova Holding ve Uzan Holding gibi şirketleri ya batırmış ya da atıl hale getirerek onlardan açılan yatırım ve ihale boşluğunu kendi yandaş şirketlerine aktarmıştır.

Aynı şekilde çoğunlukla TÜSİAD’ın kontrolünden medya geniş ölçüde iktidarı destekleyen bir propaganda makinasına dönüştürülmüştür. Böylelikle TÜSİAD’la iktidar arasında daimi bir çekişme süre gelmektedir. Amerikan sermayesiyle, CFR ve Chatham House gibi ve çeşitli uluslar üstü düşünce kuruluşlarıyla kısmen yöneticilik rolünde kuvvetli bağları olduğu içindir ki tasfiye edemediği en önemli holding de yukarıda küresel sermaye ile ilişkilerinden bahsettiğimiz Koç Holding’ tir.

Bir yandan TÜSİAD’la çekişmesine rağmen AKP’nin bu örgütle de süre giden bağları bulunmaktadır.

Örneğin bir TÜSİAD kuruluşu olan ve Soros tarafından fonlanan TESEV VAKFI’nın 16 no’lu kurucu üyesi Prof. Dr. Erdoğan Alkin’dir. Erdoğan Alkin’in oğlu Prof. Dr. Kerem Alkin ise bir yandan Sağlık Bakanı’nın sahibi olduğu Medipol Hastanesi’nde öğretin üyesi olarak çalışmakta, aynı zamanda havuz medyasının önde gelen gazetesi Sabah ve Daily Sabah’ta köşe yazarlığı yapmakta, ayrıca Halkbank Yönetim Kurulu Üyeliği ve Türkiye Varlık Fonu Yönetim Kurulu üyeliklerini de üstlenmektedir. Yani anlaşılacağı üzere Alkin Ailesi hem iktidar hem de TÜSİAD’la bağlantılı olarak çalışmaktadır.

Bu da iktidarın TÜSİAD ve küresel sermayeyle olan ilişkisini hep bir şekilde sürdürdüğünü ve özellikle Amerika’yla paralel bağlar kurmak suretiyle köprüleri ortadan kaldırmadığını göstermektedir.

Bu ilişki detaylarından bahsetmemizin nedeni iktidarda kalmak için belki de son gayretlerini sarf eden iktidarın, henüz görev başına gelen Amerikan Yönetimiyle bir şekilde uzlaşmak için KOÇ HOLDİNG’i kullanmak istediğine dair işaretler vermesidir.

Bu konudaki en önemli işaretin ise Prof. Dr. Melih Bulu’nun Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü’ne getirilmesi olduğu söylenmektedir. Düşünülenin aksine Melih Bulu sadece AKP yanlısı bir profesör olduğu için getirilmemiş, yapılan atamada büyük ölçüde Koç Holding’le olan ilişkisi göz önünde tutulmuştur. Melih Bulu, Koç’ların kurduğu ve içinde Ali Koç’un da görev aldığı “Uluslararası Rekabet Araştırmaları Kurumu Derneği”nin yönetim kurulu başkanlığını yürütmektedir. Bulu’nun Koç’larla olan yakın ilişkileri TÜSİAD aracılığıyla Amerikan yönetimine bir uzlaşma mesajı olarak değerlendirilmektedir. Üstelik Boğaziçi olayları sırasında Koç Holding’in sessiz kaldığı ve Gezi olaylarındaki gibi iktidar karşıtlarına destek vermediği de belirtilmektedir. Yani mesaj alınmış ve yerine ulaştırılmış gibi görünmektedir. Bundan sonrasını ise zaman gösterecektir.

Tüm bu ilişkileri değerlendirdiğimizde ise karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır.

TÜSİAD ve Koç’ların Amerika ve Avrupa sermayesine ilaveten Amerikan yönetimiyle tüyleri diken diken edecek derecede kuvvetli ilişkileri söz konusudur. Bu zenginler kulübü, bir taraftan kendisini masum bir sivil toplum kuruluşu olarak gösterirken aynı zamanda Amerikan yönetimi ve Avrupa Birliği gibi güçlerin aynı zamanda TÜSİAD’ın menfaatlerini de yansıtan taleplerini gerçekleştirebilmek için partileri dizayn etmek ve iktidar üzerinde baskı oluşturmak amacıyla örtülü çalışmalar yürütmektedir.

TÜSİAD’ın kendisine bağlı TÜSES, TEPAV, TESEV ve bir zamanlar faaliyette bulunan Açık Toplum Enstitüsü gibi kuruluşlar aracılığıyla partilerin içine adam sızdırmak ve parti programlarını, hatta Anayasa’yı kendi menfaatleri doğrultusunda değiştirme çalışmaları yürütmesi aslında siyasi partilerin kendi seçmenine danışarak oluşturduğu programlar olmayıp dışarıdan yönlendirmeli çalışmalar olduğunun da bir işaretidir.

Ülke sorunlarına çözüm aranıyorsa aydın kesimin partiler arasında geçen kısır çekişme ve tartışmaların ardına takılmayı bırakıp buz dağının arkasında yürütülen ve siyaset dışı zannedilen ilişkilere ve perde arkası taleplere odaklanması gerekmektedir.

154 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Reklamı Gizle