Hoşgeldiniz  

BÖLÜK PÖRÇÜK LÜBNAN

Faik Kurtulan | 28 Nisan 2021 | Köşe Yazıları, Tüm Manşetler


Faik Kurtulan
faikce@yahoo.co.uk

Tarih boyunca birçok din ve mezhebe ev sahipliği yapmış olan ve Osmanlı zamanında Cebel-i Lübnan olarak anılan bölge 1516 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından imparatorluk sınırlarına dâhil edilmiştir. Osmanlı yönetiminin bölge halklarının dini ve mezhepsel durumlarına karışmaması ve insanları inançlarında serbest bırakması neticesinde Lübnan 400 sene Osmanlı idaresinde yaşamıştır.

Ülkede en büyük mezhep Dürziler olarak bilinmektedir. Bu mezhep Şii ‘liğin sapkın bir kolu olarak ortaya çıkmış ve kurucuları kendilerine tanrı yakıştırması yapacak kadar ileri gitmişlerdir. Her ne kadar Müslüman mezhepler arasında kabul edilseler de bu mezhebi Müslüman olarak kabul etmeme eğilimi de oldukça yaygındır. Bugün itibariyle mensuplarının birçoğu Fransa ve Avrupa’ya göç etmiş ikinci büyük mezhep Marunilerdir. Bu mezhep de Avrupa Katolikliğinden farklı birtakım görüşlere sahip bir Hıristiyan topluluğudur. 16. ve 17. Yüzyıllarda ülkenin en fazla nüfusa sahip mezhebi Marunilerdir. Dürziler ve Maruniler 19. Yüzyıldan itibaren birbirleriyle çatışma yaşamış, önce emirlik, sonra kaymakamlık sistemiyle iki ayrı bölgeyi idare etmişler fakat yönetimler ayrı bölgeleri temsil ettiğinden bir birlik sağlanamamış ve sistem başarıya ulaşamamıştır. 19. Yüzyılın sonlarına gelindiğinde Fransa’nın himayesindeki Maruniler ve diğer Hıristiyanlar Panislamizm’e karşı Arap Milliyetçiliği doktrinini savunmaya başlamışlar ve Suriye ve Lübnan’daki tüm Arapların Osmanlı Devleti’ne karşı bir araya gelmesi gerektiğini savunmuşlardır.

1916 yılında Sykes-Picot Anlaşması’yla İngiltere Suriye ve Lübnan’ı Fransa’ya bırakmıştı. İngiltere’nin desteklediği Şerif Hüseyin Lübnan içerisine de girerek Beyrut’a kadar gelince de 1918 yılında Fransa Lübnan’ı işgal etti. 1920 yılında da Lübnan devletini kurduğunu ilan etti. Yeni kurulan devlet emperyalist Fransa’nın ekonomik ve siyasal çıkarlarına göre dizayn edilmiş ve içlerinde çatışma çıkabilecek birçok farklı toplum bir araya getirilmeye çalışılmıştı. Önceleri Fransızlar Marunileri en büyük dini toplum olarak düşünmüşlerdi fakat daha sonra yeni Müslüman topluluklar ilave edince Marunilerin ülkedeki oranı %30’lara kadar düşmüştü. Bu da Marunilerin Fransa’nın desteği olmaksızın ülkeyi idare etmesini mümkün kılmıyor, her an din temelinde çatışmalara yol açabilecek bir ortam ortaya çıkıyordu. Emperyalizm böyle bir şeydi.

Bugün 18 tane mezhebin tanındığı ülkenin o devirde kuzeyinde Maruni Hıristiyanlar, güneyde Lübnan Dağı bölgesinde Dürziler ve Hıristiyanlar, Kıyı kentlerde ise Sünniler ve yine Hıristiyanlar yaşamaktaydı. Lübnan Dağı’nın doğusunda ve güneyindeki kırsal kesimde ise Şii’ler yaşıyordu. 1932 yılında yapılan nüfus sayımında en kalabalık topluluk olarak Marunilere cumhurbaşkanlığı, Sünnilere başbakanlık, Şii’ler meclis başkanlığı verilmiş ve bugüne dek hükümet hep mezheplerin temsili ile oluşturulmuştur. Dini temelde Fransa’ya yakın olması nedeniyle aldıkları cumhurbaşkanlığı makamı sayesinde Maruniler daima siyasal iktidarın ve ordunun gücünün önemli bir kısmını ellerinde bulundurmuşlardır. Bu sistem Marunilerin ekonomik açıdan diğer mezheplere göre daha çok gelişmesine olanak sağlamıştır. Diğer partiler de ellerinde tuttukları makamları sadece, ama sadece kendi mezhepleri için kullanmışlardır. Böyle bir durumda da mezhepler arası çatışmalar kaçınılmaz olmuştur. Ülkede hükümetler ülkenin genel çıkarları için değil, dar mezhep çıkarları için kurulmakta ve dağılmaktadır.

Cemaatler arasındaki çekişmelere bir son verebilmek amacıyla 1943 yılında Hıristiyan ve Müslüman liderler bir araya gelerek “Ulusal Pakt” adında siyasi bir yapı oluşturmuşlar fakat parlamentodaki temsiliyet açısından mezhep dağılımı aynen korunmuştur. Oysaki yıllar geçtikçe ülkenin nüfus yapısı da değişmekte ve Müslümanların çoğalma oranı Hıristiyanlara göre çok daha fazla büyümektedir. Ülkede kesin olmayan nüfus dağılımına göre veriler, etnik dağılım olarak %95 Arap, %4 Ermeni ve %1 diğer gruplar şeklindedir. Mezhepsel dağılıma göre ise, %59,7 Müslüman, %39 Hıristiyan %1,3 ise diğer dinler yani Yahudi, Bahai vs.. şeklindedir.

Ancak ülkede gerçek oranların dahi ortaya çıkması yeni birtakım çatışmalara neden olacağı için 1932 yılından beri yapılan nüfus sayımının ardından yeni bir sayım yapılamamaktadır. Bu bile idari yapılanmanın mezhepsel temsile göre ya da diğer bir ifadeyle radikal bir çoğulculuk anlayışıyla ülkenin yönetilemediği gerçeğini gözler önüne sermektedir.

Araştırmacı Tuğba Kaya’ya göre “Lübnan’ın siyasi, ekonomik ve toplumsal yaşamı mezhepsel dengelerin etrafında şekillenmiştir. “Lübnanlılık” ve ortak sosyokültürel değerler yerine kan bağı, cemaat ve mezhep, kimliği oluşturan unsurlar olmuştur. Dış güçlerin 19. yüzyıldan itibaren kendi çıkarları doğrultusunda Lübnan içindeki cemaatleri birbirlerine karşı kışkırtmaları kalıcı düşmanlıkların oluşmasına ortam hazırlamıştır. Lübnan gibi temsilin mezhepsel dengelere dayandığı bir ülkede, zaman içinde sayıca artan Müslümanlar daha fazla temsil hakkı talep etmiş bundan mağdur olabilecek olan Maruniler ise şiddetle bu taleplere karşı çıkmıştır. Taraflar 1970’lerden itibaren karşılıklı olarak silahlanmaya başlamışlardır”.[1]Netice olarak yaklaşık 25 sene boyunca kanlı iç çatışmalar yaşanmıştır. Bu iç savaşta İsrail ve Fransa gibi dış ülkelerin payı büyüktür.

Bugün itibariyle Lübnan’da mezhep partilerinin birbirleriyle ittifakları da söz konusu olmakta ancak yine de ülkeyi idare edecek bir hükümet kurmak gittikçe zorlaşmaya devam etmektedir. Görünen açıkça şu ki; seçilenler sadece kendi toplumlarından oy aldıklarından ve sadece kendi mezhep topluluklarına hesap vermek zorunda olduklarından seçilenler için diğer mezhep ya da etnik topluluklarının ihtiyaçları önem taşımamakta ve öncelik hep en yüksek nüfusa sahip topluluğun talepleri olmaktadır. Bu da topluluklar arası gelişmişlik farklarının daha da artmasına sebep olmaktadır. Bir topluluk ne kadar çok milletvekiline ve ne kadar çok bakana sahip olursa hizmet de aynı oranda o topluluğa gitmektedir. Bu durum öncelikle hükümet kurma çalışmalarında maksimal pazarlıklara sebebiyet vermekte, aylarca hükümet kurulamamaktadır. Tabi seçimler de bu nedenlerle devamlı ertelenmezse.

Anlaşmazlık konularından birisi de hangi bakanlığın hangi topluluğa verilmesi konusudur ki, özellikle maliye bakanlığı üzerinde en çok tartışılan ve bir türlü uzlaşılamayan bakanlıklardan biri olmaktadır. Son seçim sonuçlarına göre bu bakanlığın Şii’ler verilmesi tartışılmış fakat konunun halledilmesi yine çok uzun pazarlıklara sebep olmuştur. Herkesin anlayacağı şekilde maliye bakanlığı elde etmek demek çeşmenin başını tutmak demektir. Ülke ekonomisinin öncelikleri ve para akışı, bakanlığı elinde tutan topluluğun kararlarına göre yön bulması böyle bir sistemde normal karşılanmaktadır. Belki Sünni yahut Hıristiyan bölgeye yapılacak yatırım geciktirilecek, Şii bölgesi yatırımlarına kıyak geçilecektir.

Ülkede tartışma konusu olan konulardan biri, adalet sisteminin bağımsızlığı ve kamu mallarının mezheplere peşkeş çekilerek çeşitli yolsuzluklara sebebiyet verilmesidir.

Bu tür anlaşmazlık, yolsuzluk ve adaletsizlikler çoğunlukla bireysel ve yurttaş hakları anlamında mana ifade ettiğinden bizim gibi bireysel eşitliğe dayalı cumhuriyet yönetimi altında yaşayan ülkelerin halkları tarafından pek de anlaşılabilecek bir durum değildir.

2018 yılında yapılan seçimler bir önceki seçimlerden dokuz yıl sonra yapılmış ve partilerin oy oranları değiştiğinden yapılan seçimlerden sonra bazı partilere kontenjan olarak verilen bakanlık sayısının düşürülmesi ve oyunu artıran partilere daha fazla bakanlık verilmesi gerekmiştir. Ancak yapılan kıyasıya pazarlıklar ve sonunda ortaya çıkan çeşitli tehditler aylarca bir hükümet kurulmasını engellemiş ve ülkenin bekleyen acil sorunları bir türlü çözüme kavuşturulamamıştır. Tartışma ve pazarlıklar hep aynı yerde düğümlenmekte ve hangi toplumun kaç bakanlık alacağı hususunda bir uzlaşmaya varılamamaktaydı. Aylar sonra Saad el-Hariri hükümeti de ekonomik kriz ve hükümetin vergi politikaları nedeniyle patlak veren gösterilerin ardından 29 Ekim 2019’da istifa etmişti. Artık göstericiler meydanlarda bir teknokrat hükümet talep etmeye başlamışlardı. Bu da mezhep temsiline dayalı hükümetlerin ülke sorunlarını çözemediğini göstermekteydi.[2]

21 Ocak 2020’de protestocuların talep ettiği şekilde hükümeti kurma görevi hiçbir partiye üye olmayan, Şiilerin desteklediği ve akademisyen kişiliğiyle öne çıkan Hassan Diyab tarafından kuruldu. Fakat bu hükümetin de ömrü uzun olmayacaktı. Ağustos 2020’de Beyrut Limanında patlayıcı yapımında kullanılan 3 bin ton amonyum nitrat yüklü gemide 200 kişinin ölümüne ve milyarlarca dolar zarara yol açan patlama sonucunda Hassan Diyab hükümeti de cumhurbaşkanına istifasını sundu. Hassan Diyab’ın yaptığı açıklamada patlamanın yolsuzlukların bir eseri olduğu ve bu yolsuzlukları yapanlardan hesap sorulması gerektiği ifade edildi. İşte tam da bu aşamada her çeşit mezhebe karşı tarafsız mahkemelere ihtiyaç belirmişti. Ancak buradaki düğüm de yolsuzlukların yurttaş bireylere dayalı gerçekleşmediği, mezhepsel yolsuzlukların söz konusu olduğu şeklindeydi.

Netice olarak Fransa gibi emperyalist kurtların ülkeyi ziyaret ederek yeniden kendi mandalarına girmesinin teklif edilmesi ardından ülkede mezheplere dayalı ve devamlı çözümsüzlük yaratan yönetim sisteminin nedeninin eşit yurttaşlık (etnik ve dini cemaatlerin eşitliği) anlayışından kaynaklandığı ve nispi temsil sisteminin ülkedeki mezhepler arası çatışmaların temelini oluşturduğu anlaşılmaktadır. Bir bakana göre öncelikli sorunun kendi mezhebine yapacağı hizmet olması ve diğer mezheplerden oy talep etmeye ihtiyaç duymaması adaletsizliklerin en yüksek düzeye vardırıldığı sonucunu doğurmaktadır. Ülkedeki mevcut sistem her ne kadar cumhuriyet olsa da eşitlik Fransız devriminde ortaya çıkan birey haklarını gözetmek olarak anlaşılmayıp eşitlik cemaatler üzerinden anlamlandırılmaktadır. Çatışma ve belki de ileride olabilecek ayrışmalarda bu sistem anlayışından kaynaklanmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti de Fransız ihtilali ve daha sonra (1791’de) çıkartılan insan hakları beyannamesinden esinlenerek kurulmuş bir cumhuriyettir. Eşitlik bireysel hak olarak tanımlanmıştır. (Anayasa 10. Madde) Ancak son yıllarda mecliste grubu bulunan üç siyasi partinin de gerek program gerekse seçim bildirgelerinde eşit yurttaşlık yahut eşit vatandaşlık sisteminin yani Yugoslavya ve Lübnan sisteminin getirileceği “daha geniş demokrasi ve eşitlik” söylemi örtüsüyle vaat edilmektedir. Bu da Yugoslavya ve Lübnan tecrübelerinin göz ardı edilerek İsrailli Odet Yinon’un bir Avrupa Birliği şartı haline getirdiği yerel yönetimler özerklik şartı üzerinden öncelikle belediyeler üzerinden uygulamaya sokulması şeklinde tezahür etmektedir. Hedef yerel yönetimlerin hizmet odaklı özelliklerinin siyasi ağırlıklı yetkilerle donatılarak merkezi yönetimden ayrışabilecek yapılar oluşturmaktır. Bu, parçalanmaya kadar gidebilecek uygulamaların tehlikelerinden şimdilik vatandaşın haberi bulunmamaktadır.

Gerek Lübnan halkı gerekse Yugoslavya tecrübesini yaşayan halklar din ve etnisite üzerine demokrasinin inşa edilemediğini acı tecrübelerle öğrenmişlerdir. Yazımızdan da anlayacağınız üzere çeşitli mezhepsel itirazlar devam etse de Lübnan Halkı da bir cemaatler çorbası değil, teknokratlardan oluşan, kimliksiz hükümet talep etmeye başlamıştır. Ülkenin %95’inin ortak kimliği Arap olmaktır. Bu nedenle de ülke Arap kimliğinin çıkarları üzerine yönetilmelidir. Önümüzdeki günlerde Irak, Suriye, Suudi Arabistan ve İran gibi pek çok ülkede de sözde demokrasi açılımı adı altında eşit yurttaşlık veya cemaatler üzerinden eşitlik kılıfıyla birçok ülke parçalanacaktır. Adına da hiç kuşkunuz olmasın, “halkların demokratik talebi” diyeceklerdir. Amaç, dünyanın sermaye tarafından idare edilebilmesi için ulus devletlerin tasfiye edilmesi, eyaletleşme, federasyonlaşma ve şehir devletleriyle yönetilen bir dünya konfederasyonunun yolunu açmaktır.

[1] http://akademikperspektif.com/…/lubnanin-mezhepsel…/

[2] https://www.hurriyet.com.tr/…/lubnanda-yeni-hukumet…

17 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Reklamı Gizle