Hoşgeldiniz  

BİR YAZARIN GİZLİ DÜNYASI’NA YOLCULUK

Hasan Güleryüz | 18 Mayıs 2021 | Köşe Yazıları


Hasan Güleryüz
guleryuz.hasan@gmail.com

Her yazar, yazarken giderek kendini biraz da gizler, derinlere gömer. Kolay anlaşılmasını ve deşifresini istemez. Zaman zaman okuduğumuz yazarlar vardır. O yazarı ne kadar anlarız? Elbette derinliğimiz kadar. Papağanlaş(tır)ma üzerine kurulu bir dünyamız var. Bir anlamada esir edilmiş kuşlarız. Anlamadığımız ne kadar da sözcük, kavram kullanırız ve ne kadar dua okuruz! Kafesteki papağanın “babacığım, babacığım, günaydın, günaydın, ne şekersin!” derken ezberlediği sözcükleri anlamaması gibi. Bütün gayretimiz, papağanlaşmaktan kurtularak kendi dilimizle konuşmak ve güzellikler yaratmak değil midir?

Cambpell, günümüzün önemli araştırmacı düşünürlerinden biridir. Yazının olmadığı arkaik dönemlere ilişkin çok önemli çalışmalar yapmıştır. İnsanlık tarihinin paleolitik, mezolitik, neolitik ve yazı sonrasına ilişkin masal, mitoloji ve şiirleri karşılaştırmalı incelemiştir. İnsanlığın ürettiği mitolojilerin dünyanın farklı zamanlarda, farklı coğrafyalarında farklı bitki, hayvan temaları olarak işlense de benzer özellikleri olduğunu saptamıştır. Bu zihnin belli dönemlerde benzer yükselişi olarak ifade edildiği gibi, bir bilginin, zihinsel bir bileşimin, anlamsal değeri olan bir öykünün bir coğrafyadan diğerine deniz yolu, kara yoluyla taşındığına işaret etmektedir. Bu taşınma yazı öncesi, sözel, şiirsel yapı ve müzikal oyunla taşındı.

New Yorkʹta doğan Joseph John Campbell, bir mitolojist, yazar ve akademisyendi. Çocukluğunda Kızılderililere duyduğu ilgi onu, dünyanın değişik çağlarına ait mitlerin karşılaştırmalı bilimine götürdü. Lewis Henri Morgan’ın Eski Toplumlarla ilgili belgesellerinden, James G. Frazer’in Altın Dal adlı çalışmalarından yararlandı. Adeta o metinlere mitolojik derinlikli ruh verdi, onları kanatlandırdı. Öğrenimi için gittiği Avrupaʹda “Arthur Schopenhauer, Carl Gustav Jung ve Soren Kierkegaard, Sigmund Freud” gibi düşünürlerden ve “Paul Klee, Pablo, Picasso, Salvador Dali” gibi sanatçılardan etkilendi. Karşılaştırmalı mitoloji ve din alanlarında tanınmış bir kalemdir. Yaptığı çalışmalar insanlığın ufkunu açacak niteliktedir.

Campbell’e göre dünya mitolojilerinde, masallarında, temelde aynı öykü sonsuz çeşitlilikte yeniden anlatılır. Bütün öyküler, masallarda ve mitlerde bulunan birkaç ortak yapısal unsurdan oluşur. Campbell, tüm öykücülüğün, bilinçli ya da bilinçsiz, mitin, masalın binlerce yıldır var olan kalıplarını izlediğini, tüm öykülerin bir kahramanın yolculuğu ile anlaşılabileceğini söyler. “Evrensel ve tek ana mit”(Monomyth) adını verdiği “Kahramanın yolculuğu” kalıbı evrenseldir ve her tarihte, her kültürde kendini gösterir, der. www. gaiadergi.com/joseph-campbell
Son yıllarda uygarlık alanında da tek uygarlık nehrinin akışını sürdürdüğü, bir yerde başlayıp bir yerde sonlanmadığı, bir halkla, bir coğrafyayla sınırlı olmadığı anlayışına doğru bir yöneliş var. Özellikle, William H. Mc Neill, Adre Gundre Frank, Barry K. Gils bu yaklaşımın öncüleridir. Bu, insanlığın düşünsel tıkanıklığını aşmada, yeni yaklaşımlar geliştirmede önemli kapılar açabilir gibi görünüyor. Cambpell bu konuda:

Bütün dünya mitolojilerinin karşılaştırmalı incelenmesi, insanlığın kültürel tarihinin bir bütün olarak ele almaya bizi zorlamaktadır. Ateşin çalınışı, tufan, ölüler ülkesi, bakirenin doğurması ve dirilen kahraman gibi temalar bütün dünyaya yayılmıştır ve her yerde yeni yeni bileşimler içinde görünürler. Oysa ki, kaleydeskop içindeki parçalar gibi, yalnız belli sayıda ve hep aynıdırlar. 
Türümüzün tarihi, gerçekten ilk sayfasından beri, yalnızca alet yapan insanın ilerleyişinin bir açıklaması değildir; daha trajik bir biçimde kâhinlerin zihinlerinden parlak hayallerin dökülmesinin ve dünyalı toplulukların dünyasal olmayan sözleşmelere can verme çabalarının tarihidir. Her toplum, doğaüstü tasarımın kendine düşen mühür ve damgasını almış, onun kahramanlarıyla iletişim kurmuş ve halkın günlük yaşamında ve deneyimlerinde bunu kanıtlamıştır. İnsan görüldüğü gibi, genel mitsel kalıtımların düzenlemesi olmadan evrendeki yaşamını sürdüremiyor. Aslında insanın kendi yaşamının doluluğunun, mantıklı düşünceyle değil kendi yerel mitolojisinin derinliği ve genişliğiyle doğrudan orantılı olarak oluştuğu görülüyor
” (Cambpell: 2015:13,14).

Cambpell, “insan, yaşamdan edindiklerine dayalı olarak oluşturduğu mitsel zihin programı olmadan yaşayamıyor”, diyor. Bu, insanın üst değerlere, mitolojilere olan gereksinimine işaret etmektedir. Bu anlayıştan hareketle, insanlığın oluşturduğu değerlerin benzeş ve ortak olduğu, aslında kavga edilebilecek farklılıkların derinden bakınca pek olmadığı iletisini veriyor. Bunların hepsinin insanlığın evrensel mirası kapsamında ele alınabileceği anlayışına ulaşılıyor. Bu olursa belki de mülke ve egemenliğe dayalı, zihinsel program farklılığına dayalı savaş çıkmayacak, insanlar değerler üzerinden daha kolay anlaşarak yeni ütopyalar oluşturacak, enerjisini bu ütopya için harcayacaklar.

Nedense şimdiye dek insanlar felsefe, simgecilik, mitoloji alanlarındaki yeni açılımlardan yararlanarak tek bir resim, tek bir anlam oluşturma çabasına girmedi! Bu yaklaşım, uygarlığın kurucusu Sümerler ve onların ardılı Babillilerdir anlayışına hayır, uygarlığın kurucusu Grekler’dir anlayışına bizi zorluyor! Bu konu, uygarlığın kurucusu siyahlar değil, beyazlardır anlayışını da çağrıştırıyor. Cambpell, ne kadar çok tarihin derinliklerine iner ve oradan seslenirsek o kadar aşağılara batıyoruz ve o kadar da anlaşmazlığa düşüyoruz. İlk İşimiz bu anlayışımızın doğruluğu ve tutarlığının sorgulanması olmadır, diyor.

Yazarın, Batı Mitolojisi adı altında yayınladığı kitabı “ahlak” temelinde Zerdüşluk, Yahuidilik, Hristiyanlık ve İslam mitolojileri ele alınarak işlenmiştir. Yaratıcı Mitoloji adlı çalışmada ise köklerini Yunanlılardan aldığı ve Rönesans çağının doğuşunun gidişatını işlendi. Bugün, batılı sanatçıların, şairlerin ve filozofların eserlerinde hep düzenli bir biçimde serpilip gelişen bu geleneğe göre, şimdilerde bilimin uğraşısı olan dünya tansığının kendisi en ileri vahiydir, diye tanıtıyor.
“Uygarlıkların uzun, engin tarih içinde doğup batması onları destekleyen mitos yasalarının bütünlük ve ikna ediciliğinin işlevi olarak değerlendirilebilir. Çünkü uygarlıkları harekete geçirici, kurucu ve dönüştürücü güç, ‘yetke’ değil ‘esindir’. Mitolojik inanç bir bütün, simgeler örüntüsüdür. Önemini dile getirmek olanaksızdır; esin enerjisi onun sayesinde canlandırılır ve bir odağa yöneltilir. Mesaj(ileti) kalpten kalbe beyin yoluyla geçer ve beynin ikna edilemediği yerde mesaj geçemez. O anda yaşama ulaşılamaz olur (Cambpell,2003:15).

Uygarlıkların kurucu enerjisinin güç, otoriteden öte bir esin, etkileme enerjisidir. Bu enerji azalırsa, uygarlıkla da çöker, sürdürümünü yeni bir esin enerjisine bırakır. Yan Mitoslar, bireyin bütünlük içinde kalmasını sağlamak, burada birey kendisiyle(mikrokozmoz), kültürüyle(makrokozmoz), evrenle (makrokozmoz) ve kendisinin her şeyin ötesinde, içinde olan rahatlık veren bu sonsuz bilinmezle uyum sağladığını öne sürmekte yazar. Şhakespeare’nin anlayışıyla, ‘iyiliklerin iyiliklerini, kötülüklerini göstermek’, çağımızın ne olup olmadığını ortaya koymak için bir aynadır. Mitolojilerin uyarlıkların kuruluş ve sürdürülüşü açısından bu kadar önemli olduğu düşündürücüdür. Bizi yönetim stratejilerinde, politik söylemde bu arkaik alanı görmezden geliyoruz. Gılgamış’ı anlayarak ve çözümleyerek okumadan insanın içindeki sancıyı anlayamayız. O sancının onda oluşan dinlerde de işlendiğini görüyoruz. Bu evrensel bir sancıdır ve içimize sinmiştir…

Arkeoloji ve antropoloji çalışmaları insanlığın ufkunu açtı. Birçok eski kalıp değerler, aydınlandı ve yıkıldı. “Çağ açıcı bu yüz yılda neredeyse inanılmaz olan tinsel ve teknoloji dönüşümler gerçekleşti; eski düşünce ufukları dağıldı ve küçük övünme alanları yerine yeni ve tek bir dünyanın insan bilimi, bilginin odağı oldu (Cambpell,2015:25). Bu insanlık adına sevindirici bir adımdır. Bu süreçte edebiyatın bilinçaltı dünyasıyla arasındaki ilişkinin ele alınması gerçeği ortaya çıktı. Goethe’nin Faust’u yalnız bireysel biyografisi değil, uygarlığın psikolojik dinamiklerini yazdığını düşündürüyor. Onunla söyleşi yapan Moyers, insanı yaklaşımını:

İnsanlığın en eski okulu, mabedi, şiirlerinin ve ezgilerinin yankılandığı mağaralar, resimleriyle, oradaki yaşanmışlıklar hala gizemini korumaktadır. Herkes kendi dünya görüşüne, dünyayı okuyuşuna göre bu resimleri açıklamaya, orada olan biteni anlatmaya çalışmaktadır. Ona göre:Avlanmak bir kurban ritüeli oldu ve karşılığında avcılarda hayvanların ruhları karşısında kefaret eylemlerinde bulunarak onları tekrar dünyaya gelip kurban edilmeye ikna etmeyi umdular. Hayvanlar, öteki dünyanın temsilcileri olarak görülüyorlardı. Cambpell av ile avcı arasında sanki mistik ve zamansız bir ölüm, gömülme ve dirilme döngüsü içinde sıkışmışlar gibi sihirli ve muhteşem bir anlaşma yapıldığını öngörüyordu. Onların sanatları (mağara duvarındaki resimler) ve sözlü edebiyatı şimdi din olarak adlandırdığımız güdüye şekil verdi. Bu ilk insanlar avlanmaktan tarıma geçtikçe hayatın gizemlerini yorumlamak için anlattıkları öyküler de değişti. Artık ‘sonsuz döngünün simgesi tohum’ olmuştu. Bitki ölüyor, gömülüyor ve tohum yenden doğuyordu. Yaşam ölümden doğar; ya da onun deyimiyle kurbandan mutluluğa giden bir yol var (Cambpeel, Moyers,2016: 16).

Cambpell’in mağara resimlerini yorumlayışı oldukça ilginç. O resimler, hayvanları öte dünyanın varlıkları olarak görmekte, gidip gelmelerini onların varlığı açısından desteklemektedir. Avcılıktan tarım devrimiyle, öykülerin anlatım biçimlerinin de değiştiğini söyleyerek, bir sürekliliğe vurgu yapıyor. İnsanlığın kazanımları, yeni yaşam biçimiyle özünü koruyarak yeniden şekilleniyor. Ona göre gerçek birdir. Bilgeler bu gerçeğe farklı adlar verebilir.

Moyers göre:Affedilmez hata, dikkatsizlik, gözünü açmama ve farkına varmamaydı. Ondan daha iyi öykü anlatabilen kimseyi tanımadım. O erken toplumları anlatırken, dinlerken göz alabildiğine uzanan göklerin altındaki geniş ovalara ya da gür ormanlıkların derinliklerine sürüklenir ve tanrıların sesleri, rüzgâr ve gök gürültüsünde nasıl duyulduğunu, Tanrı’nın ruhunun her dağ kaynağında nasıl aktığını ve tüm dünyanın nasıl kutsal bir yere, bir mitsel hayal gücü diyarına dönüştüğünü anlardım. Ona şöyle sordum: Artık biz modern inanlar dünyayı esrarından çıkardığımıza göre, hayal güçlerimiz nasıl beslenecek? (Cambpeel, Moyers,2016: 17).

O her zaman iyimserdi, sanki kendine göre ermiş gibi bir hali vardı. Yaşadığı hayatın en büyük ders ve birikim olduğunu söylüyordu. O göklerin müziğini dinliyordu. Derin bir nefes alarak soruma şu karşılığı verdi: 
Hayatların yeniden bir araya getirilebileceği illüzyon ve gerçek çatışmaların ötesinde bir “bilgelik” olduğuna inanıyorum. Bunu bulmak, zamanın en temel meselesidir. Son yıllarda bilim ve ruhun yeni bir bileşimine(senteze) ulaşmaya çalışıyor. “Yer merkezli(geosantrik) bir dünya görüşünden güneş merkezli (heliosentrik) bir dünya görüşüne doğru yaşanan kayma” var diye de yazdı. İnsanlar aya çıktıktan sonra insanı merkezden almış görünüyor. İnsanın önemini azaltanın ya da kutsallıktan koparanın bilim olduğuna inanmıyor. Tam tersine ona göre bilimin yeni keşifleri, onun kuklaları, gözleri, düşüncesi ve konuşmasıdır, diyor” (Cambpeel, Moyers,2016: 18).

Çocukluğunda Kızılderililer ve Kızılderili kültürü ile mitlerine olan olağanüstü ilgisi onu mitoloji konusunda araştırmalar yapmaya itti. Bana göre Kızılderililerin bu derin mistik dünyası onu derinden etkiledi, kayıp insanın ruhunu buldu ve bunun ardına düştü. Batının Latince’yi, Yunanca’yı ve hatta İncili okumayı bırakması onların yoksullaşmasına neden oldu. Bol bol Kızılderili öyküler okurdum. Bu öykülerle rahibelerin bana anlattıklarıyla aynı motifler olduklarını kısa zamanda anladım. Mitolojiler bize edebiyatın, sanatın ardında neler yattığını anlatıyor, kendi yaşamımız hakkında dersler veriyor, diyor.

Cambpell, Lascaux mağaralarını, avcılık çağı tapınağının odalarında (Paleolitiğin Sistine Chapel’i olarak adlandırılmıştır) ilahi deneyim Chertres veya Vatikan’nın insan biçimleriyle (antromorfik) değil, hayvan biçimiyle (Theriomorfik) anlatımı yansımıştır. Buraları birer tapınma yeri olarak algılamaktadır. Orada insan olarak da tören ya da ayini yönetenin şaman olduğuna dair ifade kullanmaktadır. Mağarada ayin varsa, mistik bir yöneliş, söz, ezgilendirilmiş ritmik söz, dans ve trans da vardır. Bu anlamda mağaralar ilk sanat evi ve yaratım galerileridir. Bu resimleri izlerken, bu sesleri, ezgileri duymasak da hissediyoruz. 
Joseph Cambpell, son yüz yılın önemli bileşim(sentez) yapan mitologlarından birisidir. Neolitik dönem insanlarının oluşturduğu değerlerin değişik toplumlarda ana konusunu, yapısını korumakla birlikte farklı dillerde, farklı oyunlarla aynı olay anlatılmaktadır demektedir. Araştırmalarıyla mitolojilerin ve onlarda saklı bilgilerin insanlığın ortak ve evrensel değeri olduğu sonucuna ulaşmıştır. Bu anlayışıyla insanlığın oluşturduğu değerleri derinlemesine izleyerek, çalışarak sanki varoluş mitlerinin yeniden dinlemek, anlamak ve diriltmek gerektiğine ilişkin çağrıları vardır. 
*DÜNYAYI DEĞİŞTİREN ÇOCUKLAR’DAN

124 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Reklamı Gizle