Hoşgeldiniz  

ANA MUHALEFETİN BÜYÜK SORUNU 10 ARALIK HAREKETİ

Faik Kurtulan | 28 Mayıs 2021 | Köşe Yazıları


Faik Kurtulan
faikce@yahoo.co.uk

ABD’nin Irak’a girdiği Körfez Savaşı için kuvvetlerini Türkiye’ye sokmak istemesi nedeniyle TBMM’de bir tezkere oylaması yapılmış ve başta Deniz Baykal’ın CHP’si olmak üzere bazı AKP’li milletvekillerinin de karşıt oy kullanmaları nedeniyle tezkere meclisten geçmemiş ve Amerika’nın önüne kuvvetli bir takoz konulmuştu. ABD için artık CHP kullanılabilir bir parti olmaktan çıkmıştı. Bu nedenle ana muhalefet partisi bir operasyona tabi tutulmalı ve ABD ile uyumlu bir yönetim işbaşına getirilmeliydi. Öncelikle Türkiye’deki muhalefeti temsil eden sosyal demokrat hareketin iktidar karşısında yeterli muhalefet üretemediği ve yeni politikalar üretilmesi gerektiği gibi konular ortaya atıldı.

ABD ve küresel sermaye CHP’yi hedef tahtasına almıştı. Takvimler 10 Aralık, 2005 yılını gösterdiğinde Gayrettepe’deki Dedeman Oteli birçok TÜSİAD’lı ve CHP’linin bir araya geldiği bir toplantı gerçekleştirildi. Toplantının düzenleyicileri İlhan Tekeli, Yiğit Gülöksüz ve DİSK genel başkanı Süleyman Çelebi idi ve sözde sosyal demokratları Çelebi davet etmişti.

10 Aralık toplantısı bir seri halinde gerçekleştirilen toplantıların devamı niteliğinde ancak bir hareketi oluşturan toplantı olmasından dolayı da tarihi bir anlam ifade ediyordu. Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ve arkadaşları toplantıya Türk kimliğini ortadan kaldıran, Atatürk milliyetçiliği anlayışını reddeden, özetle değiştirilmesi teklif dahi edilemez olan ilk üç maddenin yer almadığı bir taslağı çoktan hazırlamış ve toplantıya getirmişlerdi. Anayasa taslağında yerinden yönetim ilkesi aşırı bir şekilde ileri götürülüyor ve Federatif bir Türkiye öneriyordu.

Oda TV’de yazan Soner Yalçın’a göre 10 Aralık Hareketi hazırladığı Anayasa metninin ‘yürütme’ konusuna önerisi şuydu:

En önemli sorunlardan biri de merkezi otorite ile yerinden yönetimler arasındaki ilişkilerin yeniden yapılandırılması sorunudur. (…) Şöyle ki; bölgeli veya federal devletlerde bölgeler ve federe devletler kendi yasalarına ve anayasalarına sahip olduğu için, ülke öğesine ilişkin düzenlemeler de öne çıkmaktadır. Buna karşılık, bizim gibi unıter devletlerde ülkenin, dolayısıyla çevre ve doğa ile kültürel varlıkların korunması birkaç anayasal hükümle sınırlı kalmaktadır. Bu nedenle, yeni bir anayasada, aşırı merkezi yapıdan uzaklaşılması ölçüsünde hem Türkiye’nin yönetimi rasyonelleşir: bir yandan kamu hizmetlerinin etkililiği artar; öte yandan merkezi siyasal otoriteyi dengeleyici mekanizmalar oluşturulmuş olur…”

Meselenin özü buydu. 10 Aralık Hareketi, “Federatif yapı” öneriyordu.

Bu talep cumhuriyetin yıkılmasını gerektiren bir anlam ifade ediyordu. Bugün de halen savunulan o zamanki anayasa anlayışı, işin içine çevreyi ve kültürel varlıkları da dahil eden ve tam da Murray Bookchin ve Kropotkin gibi anarşist düşünürlerin görüşlerini benimsemiş olan Abdullah Öcalan’ın özlediği ve bugün HDP’nin parti programını da oluşturan fikirleri savunuyordu. Bugün de halen üzerinde çalışmalar yürütülen ve artık İYİ Parti ve HDP’yi de içine alan ve halktan ısrarla gizli tutulan anayasa çalışmaları yine İbrahim Kaboğlu başkanlığında yürütülen anayasa taslağının özü buydu.

Ana Muhalefet Partisine yapılan TÜSİAD operasyonu CHP, 2010 kurultay sürecine girmeden önce artık TESEV, TÜSİAD ve Soros’la olan güçlü bağlantıları nedeniyle oldukça yıpranmıştı.

Küresel sermayenin partinin de önüne koyduğu hedefler için büyük gayretler gösteren TÜSİAD bu kez 1980’li yılların sonlarında kurduğu sosyal demokrat/sol bir vakıf görüntüsü çizen ve halkın gözünde pek de yıpranmamış olan TÜSES aracılığıyla CHP’nin içine yandaşlarını yerleştirmeye başlamıştı.

Yukarıda bahsettiğimiz 10 Aralık Hareketi üyelerinin neredeyse tamamı da TÜSES üyesiydi. Artık CHP’nin kaderi bu vakıf kanalıyla değişmeye başlıyor ve süratle Kemalizm’in ilkelerinden uzaklaşılıyordu. TÜSES Vakfı’nın üyeleri, bilindiği üzere 10 Aralık 2005 yılında yaptıkları ilk toplantıdan sonra “10 Aralık Hareketi” ismi altında faaliyet göstermeye başlamışlar, CHP içerisine sızdıktan sonra hem parti içi örgütlenmelerini sağlamlaştırmışlar hem de amaçlarını parti seçim bildirgelerine yansıtmaya başlamışlardı.

Fakat parti özellikle bu akımdan sonra iyice oy kaybetmiş ve iktidara alternatif olmaktan çıkmıştı. Takvimler 12.4.2008’i gösterdiğinde TÜSİAD’lı ve CHP’li “sosyal demokratlar” Türkiye’de muhalefet boşluğunun nasıl giderileceğine ve sosyal demokratların hangi konulara öncelik vermesi gerektiğine dair bir toplantı düzenlemişler ve sorunları masaya yatırmışlardı.

Toplantıya katılanlarla ilgili birkaç örnek vermek gerekirse işadamı kategorisinde olup ülkenin en büyük zenginleri arasından; Eczacıbaşı Eski Başkan Vekili Faruk Eczacıbaşı, Koç Topluluğu eski CEO’su Bülent Özaydınlı, Kadın Girişimciler Derneği eski başkanı Meltem Kutsan, Doğan Holding’e bağlı Konda Araştırma Şirketi’nin iki önemli başkanları Tarhan Erdem ve Bekir Ağırdır, İşadamı Tavit Köletavitoğlu, Giyim Sanayicileri Derneği başkanı işadamı Umut Oran ve Kavala Holding başkanı Osman Kavala gibi işadamları katılmışlardı. Bunların yanı sıra CHP’li Sencer Ayata, DİSK başkanı Süleyman Çelebi, Prof. Dr. Üstün Ergüder, Prof. Dr. Fuat Keyman (Sabancı Üniversitesi), Prof. Dr. Fatmagül Berktay ve birçok CHP’li isim de bu toplantıda yer almışlardı.

Toplantıda görüşlerini ortaya koyan Sencer Ayata “AKP zaten emek yoğun bir hareket; bunu ancak bilgi yoğun bir hareketle alt edebiliriz,” diyerek devam etmişti. Tedavi yöntemleri arasında ise “Yaratıcı kentler” de vardı. Yani çözüm ulus devlet üzerinden değil, şehirler üzerinden tarif ediliyordu.

“Ben biraz daha devrimci olayım” diyen Fuat Keyman ise, Türkiye’de yaşanan sorunlara ulus devlet kapsamında çözüm bulmanın mümkün olmadığını, konuya tümüyle şehir temelli yaklaşmak gerektiğini belirtiyordu.

Bu konuşmalar şehircilik uzmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin yazmış olduğu dört makale üzerine gerçekleştirilen yedinci toplantının da konusunu oluşturuyordu. Makaleden anlaşıldığına göre Meral Tamer de bu toplantının katılımcılarından biriydi. Emeği temsil eden, sosyal demokrasi ve sol değerler adına konuşan Sencer Ayata’nın itirafı ana muhalefet partisinin neden halkı bir türlü ikna edemediğinin ve seçim üzerine seçim kaybettiğinin gerçek sebebini yansıtıyordu.

Gerçekten de bu ekibin içinde büyük bir sendika konfederasyonunun başkanının da olmasına karşın bu parti işçi ve emekçileri temsil etmiyor, aksine Koç’ların, Eczacıbaşı’ların, Aydın Doğan’ın holdinginin ve daha pek çok holdingin çıkarlarını temsil ediyordu. Solculuk, ağızlarda pelesenk olmuş zahiri bir görüntü oluşturuyordu. Yani esas sorun inandırıcılıktı. Ayata’nın “AKP emek yoğun bir parti” ifadesinin arka planında yatan bir diğer anlam da emekçileri temsil etmesi dolayısıyla hor görülmesiydi. Öyle ya, kendi partilerinin arkasında bundan böyle sermaye olacaktı.

Fuat Keyman’ın açıklaması ise küresel sermayeye yandaş olmuş bu ekibin gerçek niyetini açık ve seçik ortaya koyuyordu. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu ulus devlet ortadan kalkmalı ve yerine küresel sermayeyle birlikte yönetilen şehir devletlerine varacak olan çok bölgeli devlet ya da federasyon şeklinde ülke parçalanmalıydı.

Tabi tüm bu istekler yeni bir anayasa yapılması, değişmez maddeler ve Türk kimliği gibi maddelerin kaldırılması ve şirketleşmiş yönetim yapısıyla durumu federasyona izin veren noktaya kadar ilerletmeye kadar uzuyordu. Burada okura sormak gerekiyor; Türk milleti iktidardan kurtulmak için böyle bir parçalanmayı gerçekten talep ediyor muydu? Ya da iktidar olmanın yolu ulus devleti ortadan kaldırıp eyaletlere bölünme anayasası sözü vermekten mi geçiyordu? Yoksa hiçbiri değil de toplantıya katılanların küresel sermayeye daha çok yaranıp bir şekilde sermaye destekli bir iktidar arayışı mıydı?

Tavsiyemiz sayın Meral Tamer’in makalesinin bir de yukarıdaki sorular ışığında incelenmesidir.

Baykal’a yapılan kaset komplosunun hemen ardından 2010 yılında toplanan kurultayda Kılıçdaroğlu parti meclisine 10 Aralık Hareketi’nin önde gelen isimleri olan Burhan Şenatalar, Fuat Keyman, Erdoğan Toprak, Canan Kaftancıoğlu ve Oğuz Kaan Salıcı gibi pek çok ismi yerleştirdi.

Artık TESEV’in 183 nolu kurucusu Kılıçdaroğlu ve TÜSİAD’la birlikte hareket eden TÜSES üyelerinden oluşan 10 Aralık ekibi Türkiye’nin şehir devletlerine bölünerek ulus devletten vaz geçmesi fikrini savunmaya başlayacaktı. Nitekim takvimler 2015 yılını gösterdiğinde CHP’nin şehir devletleri projesi seçim bildirgesine de yansımıştı, “Merkez Türkiye Projesi.” Bildirgede bu coğrafi sınırları ve yeri belirtilmeyen bölge Türkiye’ye sözde 200 milyar dolarlık bir gelir getirecek, iş, aş ve barış sağlayacaktı. Örneğin Şangay Limanından Bakü’ye gönderilen bir mal daha önce 50-55 günde alıcısına ulaşırken “Merkez Türkiye’de depolanan mallar trenle 15 saatte Bakü’ye ulaşacak, Bakü’deki alıcı her mal siparişinde 50-55 gün beklemek yerine “Merkez Türkiye’den istediği ürüne 15 saatte kavuşabilecekti.

Yani bu demek oluyordu ki: Türkiye’de tahsis edilen bu devasa bölge Çin’deki devasa sermaye şirketlerinin deposu haline getirilecekti. “Merkez Türkiye”nin yönetimi ise Türkiye Cumhuriyeti’nin yasalarına tabi olmayacak, kendi özel yasası olacak, şehri(bölgeyi) yöneten vali “özel yetkilerle” güçlendirilecek, valinin görevi şehirde bürokrasiyi mümkün olduğunca azaltacak ve ticareti kolaylaştıracaktı… “Merkez Türkiye” de kurulacak serbest ticaret bölgesi, Organize Sanayi Bölgesi ve Teknopark yerleşkeleri de kendi kendini yönetecek. “Merkez Türkiye” nin yönetiminde ise TOBB, TİM, UND, UTİKAD (Uluslararası Taşımacılık ve Lojistik Hizmetler Üretenleri Derneği), Turizm Yatırımcıları Derneği gibi sivil toplum kuruluşlarının yer almasını sağlayacak bir yapı kurulacaktı. Yani kurulacak olan Serbest Ticaret Bölgesi, Organize Sanayi Bölgesi ve Tekno Parkların da ayrı ayrı yönetimleri olacak, bu yönetimler tamamıyla sermayenin güdümünde olacak ve bu yönetimlere bölge valisi dahi karışmayacaktı.

Bu da şöyle izah edilebilir: Komün [1]sistemine benzer yerinden yönetim bölgecikleri olacak ama tek farkı işçi sınıfının değil, sermayenin yönettiği komünal bir yönetim bölgesi sistemi uygulanacaktı. Kılıçdaroğlu’nun bahsettiği üç milyon nüfuslu bölgeye bırakın ulus devlet merkezi olan Ankara’nın karışmasını, bu kocaman bölgenin valisi dahi kendisine tanınan özel yetkileri sınırlı olduğundan müdahale edemeyecekti. Çünkü sistemin işleyişi Çin’deki büyük sermaye şirket merkezlerinin işlerini bu bölgelerin ufak sermaye yönetimleriyle direkt bir ilişkiyle götürmeleri sayesinde küresel sermaye tarafından kolaylaştıracak bir hale getirilecekti. Ulus devlet ve onun engelleyici ve kendi halkını koruyucu yasaları bu nedenlerle ortadan kaldırılmalı yahut CHP programında görüldüğü üzere ayrı bir anayasa ile merkezi ulus devlet devre dışı bırakılmalıydı.

Görüntüde solculuk adına cumhuriyeti kuran ve cumhuriyet anayasasını oluşturan parti, program ve misyonunu tamamıyla terk ediyor ve ülke yönetimini birtakım bölgelere paylaştırmayı hedefine koyuyordu. O günlerdeki seçim ortamında AKP’liler bu projenin kendilerinden kopya edildiğini söyleyerek CHP projesine sahip çıktılar.

AKP’lilere göre; “Kılıçdaroğlu’nun merkez şehir odaklı projesini, bundan tam 11 yıl önce Ahmet Davutoğlu CNN Türk ekranlarında tek tek anlatmıştı. CNN Türk’te 18 Şubat 2004 tarihinde yayımlanan Editör programında yaptığı konuşmada Merkez Türkiye’yi anlatan Ahmet Davutoğlu, “Türkiye köprü değil, merkez ülke olmalı. Bunun için sadece diplomat ve siyasilerde değil, aydınlarda da zihniyet değişikliği lazım” derken projeyle ilgili detaylar vermişti.”

AKP’lilerin iddialarına göre CHP’nin “Merkez Türkiye” projesi Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik adlı kitabından kopyalanmıştı. Sorun belliydi. Bir proje ortaya atılmış (yahut dışarıdan bir proje empoze edilmiş) ama iki parti de projeyi paylaşamıyordu. Velhasıl küresel sermaye ve TÜSİAD’ın desteğini alan 10 Aralık Hareketi bugünlerde yine önce federasyon, sonrasında ise şehir devletlerine yol açarak Türkiye Cumhuriyeti’ni sona erdirecek olan anayasa çalışmalarını bugün artık ana muhalefet partisi adına yapmaktadır. Bu taslağın 2023 seçimleri arifesinde bu kez de “Millet İttifakı”nın ortak anayasa teklifi olarak halkın önüne konulması pek de şaşırtıcı olmamalıdır.

Cumhur İttifakının yaptığı anayasa çalışmaları ise her etnik ve dini cemaatten farklı seslerin çıktığı ve yine federasyonlaşmaya giden yolun önünü açacak ve 1921 anayasasını çağrıştıracak bir anayasa taslağı olarak önümüze çıkartılacak gibi görünmektedir. İki ittifak yeni bir anayasa için bir araya geldiğinde iki taslağı uyumlu hale getirebilirlerse sulandırılmış bir bölgeli cumhuriyet anlayışıyla birlikte ulus devletin sonu hazırlanmış olacaktır.

 Kemalistlere düşen görev, akıllı değişikliklerle mevcut anayasanın korunması, parlamenter sisteme geri dönülmesi ve yeni baştan bir anayasa yapılmasının önlenmesi olacaktır.

NOTLAR: Abdullah Öcalan’ın Bookchin’in görüşlerini benimsemesi, Bookchin’le hapishanede buluşma talebi, Bookchin’in ani ölümü üzerine PKK’lıların Bookchin fikirleri üzerinden mücadele edeceklerine dair yemin etmeleri… https://www.wikiwand.com/tr/Murray_Bookchin Bkz. HDP Parti programı da aynı anlayışı içermektedir. 16.04.2008 de Milliyet Gazetesinden Meral Tamer’in yazısı. http://tuses.org.tr/basin_goster.php

672 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Reklamı Gizle