Hoşgeldiniz  

YENİDEN DOĞUŞ MİLLİ TÜRK BAYRAMI

Mehmet Zehir | 24 Aralık 2020 | Köşe Yazıları


Mehmet Zehir
mehmetzehir@hotmail.com.tr

Bilindiği gibi Türkçe Doğan Güneş, Gündoğan Anlamlarına gelen ve nedense TÜRKÇESİ değil de Türkçe olmayan adının benimsenmiş olduğu bir milli bayramımız daha vardır. Konu öyle çapraşık hale getirilmiş ki düzeltmek için birkaç sayfa yazmak yetmiyor. Konuyu etimolojik olarak ele alan Araştırmacı Yazar Arif Cengiz Erman şöyle diyor:

Buradaki “nar”, güneş anlamına geliyor. Nar, Moğolca “Güneş” demek. Peki neden Türk halkları Güneş yerine Nar sözünü kullanıyor?Ayrıca “nar”, çok sevilen bir yemişin adı. Etimoloji sözlüklerine bakarsanız Farsça. Farsça nār ya da anārنار/أنار “nar ağacı ve meyvası” sözünden alıntıymış. Farsça bu söz, Orta Farsça (Pehlevice ya da Partça) aynı anlama gelen anār sözünden evrilmiş miş(!)Orta Farsça ya da Pehlevice diye bir dilin hiçbir zaman var olmadığını birçok kez belirtmiştim. Partça ise bir Türk dili. Elimizde Partça sözlükler yok. Çünkü bu dil bugün tam bir karartma altında. Partlardan kalan yazıtlar örtbas ediliyor.O zaman bu sözün kökenini daha eski bir Türk dilinde aramak gerekiyor. Bu dil, tarihte yazıya ilk kez geçirilmiş dil olan Sümerce. Sümerce nur, “nar” demek.

Nur [POMEGRANATE] wr. ĝešnu-ur2; gešnu-ur2-ma”pomegranate” Akk. nurmû Görüldüğü gibi “nar”, Türkçe bir sözdür.

Sümerceden günümüze u-a ses dönüşümüyle nur=>nar olarak evrilmiş. Akadça’ ya da nurmû olarak geçmiş. Ancak bu söz Akadça’ya aynı zamanda “ışık, parlak, parlamak” anlamlarına gelen nûru olarak da geçmiş.

Nûru “(to be) pure; (fire) light; (to be) bright, to shine”

Buradan da ardılları olan Aramiceye “ateş” anlamında nūr נוּ , Arapçaya da “ışık” anlamında nūr نور ve “ateş, alev” anlamlarında nār نار olarak kalmış.

Moğlcada da ise nar, “Güneş” demek.

Moğolca, Türkçe ile Tunguzca’nın karışımından oluşmuş bir dildir. Ancak nar sözü Moğolca’ya Tunguzca’dan geçmemiş. Çünkü Tunguz dillerinde “Güneş”, šun demek. Bu söz Tunguz dillerine Sümerce’den kalmış.

Sümerce šun,parlamak” demek.šun [SHINE] wr. šun2 “to shine” Güneş’e İngilizce Sun, Almanca Sonne, Hollandaca Zon diyorlar. Böylece German dillerinin de nerelerden beslendiğini anlamış oluyoruz. Aynı zamanda da nar sözünün Moğolca’ya Türkçe’den geçmiş olduğunu görüyoruz.

Açıklamalarına aynen katıldıktan sonra sormak isteriz ki; biz Türk isek neden Türkçe olmayan adları sürekli kullanır dilimize ihanet ederiz?

Türklerin, Yeniden Doğuş Bayramı 21 Aralık’ta başlıyor, 21 Mart’ta Yenigün olarak tamamlanıyor.  Çünkü 21 Mart ekinoksta (dönence) gece ve gündüz eşitleniyor. 21 Mart’ta bahar geliyor, doğa yeniden canlanıyor. İşte çam ağacı süslemelerinin önemi de buradan geliyor.

Türklerin Yeniden Doğuş Bayramı yüzyıllar sonra Hristiyanlar tarafından aparılarak 24 Aralık İsa’nın doğumu (Noel) olarak uyarlandı. Oysa İsa’dan yüzyıllar öncesinden başta Türkistan’da kutlanan YENİDEN DOĞUŞ TÜRK MİLLİ BAYRAMI’YDI.

Hristiyanların simgesi Noel Baba olarak bilinen hikayeleri de yine bir Türk geleneğinden aparıldı. Çünkü Noel Baba denilen kişinin yaşadığı iddia edilen yıllardan yüzyıllar öncesinde Orta Asya’da ‘Ayaz Ata’ ve ‘Kar kız’ hikayesi vardı. Ayaz Ata Türk Mitolojisine göre kışın soğukta ortaya çıkan, kimsesizlere ve açlara yardım eden, garipleri sevindiren kahraman ve bir efsaneydi

Kağanlık Takvimi’nin ilk özelliği, orta kuşak coğrafyasının olanak verdiği zamanlamaya sahip olmasıdır. Bu güneşin hareketlerine bağlı olarak kolaylıkla belirlenebilir. Nasıl güneş gören evlerimizde, odalarımıza güneşin hangi aylarda girdiğini, hangi aylarda girmediğini biliyorsak, bunu aylara göre değil, ama güneşin durumuna göre hesaplamak mümkündür. Böylece doğaya bağlı olarak, kolaylıkla düzenlenebilecek güneş saatleriyle, iki zaman kesinlikle bilinebilir. Bunlar güneşin en aşağıda olduğu, günümüz takvimindeki ad ve zamanıyla 21 Aralık ve en tepede olduğu 21 Hazirandır. Bunlardan birisi, güneşin uç noktaya gelişi kolaylıkla bilinir ki, aynı yere ikinci gelişine kadar geçen zamana yıl/ sene denmiştir.


Türk astrofizik verilerinde yıl; kış ve yaz olarak iki ana kısma bölünmüştür. Bu bölümlemenin başlangıç günleri yukarıda anlatmaya çalıştığımız gündönümleri olan 21 Aralık kış gündönümü ile 21 Haziran yaz gündönümüne denk düşer. Bu iki gündönümünün özelliklerini tekrar gözden geçirelim:

– 21 Aralık Kış Gündönümü ile:
Kuzey Yarım Küre’de yılın en uzun gecesi, Güney Yarım Küre’de ise yılın en uzun gündüzü yaşanır. Bu tarihten itibaren Kuzey Yarım Küre’de geceler, Güney Yarım Küre’de gündüzler kısalmaya başlar. Kuzey Yarım Küre’de kış mevsimi, Güney Yarım Küre’de yaz mevsimi başlar.

– 21 Haziran Yaz Gündönümü ile de:
Kuzey Yarım Küre’de yılın en uzun gündüzü, Güney Yarım Küre’de ise yılın en uzun gecesi yaşanır. Bu tarihten itibaren Kuzey Yarım Küre’de gündüzler, Güney Yarım Küre’de ise geceler kısalmaya başlar. Kuzey Yarım Küre’de yaz mevsimi, Güney Yarım Küre’de kış mevsimi başlar. Bu açıklamadan sonra Kağanlık Takvimi’nin yılbaşını ve yılın başlangıç gününü iki şekilde belirlemek olanağı doğmaktadır.

– Amerikalı yazar Shirley Andrews’a göre;
Atlantis’te, ruhun ölmezliğine ve yeniden doğuşa, ruhun çeşitli hayatlarda yaşadığı deneyimler ile olgunlaştığına ve tekâmül ederek, Yüce Tanrı ile özdeşleştiğine inanılırdı. Daire, her şeyin kaynağı olan Yüce Tanrıyı sembolize ederdi. Bu nedenle, tapınaklarını ve kentlerini daire biçiminde inşa ederlerdi. Yeni yıl törenleri, 21 Haziran’ Poseidon tapınağında, açık havada yapılırdı. Güneş yeni yıla ilk doğuşunda (22 Haziran sabahı) tapınakta bir araya gelen halk, doğuya dönük olarak güneşin ışıklarını uluglarlardı. Güneş en yüksek noktasına ulaştığında, başrahip elindeki kristali güneşe tutar bütün katılanlara yansıtırdı. Güneş battıktan sonra, güneşin değeri, karanlığın kötülükleri anlatılır, baş rahibin “Aydınlık Gelsin” emri ile, bütün tapınak görkemli ışıklarla aydınlatılırdı. Atlantisliler güneşe, yaşamın kaynağı olarak Yüce Tanrı’nın sembolü gözüyle bakarlardı. Ayrıca, Yüce Tanrı’nın kuralları doğrultusunda hareket eden ikincil derecede tanrıların da varlığına inanılırdı. Yazar Atlantis’te yılbaşı kutlamalarının 21 Haziran’da başladığını ve 22 Haziran’ın (yani yılın ilk günü) akşamına kadar devam ettiğini söylemektedir. Atlantis Mu İmparatorluğuna bağlı koşma devletlerden biri idi. Tıpkı Uyugur koşma devleti, Mısır koşma devleti gibi. Bu nedenle bu koşma devletlerde de Mu yasaları ve Mu kültürü egemendi. Hal böyle olunca Mu Ana devletinde ve diğer koşma devletlerde de Atlantis’te kutlandığı gibi, yılbaşı 21 Haziran da başlayıp, 22 Haziran akşamına kadar devam etmektedir. Bu tarih güney yarım kürede kış başlangıcıdır. Yani, 21 Haziran günü, Mu Devletinde de Kış mevsiminin başlangıcıdır. Kuzey yarım kürede bu tarihin karşılığı 21 Aralığa denk gelir. Sonuç olarak; 22 Aralık Kuzey yarı kürede kış başlangıcının ilk günüdür. Yani, yeni yılın ilk günüdür. Amerikalı yazar Shirley Andrews Emel Esin’in yukarıdaki tespitini doğrulamaktadır. Bu tarih zamanla Orta Doğu’da 21 Mart’a kaymıştır. “Bilimin verilerini esas almak, kişi-oğlunun yaşamındaki olaylarla doğa arasında değişmez bir dengenin olduğunu bilmek, anlamak”

Türkler’de zaman (öd) anlayışı doğanın gösterdiği seyir ile doğru orantılı bir durum izler. Bu nedenle, takvim başlangıcında, doğanın kendi yasaları gereği seyirler temel alınarak belirlenir. Bunun doğru bir yol olduğunu, biz doğada yetişen ve Anadolu’nun batı bölgelerindeki evlerinin pencerelerini süsleyen bir çiçeğin çiçek açma zamanında gözleyebiliyoruz. Bu çiçeğin adı, “yılbaşı çiçeği” bu çiçek bir yıl boyunca bir kere açar ve öbekleme ve solma zamanı bir haftayı (7 gün) geçmez. Çiçeğin öbekten kurtulup tam olarak açtığı gün 21 Aralık ile 22 Aralıktır. Çiçeğin açılışı bize yılbaşının kış başlangıcı olduğunu haber vermektedir.

Bu bayram için, evler temizleniyor. Güzel giysiler giyiliyor. Ağacın etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlar. Yaşlılar, büyük babalar, nineler ziyaret ediliyor, aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar.

Yedikleri; yaş ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme. Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır, uğur gelirmiş.

Akçam ağacı yalnız Türkistan’da yetişiyormuş. Filistin’de bu ağacı bilmezlermiş. Bu yüzden bu olayın Türklerden Hıristiyanlara geçtiği ve bunu da Hunların Avrupa’ya gelişlerinden sonra onlardan görerek aldıkları söyleniyor.

48 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.