Hoşgeldiniz  

TÜRKÇÜLÜK, BİR REJİM SİSTEMİ DEĞİLDİ

Mehmet Zehir | 26 Ocak 2021 | Köşe Yazıları


Mehmet Zehir
mehmetzehir@hotmail.com.tr

30 Ekim 1918 Mondros İmzalanması ile Osmanlı da cereyan eden bütün akımlar gibi son akım olan İttihat ve Terakki’nin kendisini var etme anlayışı olan Türkçülük mağlup edilmişti. Türkçülükte yeni bir rejim(akım, düşünce, ideoloji..) olarak görülüyordu.


Devleti ayakta tutacak rejimin olmazsa olmazları Türkçülükte olmadığı gibi; adeta sözde bir devrim-darbe karışımı ile İttihat ve Terakki’nin işbaşına gelmesi; İstibdat yönetiminin sahibi Abdülhamit’in öğüttüğü değerleri tedavi etmekten çok uzak olduğu gibi, İttihat ve Terakki’nin diğerlerinden ‘tek farkı’ değişimi yaparken; ‘’göç yolda dizilir’’ deyiminden başka bir şey değildi. Bu nedenle konuyu ciddiyetle ele almak, hamasetten uzak durup işin gerçeğini anlamak lazımdır.

İslamcılığın, Osmanlıcılığın ve Türkçülüğün birer rejim olarak görüldüğü Osmanlı‘da; Osmanlıcılığın bütün tebaanın dinini, dilini, ırkını, kültürünü unutup devleti ayakta tutacağına ve bunda başarılı olunacağına inandırıldığı rejim anlayışıydı.

Aynı şey, İslamcılık için şöyle geçerli olmuştu. Osmanlı devletinin ‘Müslüman’ ve ‘Müslüman olmayan’ tebaaları vardır. Bu tebaalardan ‘Müslüman olanlara Ümmet’, ‘Müslüman olmayanlara da millet’ denilir.

Ümmetinde, milletinde iyisinin iyisi vardır!

Diğer bir anlayışla, iyisi- kötüsü vardır.

Ama bu dile getirilmez.

Adeta bir şark siyaseti gibi esrarengiz anlayış vardır.

Mesela ‘Müslüman Araplar Necip’, ‘Müslüman olmayan Ermeniler Sadıka-i Milliye’ şekliyle ayrılırlar.

Türklerin esamisi (adı) okunmaz!


Osmanlı Devleti İslam üzere yönetilir. Padişah bütün her şeyin sahibidir. Yani devlet onundur, vatan onundur, millet ve ümmette onundur. İnsanlar, Yaratıcı’nın değil, Padişah’ın kuludur…


İslamcılık bütün ümmetin birliğini sağlamaya yeterlidir anlayışı bir rejim olarak görülmüştü.


Bu iki akım yenilince üçüncü akım olarak bu sefer devleti kuranlar akla gelmiş ama diğerlerinden bir farkları olmadığı gibi onlarda kendilerini ifade edebilmek için kendilerini tanımlamaya çalışmışlardır. Bu çalışmada insan unsuru, Türkler ve diğerler olarak ifade edilmiş ama Türkler denildiğinde akla Müslümanlar getirilmiş, ‘’Müslüman olmayan Türkler Müslüman kabul edilmemişti!’’ (Bu anlayış gereği Lozan görüşmelerinde İsmet İnönü, Kürtleri Anadolu’da tutmak! İçin bizde Müslüman olan herkese Türk’tür deyivermesi Türk düşmanlarının da işine gelmişti!) Onların rejim sistemine göre de iş başında Türkler olursa; sorun çözülecekti. Osmanlı ayakta kalacaktı. Türkler bugüne kadar nefes almayan Türkler de nefes alabilecekti. O halde idare Türklerin elinde olmalıydı. Bu manada darbe-devrim karışımı bir anlayış iş başına geldi ama ortada farklı bir yapılanmaya gidilemedi. Gidilen yapılanma Sarayda birkaç Türk soyluya makam vermek oldu.

1912 de kurulan Türk Ocakları da ortaya bir düşünce koyamadı, Durkeim’den Ziya Gökalp’in kopyalamaları Türkçülüğün anlayışı yani rejim sistemi olarak savunulmaya başlandı. (Bu manada Türk Ocakları’na 26 yıl Genel Başkanlık yapan Hamdullah Tanrıöver olması ancak Türk Ocakları’nın Uluğ Başbuğ Kamâl ATATÜRK tarafından kapatılmasıyla ne kadar yanlış bir tutum içinde olduklarını göstermesi bakımından son derece önemlidir.)

Bunun içinde din diğer Osmanlıcılık ve İslamcılık içinde olduğu gibi vardı ve bu din İslam diniydi. Dolayısıyla Müslümanlığa inanmayanlar bu anlayışın paydası olmaktan uzak kalmak zorundaydı. Bu anlayışta yine başka bir şey daha vardı. Türklerin önemsiyordu dolayısıyla Türk olmayanlar da bu anlayışta yoktular. Bu anlayışın bir tek istisnası belki de Türk olup Müslüman olmayan Türkler seslerini çıkarma olanağına sahip olmaları söz konusudur ki bu Türkler eğer İstanbul’da yaşıyorsa bu şansa sahip olabileceğidir. Ancak bu rejimde sorunu çözememişti…!

Neden, Niçin, Nasıl?

Bu üç soru aslında üç akım içinde eksikliğin yanıtını bulmaktaydı. Şayet bu soruların yanıtını İslamcılık bulsaydı sorunu çözebilirdi. Osmanlıcılık bulsa çözebilirdi. Veya Türkçülük bulsa çözebilirdi.

Ulus Devletleri ayakta tutan en büyük anlayış, bir ekonomik politiği ortaya koyarak güvenliğini bu ekonomik politiğin gücüne paralel olarak yaşatırken; insanının gelişmesini ve üremesini sağlamak olmaktadır.

Özellikle sanayi devrimi sonrası ‘KILIÇ’ ile varlığını ortaya koyanlara karşı ‘SABAN’ kullananların başarısında bu ekonomik politik yatar. Daha fazla üretim, daha fazla silah ve teknoloji üretmeyi sağlayarak savaşın sonucunu belirleyen her unsurda saban kullananları öne geçirmiştir.

Demek ki, Osmanlı devleti tarım, hayvan ve sanayi olarak bir üretim ortaya koyabilseydi; içinde yaşayan halkı mutlu olabilirdi. Bir de buna hukuk olarak doğru yaklaşım gönderilebilseydi ülkenin etnik ayaklanmalarla içinden çökertilmesi söz konusu olamayabilirdi!

Oysa ki Osmanlı bu üç akımda da çok farklı olanakları ortaya koyamamıştı; bunun sonucu olarak Abdülhamit’in görevden alınması bir darbe ama yeni yönetiminin yeni bir şeyler ortaya koyamaması devrim değil, irtica olarak yani geriye gitme olarak anılması mümkündür.

Demek ki bu akımların olmazsa olmazlarının başında bir ekonomik politiğimizin olup olmaması yatmaktadır. Başka olmazsa olmaz neler olabilir, tabii ki hukuk, vatandaşların eşitlik hakları yani medeni hukuk. Peki Osmanlı’da bu olabilir miydi? Pek tabii ki olabilirdi. Bunun için Mecelle’nin ortaya koyduğu hukuk, medeni hukuka evirtilebilirdi. Zira Mecelleye göre şeriat gidilen yol demekti. Bunu Medeni Hukuka çevirmek bir darbe sonrasında mümkündü. Peki engel olan neydi? Engel olan İslam Dini ’ne olan inanç mutlak inanç olarak görülüyor olmasıdır. Şayet yönetilenler büyük çoğunluk olarak veya yönetenler dinlerin mutlak inanç ortaya koyamazlar bunu açık seçik tartışıyoruz diyebilme iradeleri kendilerinde olabilseydi; konu ta o günlerde sonlanabilir biz Türklerin Rönesans’ı gecikmezdi. Demek ki olmazsa olmazların başında gelmesi gereken dinin etkisi altına aldığı hukuk sorunuydu.

Bu sorunu da aşamayışımızın bizce en büyük nedeni eğitim meselesinde dinin etkisini ortadan kaldırmak için bir anlayışında ortaya konulamaması söz konusu olmasıdır.

Eğitim bütün sorunların kökünden çözülmesini sağlayabilecek en etkili unsurdur. Bu unsuru ele alırken; tamamen bilimsel olarak ele almak gerekir. Aksi halde bilimi hamasete mahkûm hale getirerek eğitimin vermesi gereken sonuçları yarım aydın anlayışının doğurduğu cehalete everilmek mümkündür. Osmanlı da bunu göze alabilecek bir yetkili çıkmış denilmez. Zira çıkmış olsa bile uygulamada görülen zorluklar her an boynunuzun ipe vurulması ile karşı karşıya olduğudur.

Eğitimin bugün dahi tamamen bilime özgülendiğini söyleyemeyiz. Bu nedenle milyonlarca çocuğumuz okutulmasına rağmen; genel olarak Avrupalılardan ortalamada başarısız olduğumuz açıktır. Bu konu o kadar büyük bir önem sahibidir ki bunu Uluğ Başbuğ Kamâl ATATÜRK, adım adım aşmak için gayret ederken; kendisine ihanet edenlerin sonucu bu çalışma yarım kaldı. Yarım kalın çalışmayı da ihanet edenler geriye çevirmek için ellerinden gelen bozma hareketlerini ortaya koyarak günümüzde her alanda yenilmemizin ardında ki gerçeği hazırladılar.

Eğitim için her şeyden önce dil Türk Dili olmalıdır. Bu dil bütün gramer yapısı ile iyice bilinmelidir. Bu dilin başka dillerle münasebeti kurulurken; dilin ana yapısına hiçbir yabancı bir şey katılmamalı bu dilin orijinalliği korunmalıdır. Dilin bilimsel olarak yaygınlaşması düşüncenin bilimsel olarak gelişmesi için doğaldır. Bu doğallık kaybolduğunda bilimsellik söz konusu olamaz.

38 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Reklamı Gizle