Hoşgeldiniz  

TÜRK TARİHİNİN YAZILMASINDA ETKEN OLAN NEDENLER I

Mehmet Zehir | 14 Eylül 2020 | Köşe Yazıları


Mehmet Zehir
mehmetzehir@hotmail.com.tr

Mustafa Kemal’in tarih alanındaki çalışmaları, İstiklal Savaşının bir parçası olan kültür alanındaki çalışmalarıdır. Bu çalışmaların esasını oluşturan yıllar yılı matbaayı kullananların bilimde gösterdikleri kazanımlara paralel olarak Türk Tarih ve Kültür değerlerini yozlaştırma; kendi tarih ve kültür değerlerini yüceltme anlayışının Türklüğün önüne konulan faturanın haksızca olduğunu ispatlamak ve hakkımız olan değerleri geri alabilmek için yapılmıştır.

Devlet-i Aliye-i Osmani’nin tarih anlayışında kuruluştan Tanzimat’a kadar ümmetçilik anlayışı hâkimdir. Bu anlayış Hilafetin kılıç zoruyla alınmasıyla en yüksek seviyeye çıkmıştır. İşte bu dönemdeki tarih anlayışı bu nedenle ümmetin tarih anlayışıydı.

Osmanlı da Müslüman olanlar Ümmet, Müslüman olmayanlara Millet denilirdi. Dolayısı ile Osmanlı’da ki tarih anlayışı milleti de dâhil eden bir anlayış olmayıp sadece Müslümanlara dayalı bir tarih anlayışıydı. Düşününki, bu tarih anlayışı Müslüman olmayan Türkleri kapsamıyor. Bu Müslüman olmayan Türkler bu devletin sahibi değil, bu milletin asıl unsuru değil! Oysaki Müslüman olmayan Türkler, Müslüman olan Türklere ANADOLU’nun kapılarını taa 1071’de Malazgirt Savaşı’nda açmıştı. Şimdi bu Müslüman olan Osmanlı Türkleri’nin yaptığını tam da şu söyleme uygun olmuştur. ‘’Ayağıma yer edeyim dur sana neler edeyim.’’ Belki de Müslüman olan Türkler bu konuda farkında olmadan Bizans( Grek)ın kültürüne kolayca uyum sağladığı için böyle olmuştur! Ağlanacak hale herkes belki de bundan dolayı gülmektedir.

Yani bütün değerler Türklere aitken; devletin sahibi olarak kendisini ileri çıkaranlar kendi dinsel inanışlarını bütün herkese dayatıyor; devletin varlığını ortaya koyanları ustaca tasfiye ediyor..!

Bunun sonucu olarak İslam uleması, İslamlık temellerine dayanan imparatorluğun İslam halkı arasında ortak bir kültür vasıtası yaratmak için tarihten faydalanmayı düşünmüş ve İslam tarihini bu maksatla devlet tarihi olarak kabul etmişlerdir. Bu anlayışın etkisiyle; Hocalar, imamlar, müezzinler, Kuran Kursu hocaları,… kısacası dinsel anlayışa hizmet eden bugün iki yüz bine yakın maaşlı sözüm ona öğretmen Türk tarihinden hiçbir şey anlamak, anlatmaktan hoşlanmamakta; ancak Arap ve Müslümanlık tarihini kendi adı soyadından daha iyi bilip; bütün çocuklarımızın beynini adeta iğfal ediyorlar.

Buna ivedi dur denilmeli..!

Konumuza devam edersek; bu tarih anlayışına sahip olanlar, Türklüğün İslam öncesi tarihini yok sayıyor, bir takım insanlar Müslüman olmayan Türkleri, Türk saymıyor. Türklük bu şekilde önce dinsel ayrışmaya, ardından ise; mezhepsel ayrışmaya gidiyor. Bu ayrışmalar Türk dışı unsurlara yakınlaşmayı, Türklüğün eritilmesi pahasına kabul görüyor.

Oysaki Türkler içinde Tevrat, İncil ve Kuran’a inananlar olduğu gibi hiçbirine inanmayan milyonlar olduğu gerçeği yadsınamaz bir gerçektir.

Tanzimat ile beraber Türk Tarihi adına Osmanlı tarihi okullarda okutulmaya başlandı. Türk tarihinin varlığı da Osmanlı Devleti’nin kuruluşu olarak kayıtlara geçti. Osmanlı öncesi Türk tarihi hakkında bir satır dahi Osmanlı Türk tarihinde bulunmaz. Medreseler de hem Ümmet tarihi ve hem Osmanlı tarihi okutulurken; Türklüğün adı dahi ortada yoktur.

Tanzimat ve birinci meşrutiyet, Osmanlı halkını ortak değerlere kavuşturamadıktan başka milliyetçilik akımlarını da önleme olanağını bulamadı. İmparatorluğun birçok yerinde bağımsız devletler kurulması sonucu Türk Aydınlarından bazıları milli tarih anlayışına sarılmak gereği duydular. Bu aydınlar Türklerin Osmanlı ve İslam tarihine yaptıkları büyük katkıların belirtilmesini istedikleri gibi Türk tarihinin kaynaklarına ulaşılmasını da talep ettiler. Bu çalışmalar ikinci meşrutiyet devrinde en yüksek seviyeye çıktı. Devlet bu çalışmalara müdahale etmedi. Devletin müdahalesiz bıraktığı bu alanda aydınlar ile aydın olarak geçinenler karmakarışık bir yapıyı şekillendirdiler. Özellikle Avrupa’ya gidip gelen aydın mı, aydın değil mi belli olmayanlar tarih adına Avrupa duyduklarını, okuduklarını çok ciddi bir tasnife tabii tutmadan günün Osmanlı Türkçe ’sine çevirerek Türk tarihinin sözde bütünlüğüne katkı yaptıklarını iddia ediyorlardı. Ancak tamamı iyi niyetli dahi olsa; tarih biliminin ölçütlerini yok sayarak bir tarih yazmaya kalktığınızda yarın kendi kendinizi açığa düşürmüş olacak olduğunuz kesindir. Üstelik aydın veya aydın olmayanların kimler olup olmadığını ölçmek için bir çalışma yapma olanağı dahi yokken; elde edinilenleri Türk Tarihi olarak da ileri sürmek büyük bir yanlış idi. İşte bunların sonucu olarak Türk tarihi ile uyuşmayan birçok iftira tarihimize kültürümüze böyle bulaştırıldı.

Demek ki her şey de disiplin esastır.

Buraya kadar anlamak istediklerimizi özetlersek; Mustafa Kemal, İstiklal Savaşı’nın parçası olarak gördüğü Kültür alanındaki çalışmalar kapsamında Türk tarihini ele alırken; Osmanlı’nın Türk tarihi adına ne durumda olduğunu gözlemlemiştir.

Bunlar kuruluştan Tanzimat’a kadar Ümmet tarihi, Tanzimat ile ikinci meşrutiyet arası Ümmet tarihi yanı sıra Osmanlı Türk tarihi ve ikinci meşruiyetten sonra aydınların tarih arayışları olarak ifade edilebilir.

Bu anlayışların her üçü de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunun ilk yıllarına kadar beraber gelmiştir. Mustafa Kemal daha önce yazdığımız Zabit ve Kumandan ile Hasbihal isimli eserinde vurgulamış olduğu gibi teori ve pratik bir bütündür. Ancak teoriyi ortaya koymazdan pratiği uygulamaya koyarsanız, zaman sonra sizin dışınızda pratik edenlerin ortaya koyduğu eserlere bakarak siz de ilk başta ortaya koymadığınız pratiği söyleyemez, yazamazsınız. Zira pratik teoriden daha etkilidir.

İşte bu nedenle ortada öyle bir karmaşıklık var ki, düzeltmek mümkün değil. Öncelikle başlangıç tarihleri tutmuyor, sonra millet tanımları örtüşmüyor. Daha da kötüsü bunları içselleştirmişler! Düşününki, yukarıda ifade etmeye çalıştığımız üç tarih anlayışı Türkiye Cumhuriyet Devletinin ilk yıllarında yan yana yaşamaya devam ederken; Osmanlı İmparatorluğu parçalanmış, halifelik kaldırılmış olmasına rağmen, toplum hala Osmanlı tarihini ve Ümmet tarihini anlatmaktadır.

Bunun nedeni içselleştirilmiş olan tarih anlayışı çarpıklığı görebilecek bilince sahip değildir. Mustafa Kemal işte bu öngörüler ışığında henüz İstiklal Savaşı’nın başlamadığı bir dönemde 15-21 Temmuz 1921 tarihinde yedi gün sürecek olan Maarif Kongresi’ni bu yüzden yapmıştı. Çünkü hiçbir kimse diğerini anlamıyor. Anlamak için ölçütler bilinmeli, okuma yazma oranı arttırılmalıydı. Mustafa Kemal Lozan Anlaşması imzalanana kadar henüz ortada kabul edilmiş bir devlet olmamasına rağmen, henüz işgalciler kovulup gitmeden, henüz Osmanlı başkenti teslim alınmadan; sanki hepsini elde etmişçesine bu kültür alanında ki gelişmeleri halka anlatmak için birçok organizasyonun içine dalıyordu. İşin garip ve acı taraflarından biri de şuydu: Mustafa Kemal bu işlerle uğraşırken; yanında ki askeri erkânın birçoğu Mustafa Kemal’e inanmıyor olmasına rağmen; Mustafa Kemal sayesinde maaş alıp, gelecekleri için istikbal hayali kurduklarından inanmış gibi yapıyorlardı! Ancak Mustafa Kemal tek başına da olsa bunların hepsine inanıyordu. İnanmasının temelinde ise atalarının neler yaptığını, neleri ne için yaptığını biliyordu. Bu nedenle kendisinin de bunları yapması gerektiğine inanıyor ve azami dikkat ve fedakârlıktan asla kaçınmıyordu. Mustafa Kemal’in bunlara gösterdiği dikkat ve ortaya koyduğu fedakârlık çevresindekileri kısa zamanda etkiliyor ama ne hikmetse; hiç biri tek başlarına en azından kendi mıntıkalarında bu tür çalışmaları başlatmıyorlardı. Burada bir istisna durumu vurgulamak gerekir. O’da şudur: Mustafa Kemal’in yapmak istediklerini duyurduğunda duyan halk hemen Sarı Paşa’sının yanında yer alıyordu. Bu nedenle belki de Mustafa Kemal ‘’ Köylü Milletin efendisidir’’ demiştir. Yine belki de Mustafa Kemal ‘’ bir Türk dünyaya bedeldir’’ sözünü de belki de bu nedenle söylemiştir…!

26 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.