Hoşgeldiniz  

TÜRK KİMLİĞİNDEN BİR KESİT V

Mehmet Zehir | 04 Ağustos 2020 | Köşe Yazıları


Mehmet Zehir
mehmetzehir@hotmail.com.tr

Kamâlizm’in kaynağı Türk Kültürü, bilim, us, mantık, sanat, deneme-yanılma ile ortaya konulmuş ve Uluğ Başbuğ Kamâl Atatürk’ün bize bıraktığı eşsiz eserin ve ülķünün tanımıdır.

Mustafa Kemal’in Türk Milleti için, millet tanımında yapmış olduğu çalışmayla ortaya koyduğu unsurlar şöyledir. ‘’Siyasi varlıkta birlik; dil birliği; yurt birliği; ırk ve köken birliği; tarihi yakınlık; ahlaki yakınlık’’ şartıyla nesnel bilimsel bir açıklama yapmıştır. Bu Türk Milleti’ne özgü olduğu kadar, evrensel değeri en geniş olan tanımlamadır.

Yine Mustafa Kemal Türk Milleti için bir tanımlama yaparken; Türklerin dışında kalan toplumlar içinde bir millet tanımlaması yaparak; millet seviyesine çıkabilmenin asgari şartlarını da oluşmakta olan milletlerin önüne koymuştur. Buna göre; ‘’zengin bir geçmiş mirasına sahip bulunan; birlikte yaşamak konusunda ortak arzu ve kabulde samimi, içten olan; sahip olunan mirasın korunmasında birlikte devam konusunda iradeleri ortak olan insanların birleşmesinden meydana gelen topluluğa millet adı verilir.’’

Şimdi denilebilir ki, Mustafa Kemal, Türk Milleti için ortaya koyduğu ve sizin de nesnel olduğunu iddia ettiğiniz milletin unsurları ile diğer milletlere önerdiği milleti oluşturma unsurları aynı değil; o halde bu nasıl nesnelliktir? Bunu şöyle yanıtlayabiliriz: Tarih bireylerin, ailelerin bir araya getirdiği sürekli büyüyen toplumsal bir varlıktır.

Bu varlık içinde bakıldığında, tarihin hangi zamanında kendisine Türk denildiği her gün binlerce yıl eskiye giden Türkler ile arkadaşlık, dostluk ve/veya düşmanlık yapmış bir millete, topluma tanık olamadığımız için milletleşme safhasında aynı geçmiş maziye sahip değiliz.

Bunun yanında Türkler için tespit edilen millete ait unsurlar, Türklerin yaşamış olduğu bütün tarihler boyunca devamlılığı olan unsurlardan alındığı açıktır. Bu nedenle bir kimlik olarak Türkler noktasında ittifak yapmayan, ben Türk değilim diyen hiçbir bireyi, aileyi Türklüğe kabul etmeyi önermeyen; kabul edenlerinde bunu içselleştiren birey veya aileler olduğunun altını çizmek gerekir.

Bir toplumum birbirlerini anlaması için konuştukları dil tek dildir ve ortak dildir. Bu dili güçlü kılan bütün kullanıcılarının ifade ettikleri ses, tabiatta karşılık bulmasına dayanarak çok üstün bir özelliği de sahiptir. Bu mana da Türkçe dışında hiçbir tamga ismini aldığı gibi tabiatta sesi yükselmez. Bunu bütün dillerde denemek mümkündür. Ancak Türkçe insanın ağzından dışarı döküldüğünde tabiatta o sesi buluruz.

Siyasi birlikteliğini kabullenmiş, aynı dili konuşan bir toplum haliyle kendilerine veya kendilerince tanımlanmış bir yeri kendilerine yurt edinmiş, orayı sahiplenmiş, oranın kendilerine aidiyetlerini en yakınlarındakinden en uzağına kadar ilan etmiş olmaları doğaldır. Türklerin bu özelliği coğrafyanın ve tabiatın değişimleri ile yurtlardan göçerlik olmasını sağlamıştır. Yazlık ve kışlık hayat dışında kuraklık, verimin tükenmesi veya yaşamı olanaksız hale getiren kum rüzgârları zaman zaman göçleri zorunlu kılmıştır. Ancak Türkler her zaman suyun olduğu yerleri öncelikle tercih etmişlerdir. Zira hayvancılık ve tarım su ile beslenmek zorundadır. Buradan hareketle Türkler hayvanları evcilleştirmeyi, tarımda gelişmeleri sağlamak için su kanalları( karızları) yapan ve yaşatan ilk toplum olmanın yanında turfancılığın adını Türklerin tarım havzası olarak bilinen yurtlarından Turfan şehrinden geldiğinin altını çizelim. Yine göçler de atlı arabayı da bu mantık çerçevesinde ele almak gerekir. Buradan hareketle ekin, kültür nerede başladığını, dolayısı ile medeniyetin nereden çıktığını da soran olursa; Türkler tarihin derinliklerinde üretmiş ancak her zaman olduğu gibi Türk dışı unsurlar çalarak sahip çıkmış olduğunu söyleyebiliriz.

Türklerin cemiyeti oluştururken ortaya koyduğu çeşitli kendilerine özgü tanımlar vardır. Halk, oymak, aile, soy, köy.. Bireylerin en küçük sosyal varlığı ailedir. Aile çekirdek ve ataerkil diye ikiye ayrılmıştır. Türkler anne, baba, dede, nine, amca, hala gibi aynı kan soyundan meydana gelenlerle oluşmuş ataerkil aile sistemini benimsemiştir. Bu aile toplumun bir üst katmanına dâhil edildiğinde bu bir obadır, obalar bir köyü oluşturabilir, bu katmanlar yükseldikçe öz kendisini koruyarak birleşmeler oluşur böylelikle yükseliş en son şeklini alır. Türklerin bu şekliyle ırkı korurken; ırka verilen soyluluk sanı Türklükte korunmaya devam ettirilmiş olur. Bu soyluluk sanı her zaman erdemlilikle beslenir. Soyluluğun en belirleyici yönü bu erdemlilik ve bundan nesillerce sürekliliği sağlamaktır. Erdemlilikte ilke, yaşanılan hayatta olumsuz bir geçmiş olmamanın yanında, olumlu gelişmelerde farkındalık yaratmalıdır.

Tarihi ve ahlakı yakınlık, kişilerin oluşturduğu cemiyetin ruhsal ve fiziksel olarak aynı beslenme ikliminde olması ile anlam kazanır. Çünkü yaşanılan tarihi her cemiyet farklı yerlerde, farklı zamanlarda yaşamış olsa bile, ruhsal ve fiziksel beslenme ikliminin özellikleri aynı ise o cemiyet bir araya geldiğinde sanki hiç birbirlerinden ayrılmamışçasına davranışlarını doğal olarak devam ettirirler.

Bunları Türk Tarihinde defalarca görmek mümkünken; Dünya devletler tarihinde böyle eskilik, böyle eskiliğin günümüzde sürdürülebilen örneği yoktur.

Zira geçmişe ait millet dediğimizde MİLAT’TAN ÖNCEYE TÜRKLER dışında bir milletten bahsedemiyoruz. Kurulan devletlere baktığımızda kurucu ile bugünkü sahipleri farklı, hatta devlet kurulduktan sonra birçok kez el değiştirmiş olduğunu gördüğümüz onlarca devlet vardır. Aynı şeyi Türkler için bu manada söyleyemeyiz. Yani Türkler de tarihi kesintilik yoktur. Ancak Türklerinde onca devletleri kesintililik yaşamıştır. Tarihi kısaca özetlersek; Türklerin üç anayurdu vardı. Sibirya Dağları, Gobi Gölü çevresi, ana ve ata vatan Anadolu. Sibirya’da ve kesintililik olmasına rağmen ANADOLU’da hiçbir zaman kesintilik olmamıştır. Anadolu’da kurulan bütün medeniyetler, devletler Türklerin çeşitli boylarınca kurulmuştur. Dolayısı ile Anadolu Türklerin otokon yurdudur. Bu şekilde otokon yurt sahibi olan tarihte bilinen başka bir millet veya toplum yoktur.

Özetlersek Mustafa Kemal’in Türkler için yapmış olduğu çalışmalar, aynı zaman da Türk dışı toplumlar içinde geçerliydi. Çünkü Türkleri araştırdıkça, Türk dışı toplumlardan kimler sahnede yer almaya başlamışsa; onlar için de kayıt düşülmekteydi. Bu nedenle nesnellik Mustafa Kemal için şayet içselleştirmemiş olsaydı bile yine nesnel ifade yapmak şartların gereğiydi.

Mustafa Kemal, Cumhuriyetin kuruluş yıllarına geldiği zaman, “milli tarihimiz neden ibaret, milli özelliklerimiz ve milli karakterimiz nedir, kültürümüz ve milliyetimizin esasları nelerdir?” sorularına yanıt aramıştır. Bu soruların yanıtları, İslam; Osmanlı; oryantalistlerinde ortaya koyduğu tarih içinde olmadığı/olamayacağı için bunların yanıtlarını doğrudan doğruya tarihin kendisinde aramak gerekiyordu. Bu nedenle birçok kurum kuruldu, birçok kişi yetiştirildi ve atılan maya tuttukça nesnel kanıtlara dayalı tarih ortaya çıkmaya başladı.

Diğer yandan bu soruların tam zıddı denilebilecek izahı mümkün olmayan durumları da anlamak zorunluluğu söz konusuydu. Yani Ayşe Afet İnan 1939, Atatürk ve Tarih Tezi, Belleten, Cilt 3 Sayı 10’ da ki ifadesine göre; Türklerin bir aşiret olarak, bir imparatorluk kuramayacağını ve bunun başka bir izahının olduğunu; Türklerin dünya tarihi ve medeniyetindeki rolleri; Türkiye’ye medeniyet getirenlerin kimler olduğu gibi soruların gerçek yanıtları da araştırılıyordu.

Demek ki gerçekten de Mustafa Kemal, kendi durumumuzu dosdoğru anlamayı, anlatmayı arzuladığı içinde nesnel olmak zorunluluğundaydı. Ancak bu nesnellik sadece kendisinde olsa acaba araştırmalar nesnel olabilir miydi diye sorsak; çok düşük bir ihtimal olmaz diye yanıt alsak dahi herkesin nesnel olması dışında ortaya konulan hiçbir değer nesnel olamazdı diyebiliriz.

43 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.