Hoşgeldiniz  

TÜRK KİMLİĞİNDEN BİR KESİT III

Mehmet Zehir | 29 Temmuz 2020 | Köşe Yazıları


Mehmet Zehir
mehmetzehir@hotmail.com.tr

Kamâlizm’in kaynağı Türk Kültürü, bilim, us, mantık, sanat, deneme-yanılma ile ortaya konulmuş ve Uluğ Başbuğ Kamâl Atatürk’ün bize bıraktığı eşsiz eserin ve ülķünün tanımıdır.

Millet sözcüğü Arapça olup çoğulu mileldir. Bizlere Osmanlı devrinde geçmiştir. Millet sözcüğü başlangıçta farklı anlamda kullanılıyordu. Yani bugünkü anlamı ile aynı dine inananlar anlamında kullanılmıyordu. Aynı dine inananlar anlamında ümmet sözcüğü kullanılıyordu. Peki, Osmanlı devrinde kimlere millet deniliyordu?

Osmanlı devrinde aynı dine inananlardan kasıt Müslümanlara ümmet denilirken; Müslüman olmayanlara da millet deniliyordu. Dolayısı ile kendi dini dışındakilerin hepsine dinlerin farklı olup olmadığına bakılmaksızın millet diyordular. ( Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Çev. Metin Kıratlı, T.T.K. yayını Ankara 1970, S.333)

Bu anlayış bütün topluma işlemişti.

Bunu hiçbir aydın değiştirmemiş Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkan Türkçülük akımı da bu tanımı yok saymıyor ve ancak buna soyca Türklerinde varlığını vurgulamak için Türk, Türkçülük gibi isimlendirmeler yapıyordu. Kurulan Türk Ocağı’nın millet, milliyet, milliyetçilik anlayışı diğer İslamcılık ve Osmanlıcılık akımlarının sonuçsuz kalması üzerine varlığını ortaya bu anlayışla koyuyordu. Dolayısı ile sadece isim değişikliğinin yanına içinde bulunanların adına Türk Soyu’nu vurgulamaktan ibaret olan bu anlayış düşünce, söylem ve eylemlere çok fazla etki etmemiş/edememiştir.  Serv ve Mondros Mutarekeleri ile Osmanlı Devleti’nin tasfiyesini getirmiş, Meclisini dağıtmış, başşehri başta olmak üzere bütün şehirlerini işgal etmiş, işgal etmemiş olduğu yerlerde ise; işgal etmek için şartları olgunlaştırmaya çalışmıştır.

Esasında Türklerin kendilerine göre tanımlanmış topluluk adlandırmasında birliktelik üzerine durulmuş olsa; yaşanılan sonuçlar çok farklı olabilirdi. Peki, Türklerin topluluk adı olarak tanımlanan anlayışları neydi?

Bodun(budun) sözcüğü ile ifade edilen anlayıştır. Eskiden Türklerde ‘’ bod’’ sözcüğü bağımsızlığı, devletliliği, kağanlı bir toplumu işaret etmek için kullanılırdı. Bod’u devletin esas kurucusu ve sahibi gibi düşünen eskiden Türkler, bütün Türklerin birliği olarak ‘’Türk Sir Budun’’ kalını kullanırdı. ( Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, 2 Cilt M.E.B. 1000 Temel Eser, İstanbul 1971 Birinci Cilt No: 49 S.42)

Görüldüğü gibi, Osmanlı’nın millet anlayışı ile Eskiden Türklerde var olan Millet anlayışı birbirine zıt anlayışlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü birinde Osmanlı’da sonradan ortaya çıkan İslam dinine göre tanımlama yaparken diğerinde din dışı yaratılış özelliklerine göre tanımlama yapılmaktadır. Dolayısı ile Eskiden Türklerin yapmış olduğu millet anlayışı her türlü kıdemli olduğu açıktır. Millet anlayışı kıdemliyse; milliyet ve milliyetçilik anlayışı da kıdemli olduğu açıktır.

Peki, Mustafa Kemal bu konuda ne diyor?

Mustafa Kemal, Medeni Bilgiler kitabında ‘’ Milli Duygu’dan bahsetmiştir. Türk Milleti Mustafa Kemal’e göre milli duygu ile insani duyguyu bir arada kullanmayı doğru bulur. Nitekim Türk Milleti ‘’ insanlık âleminin bir ailesi çağdaş uygarlığın ilerlemesi sürecinde farklı milletlerle medeni ilişkiler geliştirmelidir.

Mustafa Kemal bu görüşü ifade ederken, ‘’ Türk Milletinin kökleşmesinde etkili olan doğal ve tarihi gerçekleri şu şekilde ifade etmiştir.

1-Siyasi varlıkta birlik;

2-Dil Birliği;

3-Yurt Birliği;

4-Irk ve köken Birliği;

5-Tarihi Yakınlık;

6-Ahlaki Yakınlık;

Mustafa Kemal’in, Türk Milletinin fertlerinin ortak özellikler gösterdiğine inandığı bu gerçekler dışında kalan her millete uygun olacak bir millet tanımı da ortaya koymuştur.

1-Zengin bir geçmiş mirasına sahip bulunan;

2-Birlikte yaşamak konusunda ortak arzu ve kabulde samimi, içten olan;

3-Sahip olunan mirasın korunmasında birlikte devam konusunda iradeleri ortak olan insanların birleşmesinden meydana gelen topluluğa millet adı verilir.

Bu bilgiler ışığında değerlendirme yaptığımızda, Mustafa Kemal’in Türkler için özel bir millet tanımı ortaya koymuş olmasının birçok nedeninin yanında iki önemli nedenin altını kalın çizgiler ile çizmek gerekir.

1-Tarihi kıdemlilik;

2- Var oluştan gelen değerlerin korunarak, yaşatılması ve geliştirilmesidir.

Bu tanım milletler ailesi içinde ki en geniş ve en homojen tanımdır. Günün yöneticilerinin basiretsizliği ile sulandırılamaz, terk edilemez. Bu tanım başka milletleri yok saymaz. Bu tanım başka milletlere karşı gerçeklere uymayan bir üstünlük ortaya koymaz. Bu tanım niteliklidir. Nitelikleri itibariyle aynı niteliklere sahip olmayan toplum veya milletler ile karşılaştırılmasının yapılması bilimsel bir sonuç ortaya çıkarmaz. Nesnel bir tanımdır. Nesnel olması, niteliklerin Türk Soyunun var oluştan beri yapmış olduğu çalışmaların sonucudur.

Yine Türklerin dışındaki milletler için yapılan tanımda nesneldir. Bu nesnellik korundukça milletlerin kutsal dinler öncesi çağlarına dahi gidilebilir. Aksi halde bu nesnellik korunmaz, kutsal dinlerin var oluşuna göre milletler tanımlanmaya başlarsa; YAHUDİLİĞİN öncesinde ki insanlık âleminden bahsedemeyiz, bilimin dışına düşeriz.

Şimdi içeriye dönersek; Mustafa Kemal’in ortaya koymuş olduğu millet, milliyet ve milliyetçilik anlayışı ile Türk Ocakları Genel Başkanı Hamdullah Suphi Tanrıöver ile Türk Ocakları Genel Sekreteri Mehmet Ziya Gökalp’in millet, milliyet, milliyetçilik anlayışlarını karşılaştırmak için Türk Ocakları’nın ortaya koyduğu Millet, milliyet, milliyetçilik anlayışlarını Mehmet Ziya Gökalp’in kaleminden inceleyelim.

‘’ Dilce, dince, ahlakça ve güzellik duygusu bakımından ortak olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden meydana gelen bir topluluktur. Çünkü insani şahsiyetimiz bedenimiz değil, ruhumuzdur. ( Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, M.E.B. Temel Eser, İstanbul 1970, S.22)

Mehmet Ziya Gökalp’in bu açıklaması, sosyolojik olarak bütün ortaya koymuş olduğu eserlerde kendisini korumaktadır. Osmanlı’nın Türkçülük akımında da bu anlayış vardı. Türk Ocağının bütün yönetimin kadrosunda da bu anlayış vardı. Burada üzerinde durulmayan ama aslında coğrafyanın insanın yaşamına etkisi ele alındığında Yusuf Akçura’nın, Mehmet Emin Resulzade’nin, Gaspıralı İsmail Bey’in ortaya koydukları ile İstanbul’a daha yakın olanların ortaya koydukları hem çatışıyor hem de varlığı koruma mücadelesi açıkça sürdürülüyordu. Ancak tamamı en nihayet 30 Ekim 1918’de ilan edilen Mondros Mütarekesi’nde yeniliyordu.

Yenilgi sonrasında herkes çil yavrusu gibi sağa sola dağılmışken; sahneye şimdiye kadar ortaya koydukları ile farklı farkındalık oluşturan Mustafa Kemal çıkıyor ve birliktelikleri korurken; düşünceleri de ince ince işleyerek değiştiriyordu.

Hepsinden önce Milliyetin içinde din unsuru koyan Osmanlı bakiyeleri ile Din unsurunu koymayan Cumhuriyetin kurucusu arasında açıktan olmayan üstü örtülü bir savaş veriliyordu. Ancak bu savaşta karşı karşıya gelinince Mustafa Kemal sürekli galip çıkıyor, Osmanlı bakiyeleri yerlere seriliyor olmasına rağmen; şuursuz bir zümre bu yere sürülmelerini sürekli istismar ederek halkta tabaka tabaka yayılıyorlardı.

Özellikle cami cemaati çevresinde etkili olan bu zümrenin yaptığı dedi-kodular cahil cami cemaatince benimseniyor bire bin katılarak köylere, dağlara kadar yayılıyordu.

Cehaletin böyle bir bedelsiz yayılışı her konuda olduğu gibi din konusunda da sabittir. Zira aydınlanma bedel ister, alın teri ister. Bunu her iki ayaklı insani varlık ödeyebilseydi; dünyanın insanlık seviyesi her şart altında bugünkü gibi olamazdı.

Buradan bir noktaya daha temas etmek gerekir. Din’i milletin unsurları içinde saydığımızda bunun milliyete ve milliyetçiliğe direk etkisi olduğunu da kabul etmek gerekmektedir. Bunun sonucu olarak uygulamada dini her türlü uygulamanın kamu bütçesinden desteklenmesi gerekir. Oysa Laikliğin Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey 1050-1060 arası uygulamasında, dinin devlet işlerinden kesinkes ayrıldığını, dini hizmet verenlerin, hizmet alanlarca tatmin edildiğini, dini ibadet alanı dahi, devlet hazinesinden verilmediğini, bunları isteyenlerin bir araya gelerek kendi alın terleri ile elde edip; daha sonraki nesillere aktarılması için vakfa dönüştürdükleri ve bu vakıfların denetlenmesini de devletin yaptığını görüyoruz.

Bir çıkarım yapacak olursak; Ziya Gökalp ve ilişki ağındakilerin düşüncesi günümüzden en az 1000 yıl geridedir

126 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.