Hoşgeldiniz  

TÜRK KİMLİĞİNDEN BİR KESİT II

Mehmet Zehir | 23 Temmuz 2020 | Köşe Yazıları


Mehmet Zehir
mehmetzehir@hotmail.com.tr

Kamâlizm’in kaynağı Türk Kültürü, bilim, us, mantık, sanat, deneme-yanılma ile ortaya konulmuş ve Uluğ Başbuğ Kamâl Atatürk’ün bize bıraktığı eşsiz eserin ve ülķünün tanımıdır.

‘’Taş kırılır, tunç erir ama Türklük ebedidir.’’ Bu nedenle ‘’Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.’’ Türk Milleti’nin 30 Ağustos 1918 günü yapılan Mondros anlaşması ile boğazına geçirilen kement, 23 Temmuz 1919’da Erzurum Kurultayı ile çözülmeye başlamıştır. Bu başlangıçta Türklüğün ortak paydasında bulunan değerler, milletin bir ve bütün olarak kaynaşmasını, aynı hedefe yönelerek canını dişine takarak mücadele etmesini gerekli kılmış olduğunda, Türk Milleti hiç düşünmeden bu bedeli elde etmeyi ödemeye razı olmuştur. İşte bu nokta da Türk Milleti denildiği zaman neye göre Türk Milleti deniliyor sorusu ile daha önce yaşanmış ve İstiklal Harbi’nin en ateşli anında da tekrarlanan hayal kırıklığı yaşatan bir olaya temas etmeden geçmek, tarihe daha öncekilerin yapmış olduğu gibi eksik bilgi katarak tarihi çarpıtmak olur.

…. İstiklal Mahkemeleri’nin kapatılmasıyla, askerden kaçma olayları artar ve Sakarya Savaşı’na (23 Ağustos-13 Eylül 1921) kadar ordudaki askerlerin neredeyse yarısı firar etmiş haldedir.( Kaynak: İbrahim Artuç, ‘Büyük Dönemeç Sakarya Meydan Muharebesi, Kastaş Yayınları, İstanbul, 1985,s.97)

Bu belge ve bilgiye dayalı açıklamayı ele aldığımızda öncelikle okullarımızda okutulan tarih kitaplarında bunun olmamasının eğitimin gerçeklerden uzak olduğuna açık bir işaret sayılması gerektiğini söyleyebiliriz.

Asker firarlarının nedenlerinin bilinmemesinin doğuracağı ikircikli düşünce sisteminin halk arasında düpedüz ikilik çıkaracağı açıktır.

Üçüncüsü halk arasında çıkacak ikiliklere eklenecek dedi-kodu ile halkımızın bir bölümü hiçte alakası olmayan haklara sahip olma olanağını elde ederken, diğer tarafı ise bunun bedelini maddi ve manevi olarak ödemekle karşı karşıya kalacaktır. Bu durumların gerçekleştiği yerde haklı olan hakkını, haksız olan cezasını göremeyecek; iki türlü de adaletsizlik vicdanlarda saklı kalarak toplum kendini içten içe kemirecek ve uluslaşma sürece baltalanmış olacaktır.

Firar konusunun genel hatlarını çizmek için konuyu biraz geriye götürmekte yarar vardır:

Millî Mücadele Dönemi’ndeki firar olayları, aslında Birinci Dünya Savaşı’nın seferberlik açığının sonucudur. Osmanlı Ordusunun Birinci Dünya Savaşı’ndaki firari asker kitlesi, Mondros Mütarekesi’ne kadar devam etmiş ve mütareke sonrasında da terhis esnasında yine firarlar neticesinde durum karman çorman hale gelmiştir. Devletin maddi varlığı tehlikeye girmiş olmasına karşın, geniş köylü kitleleri durumlarında önemli bir değişiklik olacağı umudunu taşımadıklarından olacak!, şimdiye dek arkasından gittiği seçkinlerin mücadelesi olarak baktıkları savaşı desteklemek istememiş isyan ederek ya da askerden kaçarak, muhalefetini ve savaşa olan isteksizliğini göstermiştir.

Bunları bir tasnif etmemiz söz konusu olursa;

1-Devletin resmi ordusundan geriye kaçanlar,

2-Resmi ordudan kaçıp Kuvayı Milliye’ye katılanlar,

3- Kuvayı Milliyet gönüllü olarak katılıp sonradan kaçanlar,

4- Düzenli Türk Ordusundan kaçanlar.

Bu gruplandırma aslında elde ki asker potansiyelimizin genel görüntüsünü bizlere vermektedir. Peki, hiçbir tarih kitabımızda bu konu neden böyle en azından özet olarak verilip genç beyinlerin düşünmeleri sağlanmaz?

Yukarıda yazdığımız dört maddeye günümüzde ekleyebileceğimiz ‘’ Mesela hala daha zaman zaman duyarız, x kişi askerden firar etmiş.’’ Olayları da yok değildir. Peki, bunların hepsinin nedeni aynı olabilir mi? Elbette ki hayır. İşte bunlar net olarak bilinmeden yapılan hamasi yüklemeler, Türk Kimliğini boşluğa düşürmeyi planlayan düşüncelerin sonucudur. Peki Türk Kimliğini kimler neden boşluğa düşürerek, yerine ne ikame etmeyi amaçlamış olabilir? Buna verilecek yanıt tarihin özeti olsa da bizim vereceğimiz yanıt çok kısadır.

Tarih Medeniyet kuranların ürünüdür. Bu durumda Medeniyet kimin kurduğu, kimin kurmadığı, kimin medeniyeti ele geçirdiği, kimin medeniyeti çaldığı, kimin medeniyeti evrilttiği gibi sorulara yanıt aramak gerekmektedir.

Bu nokta da tarihe bir yanıt olarak batının kendisini üstün ırk olarak görüp kendine göre kafatasçılık yaparak; yapmış olduğu tanımla, biz Türkleri aşağılayan söz ve davranışlarına Mustafa Kemal tek tek yapmış olduğu çalışmalarla yanıt vermiş ve hepsini çürütmüştür. Üstünlüğün varoluştan değil, üretim yeteneğinden ve bunun sonucu olarak ortaya koyduğu yaşama dair kültürden geldiğini ortaya koymadan önce Prof.Dr.Ayşe Afet İnan’a tam 64 bin kafatası deneğinde çalışma yaptırarak, kafatası ile üstün olunamayacağını ortaya koymuş ve batının bütün iddialarını çürütmüştür.

Buradan da görülüyor ki, Mustafa Kemal gerçekçiliğin peşinden gitmeyi kendisine içselleştirmiş olmanın her zaman yarar sağladığını herkese gösterme olanağına da sahip olmuştur.

Sonuç itibariyle diyebiliriz ki, Türkler için us, mantık, bilim, sanat tutarlı varlık olarak ta varoluştan beri elimizde yükselmektedir.

51 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.