Hoşgeldiniz  

TÜRK KİMLİĞİNDEN BİR KESİT I

Mehmet Zehir | 22 Temmuz 2020 | Köşe Yazıları


Mehmet Zehir
mehmetzehir@hotmail.com.tr

Kamâlizm’in kaynağı Türk Kültürü, bilim, us, mantık, sanat, deneme-yanılma ile ortaya konulmuş ve Uluğ Başbuğ Kamâl Atatürk’ün bize bıraktığı eşsiz eserin ve ülķünün tanımıdır.

‘’Bizim gözümüzde çiftçi, çoban, amele, tüccar, sanatkâr, asker, doktor ve sonuç olarak herhangi bir sosyal kurumda çalışan bir yurttaşın hak, yarar ve özgürlüğü eşittir.’’

Yukarıda ki tümce Mustafa Kemal’e aittir. Tümcenin söylendiği tarihi bir kenara bırakarak değerlendirdiğimizde; Türklerin imtiyazsız, sınıfsız, ayrıcalıksız, özgür bir toplum olduğunun anlatımı olarak görebileceğimiz bu tümce Türk Kültürü’nün yozlaştırılması neticesinde unutturulmuştu. Peki, nasıl unutturulmuştur, nasıl unutturulmaya uyumlu olunabilmiştir?

Öncelikle Mustafa Kemal’in biz derken, biz sözcüğü ile Türk Budun(bodun) anlattığını ifade etmek isterim. Toplumda yapmış oldukları işler, aldıkları roller, eğitimleri ve eğilimleri insanların tanımlanmasında etken olduğundan dolayı her mesleği yapan insanın olacağını düşündüğümüzde, hiçbir insanın diğerinden üstün olma olanağı kabul edilemezdir. İnsanların yapmış oldukları meslekler, temsil ettikleri roller, eğitim ve eğilimleri toplumun içinde öncesinden tayin edilebilen durumlar değildir. Şartlar kimini A mesleğine, kimini B mesleğine itmiştir. Bunun bilinçli seçimi önceden olsa bile meslekleri yapanların üstün özelliklerinden dolayı o meslekte görev yapması, o rolü temsil ettiği mutlak söylenemez.

O halde insanların dişil ve eril olarak ayrıştırılması ve üstünlüğü veya eşitliği değil de, hak edişi, sağladığı yarar ve özgürlüğünün birbirinden üstün olup olmaması söz konusu olamaz.

Bunu yöneten ve yönetilen olarak değerlendirdiğimizde aynı sonuca ulaşırız. Zira Türkler de kimsenin imtiyazı, kimsenin ayrıcalığı yoktur. Hiçbir kimse şu sınıfa aitim ben üstünüm diyemez.  Bunun en önemli unsuru ise köleci bir düzen Türkler de hiçbir zaman kabul edilmemiş, uygulama aşamasına geçememiştir. Zaman zaman tarihte ve özellikle Osmanlı devrine ait okuduğumuz bir takım olgular vardır. Bunlar yine Osmanlılar devrinde olsa bile Türklerin yaptığı, kabul ettiği durumlar değildir. Bu konuda bir örnek vermek gerekirse; tarihi biraz daha eskiterek Hun Ordularının Avrupa’yı boydan boya geçerek Roma’ya buyruk verdiği zamana gidelim derim.

Romalı bir tüccarın Türkleri köle olarak sattığını öğrenen ATİLLA “Kanımdan olanlar, hiç kimseye köle olamaz.!” diyerek tüccarı, o Türklerden birine köle yapmış olması tarihin en büyük tavır ve cezalarından biridir.

İşin temeli ise, insanların üretimde gösterdiği tembellik, var olan üretimin herkese yetmemesi sonucu kol gücü üstün olanların hâkimiyet sağlayıp, topluma kendi kurallarını dayatmasından başka bir şey değildir. Zaten devletler de önce böyle ortaya çıkmaktaydı. Devletlerin bu ortaya çıkışını aşamayan kol gücüne sahip devrin derebeyleri, zenginleri, ağaları, devlete biat ederek o devlet içinde kendi çıkarları için sağlarken; toplumun kol gücü daha zayıf kesimini de kendine çalıştırarak aslında devlet içinde devlet olduğunu ilan etmiş oluyordu. Bu süreç bütün toplumu sardığı için kol gücü sürekli üstünlük sağladı ve kol gücünün sürekli üstünlüğünü elde etmek için silah üretim, asker sınıfı gibi algı ve olgular sahneye girdi.

Bunun sonucu olarak köleci düzen temellendi. Roma Devleti’nde Sınıflar oluşarak daha sonra ideolojilerin oluşmasının zemini de oluştu. Konumuz şu an için köleci düzen olduğu için ideolojiler konusunu şimdilik geçiyoruz.

Oluşan sınıflar toplumdan kendi varlıklarını korumak için sürekli köleleri ezmek zorundaydı. Bütün sınıflar kendilerine yakın gördükleri ile işbirliği yaparak üstün olma veya üstün kalma gayretini sürdürüyordu. Ancak toplumun üst tabakasını oluşturanların aldığı vergiler, yapmış oldukları harcamalar, kölecilik sistemi içinde farklı davranışların da gelişmesine olanak verdi. Köleciliğin içinde marabalık, yarıcılık gibi alt oluşumlar baş göstermeye başladı. Bu aynı zamanda kölelerin kendiliğinden yükseldiği ve yükselmeyle birlikte savaşların tetiklendiği dönemi meydana getirmeye başladı. Bu yapı kendi içinde böyle devam ederken; kendi dışında da bilinir olarak başka toplumlara kendilerine özgü buna benzer davranışları sergileyerek varlıklarını sürdürmüşlerdi.

Burasını özetlersek diyebileceğimiz en önemli söz varlığımız : ‘’ Türkler dışındaki bütün toplumlarda köleci düzen vardı. Köle alım satımı yapıldığı gibi, köle kültürü oluşmuştu.

Peki, Türkler de neden köleci sistem oluşmamıştı?

Evet, can alıcı soru budur. Ancak bunun binlerce kabul edilebilir, kabul edilemez, uygulanabilir, uygulanamaz yanıtı vardır. Ancak biz bu sorunun yanıtını bize bakarak verirsek belki de en doğru yaklaşımı göstermiş oluruz.

Türkler tarih sahnesine çıktığı zaman tarih sahnesinde başka milletlerden, bodunlardan bahsedilmiyordu. Belki de bu nedenle Sümerolog Samuel Noah Kramer yazdığı kitaba da adını veren ‘’Tarih Sümerlerle başlar ‘’ derken; onun anlatımlarında ona eşlik eden ve hala yaşayan 107 yaşındaki Sümer Anamız Muazzez Hilmiye Çiğ’ın okuduğu tabletlerden kitap haline getirdiği eserlerinde tarihin daha evvelinde biz Türklerin varlığı anlatılmaktadır. Dolayısı ile batılıların bakış açıları kendilerini bağlar deyip, bizler kendi tarihimizi daha derinlerde aramaya devam etmeliyiz. Buradan hareketle Sümerlerin Türk olduğu artık yadsınamaz bir gerçeğe dönüşmüşken, bizde konumuzu Sümerler ve diğer Türk Yurtları üzerinden irdelemeye devam edebiliriz.

Sümer toplumu çok tanrılı, sulak yerlerde varlığını sürdüren, tarımcılığı ileri seviyeye taşımış bir toplum olarak biliyor. Tarımcılığı ileri seviyede yapmış olmasına rağmen; Roma da gördüğümüz ağalık, derebeylik olmadığı gibi, kölelere, marabalara, yarıcılara da rastlamıyoruz. Bunun dışında insanların özgürlüklerinde de bir kısıtlama yok. Üstelik toplumsal yaşama dair ileri seviye de bir kültür söz konusudur.

Bunu Sümerli emekli öğretmen Lu-din-gir-ra’nın yaşam öyküsü veya gelecek çağlara mektubunda çok açık olarak görmekteyiz. Bu kitabı her insanın okumasını ayrıca tavsiye ederiz. Lu-din-gir-ra diyor ki; biz buraya gelmezden önce bizim atalarımız yine tarım ile ilgiliydi ve çok ileri seviye de tarım yapıyorduk, binlerce kilometre ötelerden gelen su kanallarımız vardı. Bu bahsedilen su kanalları UYGUR KARIZLARI’dır. Tanımlanmasında irdelenmesinde ve ilgilenilmesinde yarar vardır.

 Uygurların geçmişte olduğu bölgeye de baktığımızda orada da derebetlik, ağalık gibi feodal yapıların olmadığını haliyle kölecilik, marabalık, yarıcılığın söz konusu olmadığını görüyoruz.

Biz Türkler de bunların karşısında ve hatta bu tür düşüncelerin henüz doğmadan ölmesini sağlayan günümüzde daha gelişmiş hal alan insanların birbirlerine topluca yardım yapmasını sağlayan imece sistemi olduğunu dolayısı ile sınıf oluşmasının kökten kesilen bir düşünce ve uygulamaya sahip olduğumuz yatar.

35 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.