Hoşgeldiniz  

SÖZLÜK VE ANSİKLOPEDİ OKUMAK BİR DİSİPLİNE ALINMALIDIR

Mehmet Zehir | 03 Aralık 2020 | Köşe Yazıları


Mehmet Zehir
mehmetzehir@hotmail.com.tr

Bu konuda uzun zamandır sözlük ve ansiklopedisi okunmasını ciddi ciddi tartışma konusu yapanlardanım.


Hatta Sosyal Medya paylaşımlarında gördüğüm eksikliklerin giderilmesi için birçok kez sözlük ve ansiklopedi okunmasını; bilimsel düşüncenin gelişmesi; hamaset ve algıların baskısından kurtulma aracı olarak gördüğüm için paylaştım.

İşin özüne gelirsek; dilimizi hem yapısı yönünden, hem sözcük varlığımız yönünden geliştirmek ve öğrenmek bizim her şeyden önce bize olan borcudur. Bu borcu ödemekten kaçmak bizim, bize ihanetimizdir.

Bu yapılmadığı için belki de Türkçemiz başka dillerin baskısı altında kaldı. Belki de kök Türkçe sözcüklerimiz bu nedenle unutuldu ve belki de kök Türkçe sözcük bulmamız ve bulunmuş olan sözcükleri geliştirmemiz önlendi.

Bu konuyu belki de bilimsel olarak başka bir türlü ele almak gerekir. Zira her birey kendi kendine bu fedakârlığı bizim, bize olan borcudur diye düşünüp yapmıyor; yapmak istemiyor. Belki de bunun bir borç olduğunu bilmiyor.

Tarihi, coğrafyayı bilinç için öğrenmeyen:

Bunları okul okuyorsa; dersi geçmek için, bir makama, mevkiye adaysa; ne kültürlü kişi denilmesi için, ya da kendi çevresini merkez görüyorsa; öne çıkmak için, öğrendiği varsayılmaktadır.Kişinin; Türkçeyi doğru konuşamaması, Türkçe sözcükleri önceleyemeyişi, doğru Türkçe tümce kuramaması her şeyden önce eğitim politikamızın doğru olmadığı kuşkularını duymamızı sağladığını ifade etmemiz gerekir.

Sokakta gördüğümüz kişilerin günlük 300-500 sözcük ile konuşuyor olması; onun kitap okuma alışkanlığı kazanmadığı ile alakalı olsa da; aslında sorun Türkçemiz yönünden bir disipline sahip olmadığını göstermez mi? Ya da var olan disiplinin ihmallerimizden dolayı kaybolduğu anlamına gelmez mi?

Uluğ Başbuğ Kamâl ATATÜRK gibi biraz düşünelim:

Bir geometri betiği yazdı. Ancak öncelikle Osmanlıca ve Arapça bildiği için O günün kullanılan dili ile ve mantığı ile verilen Geometri dersinin vatan evlatlarının anlayamayacağını gayet iyi biliyordu.

Geometri dersinde verilen konular hangi dilde olursa olsun aynıydı ve doğruydu, yani bir mantığı bir disiplini vardı. Ne yaptı O’nu Türklerin anlama mantığına ulaştırmak için Türkçe sözcüklere çevirirken; ifade biçimindeki mantığı da en sade şekilde vatan evlatlarının anlayacağı şekle dönüştürdü.

Harf Tamgaları Devrimi’nde de aynı şeyi geliştirerek yaptığını görüyoruz. Yani önce mevcut olanı alıyor.  Başkaları, kendilerine göre ne yapmış onu gözlemliyor; sonra bize göre bunların olumlu- olumsuz sonuçlarını ele alıyor ve en sonunda da bize uyumlu hale getirirken; tamamen özgün olarak bize gelebilmesi için onun hem etimolojik yapısına gidiyor; hem sesin ağızdan çıkışına gidiyor ve böylece bir disiplin kurarak dili sistemsel yapısını hazırlıyor. Harf Tamgaları’na verdiği değer onun matematiksel değerini de içinde barındırarak; adeta atomdan işlemesini bilenler için her şeyin yapılabileceği mantığını hepimiz için formüle ediyor.

Her iki örnekte de bir mantık vardır, bu mantık sürekliliği olan bir disiplindir. Yani dilden dile, toplumdan topluma değişkenlik göstermez. Bugün bunu bilenler gördüğü bin sene sonra; on bin sene sonra bilmeyenler bile kolayca görebilir.

İşte bu nedenle öncelikle bizlere düşen görev söz varlığımızı tanımak, arttırmak için sözlük ve ansiklopedi okuyarak kendimizi bilimsel olarak toplumda varlığını sürdüren bireyler haline getirmektir. Toplum içinde içi boş bütün yapıların azalacağı, mananın görüntüye biçim vererek Türk Toplumu’nun başta olmak üzere bütün insanlığın daha derinlikli varlıklarını ortaya çıkarak mutluluklarının artacağını söyleyebiliriz.

İşte bunları yaparak hayata geçirmenin asıl yolu olan zihniyet değişimine ve gelişimine böyle gelebiliriz. Bir zihniyetin uzun süre mutluluk vermediği halde ayakta kalması; o toplumun sorgulama yeteneğini kaybetmesi ile ifade edilir. Böyle bir toplum kaderci bir toplumdur. Kaderci bir toplum tabulara, dogmalara tabii olmuş dolayısı ile köleleşmeyi içselleştirmiş toplumdur. Buna içinden itiraz edebilmek o toplumun geçmiş mazisi ile şu veya bu şekilde irtibat kurmaktan kaynaklanmaktadır.

Bunun bir başka nedeni de sonradan kazanımlar, asıl kazanımların yerine ikame edilse de asla asılların yerini tutmadığından sürekli bir karşı direnç ikame araçlara olduğudur. Buradan bir çıkarımda bulunmamız söz konusu ise her aşı kendi türünde doğallaşır, gelişir ve herkese tat verir. Aksi halde sadece bir boşluğu bir şekilde doldurur ama anlık bir tat, anlık doluluk ve hep bir özlem bırakır.

Uluğ Başbuğ Kamâl ATATÜRK bütün bunları deneyimleyerek her alanda Türklüğün bir devrime ve bu devriminde sürekliliğine ihtiyacı olduğunu ileri sürerek adım adım Türklüğü yeniden biçimlendirme gereği duymuştur. Bu biçimlendirmeyi de toplumun kabullenmesinin zor olacağını, bu nedenle toplumun biçimlendirmenin hangi türüne uygun ise o şekilde biçimlendirmeyi öncelikleri de sıraya koyarak bazılarını da eş zamanlı yaparak ileri sürdüğünü görüyoruz.

Örneğin: Biçimlendirmenin ilki olan Mısak-ı Milli, Mısak-ı Maarif ve Misak-Iktisat eş zamanlı yapılmaya çalışılmıştır. Bu mana da herkes sanır ki vatanı 9 Eylül 1922’de her şey bitti. Elbette hayır. Lozan ile bile her şey bitmedi. 1936’ya kadar Çanakkale Boğazı bizim elimizde değildi. 1939’a kadar Hatay bizim elimizde değildi. Bunları insanlarımız sorgulamıyor, öğrenmiyor. Aslında suç insanlarımızın bu yönde değil; bu yönde suç devleti yönetenlerindir. Başta Milli Eğitimi gayrimilli hale getirenlerindir.  Bizim insanımızı suçladığımız nokta devleti yönetenlerin eksik yaptığını gördükleri halde bana ne diyenlerinedir.

50 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.