Hoşgeldiniz  

MUSTAFA KEMAL’İ KENDİ KALEMİNDEN TANIMAK IV

Mehmet Zehir | 07 Eylül 2020 | Köşe Yazıları


Mehmet Zehir
mehmetzehir@hotmail.com.tr

‘’Harp Okulundaki eğitim düzeyi “subayın asli görevleri”ni öğrencilerin ruhlarına sindirecek derecede tesirli değildi. Okul sıralarında, bu konuda daha ciddi, kapsamlı bir eğitim – öğretim devresi geçirilseydi dahi amacın elde edilemeyeceği inancındayım. Bana göre, gerçek ilmi verebilecek asıl mektep kıt’adır. Asıl sanat eğitimini verecek gerçek öğreticiler, eğiticiler birbirinden üstün komutanlardır. Harp Okulundan alınan diploma, genç teğmenin, bölük komutanının eğitimine hazır olduğunu gösterir. Genç teğmen, sanatın asıl ruhunu, katıldığı bölüğün askerleri önünde, bölüğün önderi yüzbaşıdan ve daha üstlerinden uygulamalı olarak işleri görürken öğrenecektir. Önce, bir takımın komutanı, sonra da bölüğe komutan olmak üzere hazırlanacaktır. İşte bu şekilde öğrenecek ve ardından öğretecektir.

Ordu uygulamalı eğitiminde, ancak bu şekilde makamını dolduracak bölük, tabur, alay… vb. komutanlarını yetiştirerek milletin evlatları bir sürü gibi değil, şanlı şerefli insanlar olarak  şan ve şerefe yönlendirilebilirler.’’

Mustafa Kemal’in bu açıklamaları anlaşılıyor ki, deneyimden yoksunluk nedeniyle ordu içinde dile getirilemeyen yapıcı özeleştirilerdir. Konuyu Türk Kültürü içinde ele aldığımızda usta-çırak ilişkisine ne kadar benzediği açık değil mi?  Yani bir çocuk bir sanatı öğrenmek, meslek edinmek ve ondan para kazanmak için işe verildiğinde; çocuğun en büyük özelliği gözlerini ve kulaklarını dört açarak işlerin teori ve pratiğini duymak, görmek ve kalfasının ve ustasının gözetiminde yapmakla başlamaz mı? Türk Kültürüne göre her Türk’ün asker olarak doğması sadece söz elbette değildir. Tabii bir bilimsel karşılığı da yazılı veya yazısız söz varlığımızda ispat adına yoktur. Ancak yetişme şekline bakıldığında çocuk için doğdu anda başlayan yarınlar hayali onun cinsiyeti ile beraber ailede değerlendirilip, kararlaştırılmaya başlar ve bu bir karara döndükten sonrada çocuğu o yönde geliştirme başlar. Eskiden Türkler, çocuklarına bir kahramanlık elde edene kadar isim koymazdı. Bu kahramanlık sadece bir silahlı veya silahsız olarak bir veya birden çok düşmanla dövüşmekle alakası sınırlı değildir. Mesleğinde ki başarısı, eğitimindeki başarısı, sezileri, düşünceleri ile oluşturduğu farkındalık gibi ayırıcı örneklerdi. İşte bu Türk kültürüne doğal olarak oturduğu için çocuğun hangi alanda yetişmesi de işin etkisine göre toplumda disiplin haline dönüşerek daha sonra gelenlere veya eş zamanlı etkileşimde bulunan toplumlara farkındalık hissettirilerek yayılıyordu. Bu şekilde yetişen bir çocuğun bir de asker şeklini düşünürsek; askerlik mesleği başlı başına varlığın tanımıydı. Yani bir kişinin asker olması, onun aldığı ve almadığı eğitimlerin tamamında etkisini göstererek hayatın anlamlanmasında etkisini gösterirdi. Bu mana da Türklerde eskiden kadın erkek ayrımı olmadan yetişme tarzı fiziksel olarak gelişmeyi, anlayış olarak bilgilenmeyi, görgü olarak uygulamayı esas alırdı. Askeri sistemleri gelişen toplumlar Türklerin bu anlayışlarını ancak 20.yüzyılda yakalamışlardır. Buna rağmen bütün dünyanın bildiği bir başarı da henüz Türkler dışındaki toplumlarda görülememiştir.

Askerlik mesleğinin birçok yönüyle öğrenerek, disiplin kazarak gelişme göstermenin dışında birde ‘’doğuştan asker’’ deyimi vardır. Bu deyim Türklere aittir. Belki istisnası hariç başka toplumlarda da örneği olsa bile içselleşen askerlik kavramı Türklerde genetiğe dönüşmüştür. İşte bu genetiğe dönüşmüş askerlik kavramını temsil eden kişilerin çoğu askerliği bir sanat olarak adeta icra ederler. Mustafa Kemal Paşa ‘’ ben savaşın sanatını severim’’ bir sözünde dile getirdiğinde ortaya koyduğu farkındalık askerin, askerlik mesleğini içselleştirmesinden doğan sanat yönünü icra edilen savaşlara uyarlama deneyiminden kaynaklandığını bu nedenle de birçok savaş yaşamış olduğundan elde ki olanakları daha iyi kullanma, daha iyi sonuçlar alma yönü dışında oluşan tablonun yarın teorisini yazmaya kalktığınızda sanki her şey yazılmış, çizilmiş ondan sonra bu tablo oluşmuş zannına kapılırsınız. Oysaki yazılan, çizilen bir şey yoktur. Sadece hayali insan benliğinde canlandırılan bir uygulamanın adım adım sahneye sürülüşü vardır.

Gerçekte de bir sanatçı icra edeceği bir konuyu, önce hayal eder, sonrada o hayali kendi benliğinde canlandırıp, sonra da adım adım onu yapar; adım adım yaparken o kadar doğal, gelişi güzel adımlar attığını dışarıdan bakan yorumlar ki, bu bir sanatçı değil, ha bocaladı, ha rezil oldu olacak diye kendi kendine iç geçirir. Oysa sanatçı için durum öyle değildir. Sanatçı onu beyninde yaşamıştır, her şeyin yeri sanatçının beyninde oturmuştur. O nedenle o gelişi güzel davranarak kendi tasarladığı sanatı adım adım büyütüyordur. Sanatçı son darbeyi vurduğunda daha önce izleyen adeta şok olur. Çünkü ortaya muhteşem eser çıkmıştır.

Buradan askerlik mesleğine geri dönersek Mustafa Kemal Paşa’nın gerek sanatçılığı ve gerek mesleğinin eğitimi ve bunca yıllık askerliğinin öğrettiklerinin sonunda yapmakta olduğu özeleştiri, Türk Kültürü’nün bir sonucudur. Türk Kültürü, bütün varlığını bir bütün olarak kabul eder, karşılar. Hiçbir varlığını tek tek düşünmez. Sorun varsa, sorun bütünün sorunudur. Bütünü birey oluşturur ama o birey kendisi için sorunu çözmeyi düşünmez. O sorunu toplum için çözmektir onun sorumluluğu ve önceliğidir. Durum bu olunca da her Türk çok yönlü yetişmeyi kendisine ilke edinmiş bir topluluğu aynı zamanda ifade eder. Çok yönlü yetişenler, herhangi bir tercih ettiği konuda sanatçı olması çok görülmemelidir. Eğer bir kişi, en bir konuda sanatçı değilse; asıl burada bir sorun olduğu düşünülmelidir.

İşte orduda ki bir subayın yetişmesi, üstlerinden sürekli öğrenmesi ve aşağıda sürekli bunları uygulaması, zaman içinde onun asker karakterinin artık olgunlaştığını ve bunu artık bir zevk olarak yapabileceği kıvamı yarattığı hissi verir. O his, onun sanatçılığa attığı ilk adımdır. Böyle sanatçıların yoğun olduğu bir subay kadrosunun, askerlik mesleğinin bütün bileşenlerine olan etkisi tartışmasız o ordunun düşmanları tarafından bile takdir edilmesini sağlar.

Ancak ne yazık ki, Osmanlı Devletimizde bunları böyle görme şansımız kurumsal ve kavramsal olarak yok gibidir. Ancak bireysel olarak bazı askerlerimizin buna uygun olduğu söz konusudur. Belki bu nedenle ‘’asker’’ sözcüğü yerine ‘’nefer’’ sözcüğünü kullanmayı bu nedenle gerekli görmüşlerdir. Bu sözcükleri ilk bakışta ikisi de aynı sözcüklerdir diye söyleyip geçiştirecek olanlar mutlaka çıkacaktır. Ancak bu sözcükler aynı görünümü verse de, kavramsal ve uygulama olarak aynı anlama gelmezler. TDK’nin asker için:’’ Orduda görev yapan erden generale kadar herkes’’ diye tanımlamasının yanısıra; aynı TDK nefer için: ‘’ er ‘’ tanımlamasını getirdiğini görüyoruz. Bu sözcüklerin iki de Arapça kökenli olup, bizleri yöneten zihniyetlerin bizimle nasıl oynadığını, bizi nasıl evrilttiğini de göstermesi bakımından gözler önüne sermek istiyorum.

Aynı sorgulamayı Wikipedi’de Asker için yaptığımda :’’ Orduda görevli, erden mareşale kadar rütbeye sahip kişi. Askerlik yükümlülüğü altına giren şahıslar ( erbaş ve er) ile özel yasalarla silahlı kuvvetlere katılan ve resmi bir kıyafet taşıyan kişilerdir. WİKİPEDİ bile TÜRK DİL KURUMU SÖZLÜĞÜ’nden daha kurumsal yanıt verir hale getirilmiş olması, TÜRK DİL KURUMU’nu sorgulatır hale geldiğimizi göstermez mi?

Nefer sözcüğüne biçilen rütbesiz asker tanımını biz biraz daha ilerleterek şöyle diyebilir miyiz? Nefer ister askeri kıyafeti olsun, ister askeri kıyafeti olmasın, ister bir komutandan veya bir birimden emir alsın, ister bir komutandan veya bir birimden emir almasın; gördüğü lüzum üzere canını ortaya koyarak taraf olduğu değerleri yaşatan kişidir.

25 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.