Hoşgeldiniz  

MUSTAFA KEMAL’İ KENDİ KALEMİNDEN TANIMAK II

Mehmet Zehir | 31 Ağustos 2020 | Köşe Yazıları


Mehmet Zehir
mehmetzehir@hotmail.com.tr

’… Mesela, mavi kolordunun sağ tarafında hareket hâlindeki bir tümenin komutanından, birliklerine verdiği emri ve tümenin durumunu açıklaması -açıklama isteme yetkisi olan birince- rica edildi. Tümen komutanı, böyle bir soruya muhatap olmamışçasına atının üstünde, sessiz, sakin, suskun duruyordu. Biraz bekledikten sonra, birinci sorudan vazgeçilerek Kolordu komutanından alınan emirde ne istenildiği soruldu. Yine cevap yok. Sebep? Aldığı emrin içeriğini anlamamıştı. Sebep: Verdiği emrin, daha doğrusu imzaladığı emrin neyi kapsadığını bilmiyordu. Peki, ne olduğunu anlamadan verilen emri kabul eden alay komutanları?  Evet, bu merakımı gidermek üzere, tümen komutanının yanından ayrılıp, rezalet istikametinde yürüyen alaylara yetiştim.  Bir alay komutanına, harekâtları hakkında beni aydınlatmasını rica ettim.

“Hemen!” dedi.

Ceplerini karıştırdı.

Ceketinin iç cebinden buruşuk iki kâğıt çıkardı.

 “İşte iki emir.

Birini gece, diğerini de sabahleyin aldım.

Daha ilk emrin gereğini yerine getiremediğimizden, ikincisini uygulamaya geçemedik.”

Emirleri inceledim.

 İkinci emir, birinciyi hükümsüz kılıyordu.

Alay komutanı ise hâlâ “önce birinci, sonra ikinci” diyordu.

Niçin?  Çünkü alay komutanı, sırayla icra edeceğini düşündüğü emirlerin, ne ilkini ne de sonuncusunu anlamıştı.  Oysa alayı yürüyordu.  Nereye ve niçin gidiyordu?  Alay komutanı ve alayındakilerden hiç kimse bilmiyordu.  O hâlde nereye gidiliyordu? Elbetteki felakete, şaşkınlığa doğru bir gidişti.

Tümenin harekâtını sonuna kadar takip ettim.

Geceleyin tümenin maruz kaldığı sefaleti, birliklerinden bazılarını kaybederek içine düştüğü telaşı, ıstırabı, ertesi günü karşı tarafın topçu ve piyade ateşi altındaki perişanlığını anlatmak istemiyorum.

Yalnız, şunu söylemek istiyorum, bu tümen ve benzeri asker yığınlarının o gidişlerinin mutlaka felakete, ölüme doğru gidiş olduğuna hükmetmek için keskin muhakeme ve uzak görüşlülüğe ihtiyaç yoktu.’’

Şimdi yukarıda ki alıntıya baktığımızda Tümen berbat, Alay berbat. Bunun tek nedeni var. Tümenin başında liyakatli bir tümen komutanının olmamasıdır. Eğer tümenin başında liyakatli bir tümen komutanı olsaydı; liyakatsiz alay komutanı alayın başında olamayacaktı. O halde makarayı yukarı doğru sararsak; tümen komutanının üstü ve üstleri liyakatli mi? Elbette hayır. Liyakatli olsa tümen komutanı liyakatsizlerden olabilir mi?

İşte buradan biz aslında Osmanlı Devlet yönetimini görmemiz gerekir!

Liyakatsiz yöneticiler olmaları dışında, keyfine düşkün, zaafı olan yöneticiler de olmanın yanı sıra dünün düşmanlarının çocukları devlet yönetimini ele geçirmiş ve yukarıya doğru herkes birbirini idare ederken; aşağıda oluk oluk akan Türk kanı üzerinden herkes yaşamakta olduğu ile karşı karşıya kalıyoruz.

Düşününki canını vererek devlete, vatana sahip olan Türklerin devlette söz hakkı yoktu. İşbaşına gelen Türkler bile, aşağıdaki Türkleri düşünmüyor, yukarıda ve dışarıda kendi koltuğunu sağlam tutmak için yabancılarla işbirliği içine giriyor.

Bunu II.Mehmet’in Candaroğullarını devletten tasfiyesi ile Türklüğü tamamen tasfiye etmesinden beri yaşıyoruz. Oysaki Çavdaroğluları asıl Osmanlı Devleti’nin kurucularıdır. Yani devlet yapılanmasını Candaroğulları yapılanmayı bildikleri için kurarken; Osmanlılar ancak ve ancak kalabalık bir ordu ile gözüne kestirdiği topluluğa saldırarak onların elinde ne var ne yok almayı biliyordu!

Zaten Osmanlı Devrinde Türk eli değdiği anlar ve yerlerde yapılaşma hep farkındalık yaratırken; Türk eli dışında ellerin değdiği yerler de sürekli yakın zamanda başlayan bir hasar açık olarak söz konusu olmasının başka türlü açıklaması olamıyordu.

Düşününki, ordunun içine er olarak alınanların tamamı Türk, ama komutanlar Türk olmayabiliyor..!

Türklükte zaten o devirde utanılacak bir ifade haline getirildiğinden kimse Türklüğü ile devlette yer alamıyordu!

Bir de buna padişahın, sarayın, haremin yardakçıları eklendiğinde; ne padişah liyakat sahibi olabiliyor ne vezirler ne komutanlar! Kokuşmuşluk öyle yükselmiş ki, dünyaya nizam veren ordu Alman başkomutan, ordu komutanları ithal etmesinin yanı sıra, daha alt kademelere de Osmanlı tebaası olan halkların çocukları getiriliyor ama Türkler getirilmiyor!

Osmanlı Devleti, imparatorluğa dönüşmeden önce nispeten Türklüğün değerleri devlette gelişiyordu. Ancak İmparatorluk olunca özellikle Türkler saf dışı edilmiştir.

Mustafa Kemal’in henüz bir Kurmay Yarbay iken eleştirilerinin temelini bu çarpıklığa ayırmış olması, her şeyden önce yapılanların mantıkla bağdaşmadığının açık işaretidir. Mantık bütün dünya da değerlerin oluşmasında kullanılan en başta gelen yöntemlerdendir. Türkler ise mantığı bütün dünyaya hediye etmiş millet olmasına rağmen kendi devletinde mantığı ara ki bulasın.

Türklerin sürekli savaşmaları nedeniyle kendilerine göre geliştirdikleri anlayış; doğru veya yanlış olabilir o Türkleri ilgilendirse de; tarihe kayıt olarak düşerken yapılanın eleştirisinin bir mantığı olması, olmazsa olmazdır. Yani ben keyif için öldüm, öldürdüm demek kabul göremeyeceğine göre mutlaka bir mantık olmalıdır. O halde dünün düşmanını bugünün dostu olarak görmek ve dünün düşmanına kendini teslim etmek mantığa sığamaz. Burada üzerinde birçok konunun ve noktanın durmak gerekir. Bu sadece o anı yaşayan Türklerin veya devlet yöneticilerinin kendileri ile sınırlı olan konular veya noktalar değildir. Çünkü konu ve noktalar bütün Türk Tarihi’ne yazılıyor, 1000 yıl sonra ki bir Türk bile bugünkü Türklüğün yapmış olduklarından hesap hiçbir kimseye vermese de tarihe, insanlığa vermek zorundaysa; bugün yapılanları iyi hesaplamak ve yarına fatura bırakmamak gerekir.

Yine burada ele alınması gereken bir sorumlulukta bizden öncekilerin tarihe kazandırdığı değerlere yapılan ihanettir. Bu değerlere ihanette bulunmak kimseye hak olarak verilmediği halde bu ihaneti yapmanın tek bir gerekçesi vardır. Türklerin hürriyetini gasp etmekten başka bir şey değildir. O halde Türkler, hürriyetleri gasp edilmesine rağmen ihanet etmeden hürriyetlerini geri alma hakları var mıdır? Maalesef yoktur. Zira bu zorla alındığı için kimse altın tepsi de geri iade etmez.

O halde her Türk bulunduğu konum ne olursa olsun kendisini hep yarına hazırlamak, kendi çocuklarına, torunlarına bu varoluştan gelen hakkı sağlamak için bilenmek zorunda değil midir? Elbette sağlamak zorundadır. O halde bu işin en etkili noktası ordu olduğuna göre ve her Türk asker olarak doğuyorsa; Türk’ün yarınlar için kendini yetiştirip, hürriyetini ele almak için hazır olması zorunluluktur. İşte bu nedenle klasik mantıkları aşan bir eleştiri Mustafa Kemal’den bu nedenle geldiğini görmek gerekir.

Düşünün okuduğunu anlamayan Tümen, Alay komutanları varsa; onların altındaki komutanların durumu ve askerin durumu nedir? Buradan halkı ele alırsak; o daha kötü durumda olduğu çok açık görülmez mi? Oysa Mustafa Kemal’e göre Türk ayrıcalıksız, imtiyazsız, hür ve kutsal alın teri ile elde ettikleri ile  yetinen ve bu alın teri ile elde ettiklerini paylaşan üstün bir medeniyet anlayışı kuran  kimliğin adıdır.

34 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.