Hoşgeldiniz  

MİLLİ HİS İLE İNSANİ HİSSİ BİR VE BERABER KULLANMAK! II

Mehmet Zehir | 18 Ağustos 2020 | Köşe Yazıları


Mehmet Zehir
mehmetzehir@hotmail.com.tr

ŞANLI ERKE HAN*

Bütün dünya, Kuşan Hanlığı’nın azametini I. Yüzyılda öğrenmişti. Türklerin adını bütün dünyaya ünlü Kanişha Han duyurdu. Çok şükür, onun gerçek adı Erke olarak muhafaza edilmiştir. İsmi paralarda Kanerka olarak basılıyordu. Erke Han 78 yılında, Kuşan Hanlığı’nın tahtına oturdu. Hanlığı 23 yıl idare etti. Aklıselim sahibi Han’ın esas silâhı kılıç, zırh veya mızrak değil söz idi. Erke Han dünyadaki en güçlü sözün “Tanrı”olduğuna inanıyordu. Han’ın konuşmaları ve akıllıca yaptığı siyaset sayesinde doğulu insanlar, Türklerin güzel işlere, doğru davranışlara ve asalete büyük değer verdiklerini gördüler. Hükümdar milletin yüzü idi.

Erke Han, her insanın kendi davranışlarıyla, daha dünyada iken kendisi ve yakınları için cennet ve cehennem kurduğunu aklıselimle belirtiyordu. Kendi felâketlerinde ve yanlışlıklarında kimseyi kınamamak gerektiğini öğretti. Sadece kendini suçlayabilirsin diyordu Erke Han; çünkü Tanrı sana ancak hak ettiğini veriyor. Yeni dinin iddiaları çok basitti: iyilik yaparsan, dünya da sana daha hayırlı olur.

Türkler ruhun ebedî oluşuna ve ölümden sonra tekrar şekil değiştirerek, hayata dönebileceğine inanıyorlardı. Erke Han “kurtuluş davranışlarda” diyor ve yorulmadan, usanmadan bunu anlatıyordu. Türklerin Tanrı için yaptıkları ayinler de yabancıları

şaşırtıyordu. O güne kadar, böyle muntazam ve mükemmel bir töreni putperest dünyası görmemişti, tanımamıştı. Putperestler için, Türkler sanki başka gezegenden gelmiş gibi

görünüyorlardı. Türklerin her şeyi daha güzel ve daha iyi idi. Dolayısıyla Doğu’ da Altay “Aden”, yani “dünya cenneti”; millet ise “Ari” olarak adlandırılmıştır. Hindistan’da Şambhkala adı gibi bu ad da Türklerin vatanları için en az bin yıl ifade ve telâffuz edilmiştir; süvariler için yeni efsaneler yazılıyordu.

Erke Han hâkimiyeti zamanında, Kuşan şehirleri çanların güzel sesleriyle uyanıyordu: din

adamları milleti sabah duasına çağırıyordu. Çanlar nasıldı? Şimdi kimse bunlara cevap

veremiyor. Ama çan vardı. Arkeolojik kazıların neticesinde bu ispatlanmıştır. “Kolokol” kelimesi de o eski devirlerde ortaya çıkmış olabilir. Bu kelime, kadim Türk dilindeGökyüzüne hitap” anlamına gelmektedir. Tam anlamıyla “gökyüzüne yalvar” demektir. Ve insanlar dua ediyorlardı. İnsanlar, Altay’ın kutsal dağlarında geçmişte dua ettikleri gibi, bu defa ayin törenlerini tapınaklarda ve Tanrı’nın Sonsuz Gökyüzü altında yapıyorlardı. Kalıntıların incelenmesinden tapınakların büyük inşa edilmedikleri anlaşılmaktadır. Sıradan müminlerin tapınağın içine girmeleri yasaktı. Sadece din adamları bir iki dakika için içeriye girebilirdi. Ama onların da tapınak içinde nefes almaya bile hakları yoktu. Çünkü tapınak çok kutsal bir yerdi! Duadan önce gökyüzü için buhur yakıyorlardı. Kadim Altay inancına göre kötü ruhlar bu kokuyu kaldıramıyorlardı. Bu törene “kadıt” adı veriliyordu. Kadim Türk dilinde bu sözcük “uzaklaştırmak”, “kovmak” anlamına gelmektedir. İnsanlar, koronun söylediği ilâhiler eşliğinde Tanrı’ ya dua ediyorlardı. İlâhi şeklinde okunan bu duaların adı “Yırmaz” idi. Tam tercümesi “bizim şarkılar” anlamına gelir.

Türklerin manevî kültürünün her yerinde Tanrı inancına özgü eşit kenarlı haç mevcuttur. Doğuda bu haça “vadjra” denilmektedir. Türk şehirleri ve tapınaklarının kalıntıları arasında bulunan “Kuşan” dönemindeki Tanrı haçları, arkeologların dikkatini çekti.

Kuşan Hanlığı Doğu’nun manevî merkezi olmuştur. Kuşan Hanlığında yabancılar için Gandhar’da sanat okulu ve dinî eğitim merkezleri açılmıştır. Belki benzer merkezler Altay’da da vardı. Hz. Musa’nın peşinden buralara gelen Yahudi Yeşua bir zamanlar Altay’ da okumuştu. Bu hadise Kuran’da da dolaylı olarak anlatılmıştır. …Hindistan ve Tibet’li din adamları her zaman Kuşan Hanlığında beklenilen ve istenilen misafirlerdi. Erke Han Keşmir’i kutsal bir şehre dönüştürmüştü. Altay’dan gelen ziyaretçilerin Keşmir’de de kendi tapınakları vardı. Galiba bu, bugünkü meşhur Altın Tapınak’ın yeridir.

Buda dini taraftarları 4. Konsili Keşmir’de toplamışlardır. Yeni dine ait düsturları bir bakır levha üzerine orada işlediler. Bu levha içeriği Çin’ de, Tibet’te ve Moğolistan’da hemen Budizm’in kutsal amentüsü haline gelmiştir. 4.Konsilden sonra, Budizmde yeni bir akım meydana çıkmıştı. Bu dinî akım daha sonra Lamaizm diye adlandırılacaktır. Erke Han, bundan sonra Budistler tarafından azizler sınıfına dâhil edilmiştir. Budistler artık dualarında Erke Han’ın adını da zikrediyorlar. Sadece Türkler, kendi şanlı hanları Erke Han’ı hatırlamıyorlar. Allah’tan, bu ulu insanı diğer halklar tanıyorlar ve hatırlıyorlar.

Yazar Murad Adji’nin konular içinde anlattığı ve daha sonra Şanlı Erke Han başlığında verdiği anlatı budur. Bütün dünya bizler de bunu ilkkez Murad Adji’nin eserinden öğrendik. Ancak Matlock’un bunu önemsemesi sanırız ki, yabancı araştırmacıların, istihbaratçıların, bilim insanların vb. yapmış olduğu ve arşivlemiş oldukları raporlardan olsa gerekir.

Matlock, dilden, dinden, felsefeden bahsediyor. Bunların ilk önce Türklerde ortaya çıktığını ifade ediyor. Bunda tereddüt etmiyor. Aynı şeyi Jean Paul Roux yazdığı ‘’ Eski Türk Dini’’, ‘Türklerin Tarihi’’, ‘’ Türklerin ve Moğolların Eski Dini’’ isimli eserlerinde de dile getirmektedir.

Yine Matlock gerçeğin Türklerden saklandığını söylüyordu. Bunu James Churchward ‘’ Kayıp Kıta Mu 1926’’, ‘’ Kayıp Kıta Mu’nun Çocukları 1931’’, ‘’ Kayıp Kıta Mu’nun Kutsal Sembolleri1933’’ ve ‘’ Kayıp Kıta Mu’nun Kozmik Güçleri I-II 1934’’ kitaplarında da Matlock’tan yaklaşık olarak yüz yıl önce söylüyordu.

Bu örnekleri zaman zaman çoğaltacağız, ancak konu dışına sürekli taşmamak için yeri geldiğinde temas edileceğine kanaat getirdiğimiz kadar ile buraya almaya çalışacağız.

Şimdiye kadar okuduklarımız ile Türklerin tarihin derinliğinden günümüze gelen yolda hep var olduğunu, başka milletlerin Türklere arkadaşlık etme şansının henüz oluşmadığı, zira milletleşme de bir toplumsal statü olduğundan ilk deneyimlerin Türklerce diğer milletlere verildiğini söylemek gerekir.

Bu yönüyle Türkler diğer milletlere analık ve babalık yapmıştır denilebilir. Bugün eğer insanlık bir gelişme göstermişse bunu Türklere borçludur dememiz yerindedir. Ancak şunu da yerinde olsa gerek. Tarihi yapan olarak bugün geri de kalıyorsak; bizden öğrendikleri ile bizim de önümüze geçen milletleri takdir de etmek gerekir. Zira bizden aldığını geliştirmiş ise bu suç olmadığı gibi, tembellik edip yitip kaybolmasına olanak vermediği içinde takdir edilmeleri haklarıdır.

Peki, Mustafa Kemal’in ‘’Medeniyetlerin üstüne çıkaçağız’’ deme arzusu neyin karşılığı idi? Yani ortada bir Türk medeniyeti sadece olsaydı, Mustafa Kemal, Türk Medeniyeti’nin yani kendi medeniyetimizin üstüne çıkacağız demesi gerekmez miydi? Bu da Mustafa Kemal’in söylemeyeceği bir tümce olurdu. Çünkü Mustafa Kemal bunu en yalın haliyle şöyle diyebilirdi, atalarımızdan geri kalamayız. Oysa burada öyle demiyor! Demek ki çok açık olarak Türklerden öğrendiklerini alıp, koruyan, geliştiren ve nihayetinde Türkleri de geçen medeniyetler olduğunu Mustafa Kemal kabul ediyor ve onların üzerine çıkmayı hedef olarak bize veriyor. Bu demektir ki, Mustafa Kemal yine eskisi gibi Türklerin en önde gitmek gibi bir zorunluluğu olduğunun altını çiziyor. Matlock’ta dünyanın sükun bulmasını Türklere bağlamamış mıydı? Öyleyse her alanda çok çalışmamız gerekmiyor mu?

*Murad Adji, Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi, Moskova,1999, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Ankara,2002, Çeviren: Dr. Zeynep Bağlan Özer, Özetleyen : Güven Beker, Resimler: K.Kurtdereli S.22

151 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.