Hoşgeldiniz  

YÜKSELEBİLMEK İÇİN DE, DÜŞÜP KALKMAYI BİLMEK LAZIM!

Mehmet Zehir | 17 Haziran 2020 | Foto Galeri, Genel, Köşe Yazıları, Tüm Manşetler


Mehmet Zehir
mehmetzehir@hotmail.com.tr

Kamâlizm’in kaynağı Türk Kültürü, bilim, us, mantık, sanat, deneme-yanılma ile ortaya konulmuş ve Uluğ Başbuğ Kamâl Atatürk’ün bize bıraktığı eşsiz eserin ve ülķünün tanımıdır.

’Kudretsiz beyinler, zayıf gözler gerçeği kolaylıkla göremezler. O gibiler, büyük Türk Milleti’nin yüksek seviyesine nazaran geri adamlardır. Fakat zaman bütün gerçekleri, en geri olanlara dahi anlatacaktır.’’

Bir toplum düşünün ki, binlerce yıllık devlet kültürüne sahip olsun ve her defasında kendi içinde oluşan çözülmelerle dışa açık hale gelsin ve dışarıdan gelen irili, ufaklı düşman gücü karşısında kendi şahsi istikbalini ve bayağı zaaflarını tatmin etmeyi düşünen saltanat sahiplerinin yönetimlerine itiraz etmesin!

Böyle bir toplumun varlığı, saltanat sahiplerinin keyfiyetinin kâhyası ile ancak ifade edilebilir. Kâhya, ağasının marabalığını en iyi yaptığı sürece ağasının gözüne hoş görünerek bir kabuk ekmeği yiyerek nefes alıp verebilir, insan formunda görülebilir. Bu durumda kâhya sadece tek başına kâhya değildir. Bütün varlığı ile kâhyadır. Bu bütün varlık, saltanat sahiplerinin adeta görülen veya görülmeyen üzerinde hak sahibi olduğu malıdır.

Kâhya, bu durumda onurlu bir vatandaş olduğunu sanır..!

Oysaki onur, sadece nefes alıp-vermeyi, kendisini ve ailesini peşkeş çekmeyi değil; cemiyet içinde birey ve aile kavramlarını en az herkes kadar temsil etmekle yüklüdür.

Toplumun her tarafı çürümüşse; haliyle saltanat sahipleri de bu çürümüşlükten üzerlerine düşeni ister istemez alırlar.

Ancak bir saltanat, şahsi istikbal ve zaaflarını tatmin etmek yerine bütün devletin istikbalini düşünüp, halkının zaaflarını tedavi etmeyi amaçlarsa; yetiştireceği toplumda o saltanata güç vererek varlığını sürdürür.

Yakın tarihimiz incelendiğinde gerek Selçuklular, gerek Osmanlılar hanedan devletleri olarak başlangıçta var olan şartlar gereği birlik ve beraberlikle oluşturulan ordu ile devlet olmayı ilan etmiş ve ilan edilen topraklar üzerinde varlığı ortaya koymuştur. Ardından genişlemeler olmuş, sonrasında ise; yorgunluk, zaaflar, sorgulamalar, toplumda genişlemeden doğan halklarla karışmanın verdiği dedi-kodu ve mukayeseler içeride çürümeyi hızlandırarak saltanatın sürekli asker barındırmasını sağlamıştır. Gerek asker barındırmanın maliyeti, gerek halkın üretim yeteneğinin zayıf olması, gerek devletin savaş ve vergiler dışında halkın sorunları ile ilgilenecek kabiliyeti ortaya koyamaması; saltanatı ile halkını bütün değerler de zayıflatmıştır.

İşte böyle bir toplum, yaklaşık 1400 yıldır Türk Toplumu olarak anılmasına rağmen; Türk’ün kendisi ortada gözükmemekteydi. Türk’ün değerleri unutulmuştu. Türk adeta kılıç, kalkan ekibi olarak tarih sahnesine çıkmış görülmektedir.

Acaba gerçek böyle miydi?

Hazar İmparatorluğu dağılınca içinden çıkan Selçuk Bey, Selçukiler diye devlet kurup, Farslıları içine çekmeseydi ve Farslılar ile Araplar aynı kültürü Selçukilerin üzerine taşımasaydı; bugün Fransızlardan aldığımız zannedilen Laiklik bile aslında o tarihin ürünü olarak belki de bütün dünya da ta o zamandan duyulacaktı.

Ne yazık ki, Fars-Arap Kültürü SELÇUKİLERİ başkalaştırdı ve yıkılmasını sağladı.

Selçukilerden ayrılan Anadolu Selçukluları ve Anadolu Beylikleri de başlangıçta Otman (Osman)lıların etrafında bir şekilde toplandı. Aynı hastalık yani zirveye ulaşırken oluşan zaaflar ve buna bir yandan Fars-Arap Kültürü ve yönetime taşınan adamları, diğer yandan başta GREK, ERMENİ, SIRP, yöneticiler olmak üzere bütün kozmopolit yöneticiler sayesinde Osmanlı Devleti yönetimi hilafet makamının da kontrol altına alınmasıyla sona doğru gitmekteydi.

Bu devletlerimizin özyaşam öykülerinde bir şeylerin, bir yerler de eksik olduğunu gösteriyor.

O eksiklikler ne?

Eksik olanlar, acaba gerek varoluştan gelen değerler ve sonrasında elde edilen deneyimlerimizin bir disiplin haline getirilmesi mi veya disiplinin bozulması mı? Özyaşam öyküsüne baktığımızda gerek varoluştan gelen değerler, gerekse elde edilen deneyimler korunamamıştır olduğudur.

Bunun disiplinize edilip edilmediği de belki de çok önemli değildir. Çünkü yaşam canlı olduğu için sürekli ne varsa değişime ve gelişime açık olmaktadır.

Birler için olan bu durum milletler ve devletler içinde geçerlidir. O halde bu geçerliliği bilgi ile sürekli disiplin altına almak gerekir.

Tarihte Türk Töresi diye bilinenler kadar, unutulmuş bilinmeyenlerimizde var. Bunları buldukça hayata katarken; yaşadığımız gün içinde bireylerin, toplumların, kültürlerin her gün gelişmesi kaçınılmazdır. Önemli olan bu gelişmeye bir bilgi, bir ülkü uğrunda yön vermektir.

Yenilgilerin temelinde bu vardır. Ve bundan ders almak adına Mustafa Kemal Paşa 15-21 Temmuz 1921’de MAARİF-i MİLLİYİ İnönü mağlubiyeti ardından topladı.

(Maarifi Milli, Mustafa Kemal Paşa’nın Misakı Milli ile eş zamanlı amaçlanan ve daha sonra eklenecek olan Misakı İktisadiye ile beraber Türkiye Cumhuriyet Devleti’ni kuran çatıdır. Ve asla taviz verilmemesi gereken MİSAKLARDIR.)

Eğer bir toplum topyekûn bir ve beraber hareket edecekse; o toplumu yönetenler, kendi amaçlarına toplumu hazırlamak zorundadırlar.

Mustafa Kemal Paşa’da savaşın ortasında bunu yapmaktadır.

Bir yandan askeri eğitimler, diğer yandan maarif, diğer yandan iktisat, bir seferberlik haline getirildi.

Bu nokta da Mustafa Kemal Paşa’nın askerlik yeteneklerinin dışındaki özellikleri de ilk kez halk tarafından görülmeye başlamış oldu.

Halk gördükçe güvendi ve etrafında kenetlendi.

Bu kenetleniş sürekli bilinçle güçlendirildi, ordu oldu, kale oldu, devlet oldu.

Zaman öğretmenliğini yaparak, hiç anlamayanlara bile öğretmeye bir kere başlamıştı.

85 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.