Hoşgeldiniz  

KAMÂLİZM’İN ANLAŞILMASI

Mehmet Zehir | 21 Aralık 2020 | Köşe Yazıları


Mehmet Zehir
mehmetzehir@hotmail.com.tr

Bu kısma nokta koyup, Kamâlizm’in, Kamâl kökünden türetildiğini, bunu ilk telaffuz edenin Uluğ Başbuğ Kamâl Atatürk olduğunu ifade ederek; her Türk’ün bir bireyden bir devlet olmaya giden yolun yolcusu olması gerektiğinin açık örneğini Uluğ Başbuğ Kamâl ATATÜRK ortaya koyduğunu buradan da hareketle bir askerin ordu olmasının ordunun kalede konaklayıp devlet olmasını ele aldığımızda BİR TÜRK DÜNYA’YA BEDELDİR’’ sözünün protipi ile karşı karşıya kaldığımızı ifade etmek isteriz.

Bunun sonucu olarak Kamâlizm’in us(akıl), mantık, bilim ve sanatın bileşkesinde deneme yanılma yöntemi ile ortaya çıkan ve bu ortaya çıkan değerin deneyimlenerek daha sonraki yeni unsurlarda kullanılması veya yararlanılması ile başka başka unsurların sürekli doğmasına yarayan bütün insanlığın kendisini geliştirerek değiştireceği bir öğreti olarak tanımlayabiliriz. Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi Türklerin us ile hayatlarına yön verirken; onu mantıkları ile kullanmayı ilke edindikleri ancak zaman içinde elde edilen bilimin her defasında geliştiğinden yeni yeni güncellemelerinin doğal olduğunu, bunları yapan bireyin kendi görsel zekasını da bu işe kattığından ideal veya ideale yakın eserin her seferinde ortaya çıkmakta olduğu görülür. O halde bir insanın toplum için ne kadar değeri olduğunu, toplum içinde bir insanın ne kadar değerli olduğunu ve bunların gerek bireysel gerek senkronize bir şekilde yaşamı sürdürdüklerini değerlendirdiğimizde; ideolojilerin_doktrinlerin, tabuların_dogmaların, kalıpların insan hayatına hükmetmesi kabul edilebilir mi? Buradan anlaşılıyor ki, ideolojiler_doktrinler, tabular_dogmalar ve kalıplar canlıdan bir sistem üretmek istemektedirler ve bu canlıya komut vererek onu biçimlendirmek istemektedirler. Bunda başarılı olduklarında canlıya insan mı diyeceğiz yoksa dizital varlık mı? Ayrıca ideolojiler_doktrinleri hangi insan türünü oluşturacak, o insan türü aydınlığımı yoksa karanlığı mı önümüze koyacak, ayın şekilde tabular_dogmalar hangi insan türünü ortaya koyacak? Bunlara yanıt elbette verilebilir ama hiçbiri var oluştan gelen ayrıcalıksızlığı, hür ve bağımsızlığı hiçbir kişi adına koruma olanağına sahip olamaz.

Türklerin binlerce yıllık yaşam öyküsü bizlere var oluştan gelen değerlerle, sonradan kazanılan değerlerin birbirleriyle orantılı olarak eklemlenerek insanlığın kökleri ile birlikte yükseleceğini göstermektedir. Bu yükselişi engelleyen insanların yapmış oldukları orantısız sapmalardır. Örneğin doğaya insanların yapmış olduğu müdahaleler, doğanın dengesini bozduğu için mevsim geçişlerini de bozmuştur. Bu bozulma gıdaların da bozulmasına sebep olmuştur. Aynı şekilde bitki ve hayvanlarında hayatlarının bu bozulmadan aşırı şekilde payını aldığını söyleyebiliriz.
Bunları önceleri ilkel toplum insanların yanlışları ile ifade ederdik; ancak ilkel insanın tabiata verebileceği zarar kazma-kürekle ne kadar verilebilirse o kadardı. Oysa ki 19,20 ve 21.yüzyıldaki gelişmeler tabiata verilen zararların her gün arttığını göstermeye devam etmektedir.

Peki neden?

Çünkü insanları öncelikle tabu-dogma, ideoloji-doktrin ve kalıp hastalığına soktular doğallık ortadan kalktı. Tedavi etmek içinde hala kendi hastalıklarının şifa olacağını ileri sürerek toplumları manipüle ediyorlar. Oysa ki işin hiçte zorlamaya gerek duymayan çözümü doğal olarak vardı ve bunu kendi çıkarlarını hâkim etmek isteyenler gayet profesyonelce saklayabilmişti.

Türklüğün yaklaşık 1500 yıllık kâbusu bütün insanlığı başı boş bırakmış ve insanları yönetenler kendi krallıklarını kurarak bir dünya düzeni oluşturmuşlardır ve bu dünya düzeninin sürdürülebilmesini kaynakların insanlara yetmeyeği öngörüsü ile insanların sayısal olarak azaltılmasını planlamaktadırlar. Oysa ki doğru teşhis koyup doğru tedavinin peşinden toplumlar gitmeyi yeniden ele alabilseler dünya bugünkü nüfusun sonsuz sayısına sonsuz yıllar yetebileceği karşımıza çıkacağını veya en azından uzun yüzyıllar kaynakların bütün insanlığın ihtiyaçlarına yetebileceği kabul edilebilirdi.
Toplumlar henüz yeraltı kaynaklarını tam keşfedebilmiş ve işleyebilmeyi başarabilmiş değildir. Bu nedenle kaynakların tüketimini hedef alıp insanlığın var oluştan gelen değerlerini biçimlendirmek mantıklı değildir. Diyelim ki, yer altı ve yer üstü kaynaklarını tükettiğimizi varsayalım; güneşin sınırsız kaynağını ne kadar tüketebiliriz?

Sonuç itibariyle emperyal siyasal çıkarımlar toplumların teorik belası olarak yaklaşık ikiyüz yıldır toplumlar esir alınmıştır. Bu esarete gelişmiş ülkeler çok az girdi ve çıktı. Ancak bu esarete gelişmekte olan ülkeler ve üçüncü dünya ülkeleri girdikten sonra Türkiye’nin 19 Mayıs 1919- 10 Kasım 1938 tarihleri arası dışında hiçbir ülkesi bir daha çıkamamıştır.
O halde Kamâlizm tabu_dogma, ideoloji_doktrin, ve kalıp değildir. Öncelikle nereden gelirse gelsin bunları içselleştiren her şey bize yabancıdır. Bize düşmandır.
Özetlersek:

KAMÂLİZM, kökü asker, ordu, kale ve devlet olan KAMÂL kökünden türemiş us, mantık, bilim ve sanatın arkadaşlığında AMASIZ, ÇÜNKÜSÜZ, FAKATSIZ ve LAKİNSİZ TÜRKLÜĞÜ her an küllerinden yeniden doğurmayı deneme- yanılma yöntemi ile deneyimlemiş %100 Türk olan duygu, düşünce, söylem, eylem ve ülkülere Uluğ Başbuğ Kamâl Atatürk’ün verdiği sonsuz varlığın adıdır.

43 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.