Hoşgeldiniz  

KAMÂLİZM ŞARTLARDAN DOĞMUŞTUR

Mehmet Zehir | 21 Ekim 2020 | Köşe Yazıları


Mehmet Zehir
mehmetzehir@hotmail.com.tr

Kamâlizm’in oluşmasına etki eden unsurların öncelikle şartlardan doğduğunu söyleyebiliriz. Bu şartlar bir günde olmadığını ifade ederek; işi, işin asıl mecrasına taşıyarak eleştirilerimizi ortaya koymamız gerekir. Bunu yaparak oluşan şartları biraz yakından tanımak bize Kamâlizm’in paydası olmayı ve bu paydası olmayı süreklilik haline getiren süreçleri tanımamızı sağlayacaktır.

Bu ilgi bize, Kamâlizm’in ideoloji, doktrin, tabu, dogma,  kalıp gibi yapılar ile neden bir bütün olamadığını da görmemize olanak verecektir. Çünkü Kamâlizm uygulama ve teoriyi harmanlayan doğal şartlardan doğarken; diğerleri teoriyi esas alıp onu şartlara ödünsüz uygulamayı yüzlerce yıldan beri dayatmışlardır. Bunlar, teoriyi sistemli bir disiplinle oturtmuş ve bu disiplini sürdürerek canlı organizmaların yeteneklerini göz ardı etmesi ile beraber yüz yıllarca bitmez tükenmez kavgaların tohumlarını ortaya koymuşlardır.

Konuyu biraz açarsak; insanların inam(inanç)ları yani dinler ortaya çıktığında kayıtsız şartsız inanmak zorunluluğu doğmuştu. Hala daha dinlerin yazılı metinleri bu düşünceyi korumaktadır. Çünkü bu dinler Tanrı tarafından gönderildiğine inanıldığından tartışılması mümkün gözükmemiştir. Dinlerin bozulması bu durumda nasıl oluşmuş olduğu ayrıca düşünülmeye değer!

Tanrı’nın din gönderdiğini ve dini korumak için metinler yaratıcının yeterli olduğunu ileri sürerken; dinin temsilcilerinin kendilerini Tanrı’nın yeryüzünde ki temsilcisi sayarak mahalle baskısı oluşturacak kadar kuvvete sahip olduğunu da toplumlara kabul ettirmişlerdir.

Buradan hareketle toplumlar içinde dinle başlayan sorgulamasız inanma ideolojiler ile sorgulayarak inanma adı altında uygulaması olmayan prensiplerin yaşam bulmasını sağlamıştır. Bu yaşam bulma haliyle karşı ideolojilerin doğmasına ve onların kendi yaşam alanını elde etmesini bir kuvvet olarak temsil etmeye başlaması ideolojik kavgaları ortaya koymuştur.

İşte bu iki temel olay canlının doğması ile birlikte elde ettiği hakları, kendisinden daha önce doğanlar tarafından tanımlanmasına, kalıplaşmasına, kısacası mitleşmesine olanak tanıyarak adeta yok etmişlerdir.

Oysa insanoğlu, din gönderen Tanrı’nın din göndermediği zamanlarda vardı ve toplumlarda düzenler birbirine benzemekteydi. Tanrı din gönderince bu düzenler değişmediğini de gözlemlediğimize göre Tanrı’nın canlılara ve özellikle insanlara var oluştan vermiş olduğu hakları daha sonradan geri almak istemesi, onları sınırlaması Tanrı’nın yaratıcılık ilkesi ile ne kadar örtüşebileceği düşünülmelidir. Ancak geçmiş toplumlar bunlardan habersizken bile yaşamaktaydı. Bu yaşamda yine Tanrı’nın var oluştan verdiği us ve fizik bütünlüğü ile canlıyı yaşatmaktaydı.

Burada bir saptama daha yapmak gerekir. İnsan, hayvan ve bitki canlı türlerinin insanlara göre yapılan tanımlamasında bitki ve hayvanların uslarının olmadığı, hayvanların acı-tatlı bildiği ama bitkilerin bunlardan yoksun olduğu iddiası sadece insanların iddiası olarak kabul görmelidir. Yani hiçbir insan ne hayvanların, ne bitkilerin birçok içyapılarını bilemez.

Dolayısı ile Tanrı bütün canlılara us vermiş olabilir, acı tanıma, tatlıyı tanıma, ekşiyi tanıma… gibi hisleri vermiş olabilir. Böyle bir durumda duygu, düşünce gibi tini ilgilendiren her şeyi vermiş olması muhtemeldir. O halde bunlar doğuştan verildiğine göre bunları sonradan geri almak, kısıtlamak Tanrı’nın kedisinin eksiklik kabulü ile alakalı olacağı çok açıktır.

Bu nedenle geçmiş toplumlar en başta us ve fizik kullanımı ile yaşamı geliştirirken; us ve fizik bağıntısı mantığı oluşturmuş insanoğlu artık us, fizik ve mantıkla yaşamı sürdürmeye başlamıştır. İnsanoğlunun hayatına katılan us, mantık sürekli yeni deneyimler elde etmiş ve bu deneyimlerin sürekliliği ve gelişmişliği bilimi oluşturmuştur. Bu durumda insanoğlu artık us, mantık ve bilimle yaşamını sürdürmeye başlamıştır. İşte bu yaşam bir zaman sonra ortaya koyduğu eserler ile sanatı keşfetmiş ve sanatın ilerlemesi ona çok şey öğreterek insanoğlunun medeniyetler kurmasını sağlamıştır.

İşte bu medeniyetler kurma süreçleri aynı zamanda savaşların ortaya çıkmasını, savaş araç ve gereçlerinin üretilmesini dolayısı ile doğa da yaşamın bütün unsurlarını adım adım insanoğlunun tanımasını sağlamaya başlamıştır. Ancak doğada insanoğlu, doğanın her parçasında aynı davranışları aynı zamanda gösterememiştir. Bazıları bir anda yapılanları yüzsene, binsene, ikibin sene, üçbin sene, beşbin sene gibi uzak aralıklarla yaşamaya başlamıştır. Bu noktada yazılı tarihin ve antropolojinin ortaya koyduğu çıkarımlara göre Türk diye tanımlanan bir topluluk diğer bütün toplumlardan önce us, mantık, bilim, sanat gibi değerleri yaratılıştan gelen bütün özelliklerle koruyarak ve harmanlayarak sürekli ilerlemiş ve bu ilerleyişi gelenekselleştirmiştir.

O halde Türklerin yaşam kılavuzu her şart altında us, mantık, bilim, sanat ilkeleri ile başlar sonsuza değin devam eder, çıkarımıdır. Kamâlizm’in şartlardan ortaya çıkması belki binlerce yıl önce tanımlansaydı sanırız ki bu şekilde tanımlanmayı en çok hak ederdi.

Bu durumda Türklerin dogmalara, tabulara, kalıplara, donmalara, ideolojileri, doktrinlere prim verememesi/ vermemesi doğaldır. Doğal olmayan yani anormal olanı da bunları Türklere mal etme anlayışlarıdır.

Şimdi düşünelim:

Bir olay karşısında hangi silahlara sahibiz?

Salt bir insan hangi şartlarda bir olayla karşılaşacağını bilmeyebilir; ama bir olay ile her şart altında karşılaşabilir. İşte o insanın ilk silahları us, mantık, bilim ve sanattır. Bunu denizde, bunu havada, bunu karada deneyimleyebiliriz. Bir dağ başında bir yabanı hayvana karşı verdiği mücadelesinde de, şehrin göbeğinde çıkan bir kavgada da verdiği mücadelesinde de, bir uçak yolculuğunda canını kurtarmak için kendisini hava boşluğuna bırakıp bilmediği yere düşmekteyken ve düştükten sonraki anda da verdiği mücadelesi ile … görebiliriz.

Türklüğün ileri sürdüğü bu öğreti, binlerce yıldır deneyimleniyor, her an üzerine koyarak gelişiyor. Ancak bunu çok az bir Türk fark ediyor; Türk’ün düşmanı iddia edilenler ise Türklerden çok daha fazla biliyor ve hayatlarının bir parçası haline ismini değiştirerek koyuyorlar.

Bugün Türk toplumunda idealizm ve materyalizm bütün türevleri ile kavga ettirilirken; dünlerde idealizm ve materyalizm Türklüğün değerlerinin ana unsurlarıydı. Peki, bu kavgayı kimler başlattı ve başlattıkları kavgadan neden kopmuyorlar?

Madde ve ruh birbirine yarar sağlamayacaksa; neden var? Neden sadece madde ya da neden sadece ruh? İkisi bir arada olamaz mı, olursa ne olur? Gibi sorular us, mantık, bilim, sanat değerlerine sahip toplumların aynası olurken; Türk toplumunda bunlar sürekli kavga ettirilir, bir araya gelerek sorunlarını çözmesi istenmez.

Bu sorunları çözmek için sorunun temeline inmeyi olaylar üzerinden değerlendirmeyi herkesin yapmasında yarar vardır. Zira bir çözülemeyen psikolojik sorun konunun uzmanları tarafından kişinin geçmişine gidilerek çözümlendiği artık bir disiplin haline geldiği bilinmektedir. O halde bireylerin oluşturduğu toplumun da çözülemeyen sorununu çözmek için o toplumun geçmişine gitmek gerekmez mi?

Pek tabii gerekir.

O halde bizde onu yapacağız…

42 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.