Hoşgeldiniz  

KAMÂLİZM EVRENSELDİR VIII

Mehmet Zehir | 09 Kasım 2020 | Köşe Yazıları


Mehmet Zehir
mehmetzehir@hotmail.com.tr

Değerli okurlar, bugüne kadar Kamâl ATATÜRK öznesinde; ele almak istediğimiz konular için bir kültürel alt yapı oluşturmaya çalıştık. Bunu yaparken, birçok kereler Uluğ Başbuğ Kamâl ATATÜRK’ün yaşadığı şartların içinden çıkarımlar yaparak ilerlediğini, birçok kereler pragmatizmden yararlanarak ilerlediğini, birçok kereler çevrede yaşanan olaylarda karşılaştırılma yapılmasına olanak vererek ilerlediğini..vb, gördük.

Konu Türklüğün var oluşu, yaşaması ve yükselişi ekseninde Türk Kültürü’nün eskiliği, doğruluğu, yenilikçiliği, gelişmeye açıklığı, .. Nihayetinde bütün insanlığı mutlu etmeyi amaçlayan yaşamının ele alınmasıdır.

Yola çıkışımızın asıl amacı budur. Peki, bu amaç nereden doğmuştur? Bu soruya yanıt vermek için Uluğ Başbuğ Kamâl Atatürk’ün sağlığında ortaya koydukları ile sağlığı sonrasında ortaya konulanların bir karşılaştırılması yapıldığında büyük oranda fark ortaya çıkabilmektedir.

Şayet Uluğ Başbuğ Kamâl Atatürk yaşadığı dönem ile kendisinden sonraki dönem üç aşağı beş yukarı aynı olsaydı; böyle bir karşılaştırma yapma gerek görmezdik. Ancak ele aldığımız her konuda farklılık henüz daha son nefesini verdiği anda başladığını görüp; bunların sürekli büyüyerek devam etmesi karşımıza çıkarıyorsa; konuyu A-Z aralığında ele almak gerekliliktir.

Düşünün ki, 10 Kasım 1938 değerleri her alanda olumlu, her alanda gurur verici, her alanda onurlu ve saygın iken; ondan sonraki süreçte çağ gelişmesine rağmen; her şey geri kalıyorsa; her şey değerini yitiriyorsa ve her şey itibar kaybına uğrayıp bizi utandırıyorsa; nedenlerini, niçinlerini kimsenin gözünün yaşına bakmadan alıp karşılaştırmak gerekmez mi?

11 Kasım 1938 ile başlayan süreçte sürekli dilde ATATÜRK’ün adı olmasına rağmen; yapılan işler hiç 10 Kasım 1938 öncesine benzemediği gibi, kimsenin bunun karşılaştırmasına cesaret edemediği; edemediğini de bir kenara bıraksak bile 10 Kasım ile 11 Kasım arasında sadece zaman değişimi olduğuna insanları inandıran bir görünmez irade sürekli var olduğu dikkatlere hiç gelmiyor olması mantıkla örtüşmemelidir.

İnsanların eğitim ve ekonomi alanında geriye gidişlerini dahi sorgulamaması; ancak ve ancak bunların yerine ikame edilenlerin görevlerini iyi yapması ile izah edilmesi mümkün olsa da gerçek aslında öyle değildir.

Mesela gelişmelerin, nüfus artışlarının getirdiği hengâmeler; insanların eğitim eksikliğini, ekonomik olumsuzlukları başka nedenlere bağlamayı çok kolaylıkla sağlarken; bir de herkesin dilinde Atatürk’ün adı varken; neden başka türlü düşünsünler ki, değil mi?

Koltuklarına oturanlar, ölene kadar koltuklarında olacağı bir sistemi kabul ettirenler, koydukları kurallar ile insanların susmasını, zayıflattıkları eğitim ile insanların düşünmesini ve sorgulamasını, yok ettikleri ekonomi ile ağzınızı açarsanız aç bırakırız tehditi ile adeta karşı karşıya kalır mıyız endişesi taşımazlar mı?

İşte bunun gibi nedenlerin dışında ileri sürülen çok partili siyasi sistem bu konuların gereksizliğini; asıl meşguliyetin kendiliğinden ve sürekliliği ile beraber yürütülmesini sağladılar. Bir de buna hemşehricilik, bölgecilik, etnikçilik, mezhepçilik, takımdaşlık gibi ilkel benliği kabartan fanatizm eklenince cambaza bak diyenler kafamızı işaret edilen yöne çevirip, geri döndürene kadar bizi bizden çaldılar.

Konunun bilimsel temeller üzerine çalışarak ele alınması; bir Türkiye Raporu ve bir Türk Müktesebatı yapılması gerekir.

Konuyu bilimsel olarak ele almak için sorunun tanımlanmasını öncelikle yapmak, sonra konu hakkında kaynak taramasına gitmek, hipotezler üretmek, tahminler yaparak; tahminlerin bilimsel deneylerle ortaya konularak test edilmesi yöntem olarak kullanılmalıdır. Ancak bizlerin endişelerinin temelindeki sorunları tanımlamak bugünkü Türkiye’de pek mümkün gözükmemektedir. Bu nedenle konuyu çok fazla bilimsel manada inceleyemiyoruz. Ne demek istediğimi şu kısa örnekte takdirlerinize sunmak isterim.
Uluğ Başbuğ Kamâl ATATÜRK, “Afet, vaziyetim şudur: Bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış ilerlemiştir… Hükümet benim reyimi almaya lüzum görmeksizin Fissinger’i getirtti.” Mektup ile manevi kızı Afet İnan’a bunu yazarak; adeta rehin olduğunu, çaresiz olduğunu haykırmıyor mu? Peki, bunun karşılığında Afet İnan bir şey yaptığına dair kayıtlarda bir şey var mı? Bunun yanında onun yaşarken söyledikleri ile sonradan ortaya çıkan el yazıları hakkında kimsenin bir sorgulama yapma iradesi var mı? Dolayısı ile konuyu çok fazla ilerleyemediğimizin altını çizmek isterim.

Buna rağmen konuyu sağından solundan meşruiyet içinde anlatmaya devam edeceğiz.

84 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.