Hoşgeldiniz  

KAMÂLİZM DOĞAL BİR EVRENSEL ÖĞRETİDİR II

Mehmet Zehir | 10 Aralık 2020 | Köşe Yazıları


Mehmet Zehir
mehmetzehir@hotmail.com.tr

Toplumların ayrışmasında en büyük nedenlerden biri de hiç kuşkusuz toplumların yönetilme biçimleridir. Ancak yasaların olmadığı dönemlerde kaba güç her seferinde her şeyin önüne geçerek kendisini yasa haline getirerek toplumun kendisine tabi olmasını sağlıyordu. Bu sağlayış gerçektende yeni yasaları ortaya koyuyordu.

Örneğin günümüzde ki yasalara baktığımızda Amerikan-İngiliz Hukuku, Roma Hukuku, Arap Hukuku gibi temek hukukları görüyoruz. Bunu tarihi geriye götürdüğümüzde daha az sayıda hukuk ismi ile tanımlama yapabiliyor, tarihi günümüze doğru götürdüğümüzde daha fazla hukuktan bahsedebiliyoruz.  Demek ki toplumlar da oluşan yasalar yönetim biçimlerinden kaynaklıdır. Bunu sanayi devrimi öncesinde ele aldığımızda bütün dünya da sadece geçerli olanın Roma Hukuku olduğu karşımıza çıkar. İşte günümüze doğru ayrışmaların, kölecilik düzeninin ortaya çıkması, sınıf kavgalarının varlığı, ideolojilerin kavgalardaki katalizörlüğü, dogmaların kendilerine yer kapma yarışına girmesi, kalıpların kendi egemenliklerini kurmak istemesi…. Hepsi daha birçok unsurla birlikte Roma Hukuku ile başlamıştır denilebilir. Çünkü Roma Hukuku toplumların hak ve hürriyetlerini tanımlarken kendilerine göre yapmış oldukları tanımları kabullenmeyen, Roma’ya bağlı insanlarla başlayan zıtlaşma birçok hukukun ortaya çıkacağına aslında işaret ediyordu. Bu ayrışmalar hukuk alanında bir araya toplanacağı düşünülürken getirilen hukuk yeni ayrışmaları da sağladı. Roma Vatandaşı olanlara verdikleri haklar ile Roma Vatandaşı olmayanlara verilen ya da daha doğrusu dayatılan yaptırımlar birbirlerinin kavgasının asıl sebebiydi.  Varlıklı ailelerin ve Soyluların Roma Vatandaşı olması, varlıkları olmayan ama Roma da yaşayanların onların hizmetlerini görmek görevi ile tanımlanmaları köleci düzenin ilk taşlarını atıyordu. Ayrışma temellenmeye başladıktan sonra kavgalarının sonu gelmez olduğu ortaya çıktı. Bu süreç sanayi devrimine kadar sürdü. Bunların sonucu ideolojiler doğdu. İdeolojilerin kavgası, dogmaların tabuların ideolojik kavga dışında kendisine bir yer edinmeye çalışması ile beraber kalıplar sahne almaya başladı. İşte bütün kavga da bundan sonra başladı. Hiçbir unsur kendi alanından taviz vermiyor ve en doğruyu ben bilirim ve belirlerim diyordu. Yeni dünya düzeni eski düzene göre aslında daha karmaşık, daha sıkıcı, daha pahalı ve daha yaşanmazdı. Eski dünya da herkesin yaşaması, yaşatması, geliştirmesi ve gelecek çağlara aktarması esas iken yeni dünya da bir ben bilirim bir de keyfimin kahyası deniliyordu.

Bu nedenle birçok ideoloji, doktrin, tabu, dogma, kalıp… savaşmış durmuştur. Ancak kavgalar bitmemiştir. Bu kavgaların bitmesi için ortaya konulan her şey aslında bir dayatmadan ibaret oluyordu. Oysa eski dünya da dayatma söz konusu değildi. Söz konusu olan us ve fiziki güç mantık ile birleşip bilimi üreterek ve buna da bir estetik vererek hem kendi çağında kullanıyor hem kendi çağından sonraya aktarmayı sağlıyordu. Böylece binlerce yıl gelip geçmişti. Yeni çağda ki kavgalar büyük savaşları ve hatta 1. Dünya Savaşı’nı kapımıza koyduğunda elde avuçta ne varsa alıp götürmüştü. Bu dönemde sahneye çıkan Uluğ Başbuğ Kamâl ATATÜRK, eski dünyanın yapmış olduğunu yaparak yeni mesafeler kazanarak bütün toplumları şaşırtıyordu. Onun yapmış olduklarında hiçbir gizlilik, kapalılık, dogmalık, tabuluk olmadığı gibi her şey açıkça ele alınıyor ve bunun sonucu herkesten, her şeyden yararlanılarak yeni eserler ortaya çıkıyordu. Bunu anlamaktan uzak olmayı kendi çıkarları ile bağdaştıramayanlar olup sürekli sataşmışlar, sürekli onun yaptıklarını kendilerine mal etmişler, sürekli kendi dogmalarının, tabularının, ideoloji- doktirinlerinin, kalıplarının ya tarafı ya da yok olması gereken bir unsur saymışlardır. Bunları ele aldığımızda hiçbiri toplumu yaşatacak duygu, düşünce, söylem, eylem ve ülkü ortaya koymadığını görüyoruz. Ve buna rağmen kendi varlıkları için nerede işlerine gelebilecek bir şey varsa da onu alıp kullanmakta ve kullandıktan sonrada atmakta kendileri için bir sıkıntı görmediklerine tanıklık ediyoruz. Bu pervasızca davranış biçimi olsa olsa, soysuzların davranış biçimi olur. Zira soyluluk sonradan kazanılan bir yetenek olmakla birlikte soyluluğu elde etmek için uzun yıllar ona emek harcamayı gerektirir. Türklerin Soyluluğu bu emeği sürekli vermiş olmaları sayesindedir. Yoksa yaratılan her canlı kendi cinsiyle aynı soyluluğa sahiptir. Ona farkındalık yaratan ona verilen emeğin değeridir. Türk Toplumu hiçbir şeyi bulmamıştır, her şeyi üretmek için usunu, bedenini çalıştırmış ve elde etmiş olduğu şeye her türlü değerini katarak onu ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle Türklerde emek kutsaldır. Eski toplumların temiz olmasının temelinde bu emeğe saygının büyük yer edindiğini söylemek gerekir. Tabiatı kutsal bilen Türkler, buna kendi üretimleri olan emeği de katarak farkındalık ortaya koyarken; yeni dünya düzeninin kavgalarında emeğin kutsallığı bir kenara bırakın alınıp satılan bir araç haline geldiğini yaşamaktadır.

40 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.