Hoşgeldiniz  

KAMÂLİZM DOĞAL BİR EVRENSEL ÖĞRETİDİR I

Mehmet Zehir | 08 Aralık 2020 | Köşe Yazıları


Mehmet Zehir
mehmetzehir@hotmail.com.tr

Türkler, 5400 yıllık yazılı tarihin 4500 yılına şu veya bu sebeple yöneticilik yapmış bir millettir. Bu zaman süreci içinde birçok halk, kavim Türklerin içinde kalmıştır. Bunlar kendi soylarını Türk olarak bilmişlerdir. Bunun dışında Türklerle beraber yaşayan zaman içinde Türklerden ayrılıp farklı isimlerle varlığını yaşatmaya çalışanlarda olmuştur. Bu uzun süreçte Türk adı da önceleri sahnede değildi. Türk adının sahnede olmadığı zamanlarda devam eden yaşamın bir yaşam biçimi vardı ve bizler o yaşam biçimine kültür diyoruz. Bu kültür de ideolojiler- doktrinler yoktu, kalıplar yoktu ama toplum kültürü dairesi içinde varlığını sürdürüyordu. Sonradan tarihin bizlere öğrettiğine göre o devirlerin devletlerinin ortaya koymuş olduğu kültür ile sonraki yüzyılların günümüze getirdiği kültür; birbirinin devamı olan Türk Kültürü’ydü.

Bu kültür varlığını usunu kullanarak sürdürürken ona en büyük yardımcı fizik gücünden geliyordu. Usu ile fizik gücünü birleştirdiğinde ilerleme kaydediyordu. Bu ilerleyişte gözleri yapmış olduğu görsele takılıyor ve onun daha iyisini yapabileceğini düşünüyordu. Zaman sonra bakıldığında ise onun daha güzelini yapmayı başardığı görülüyor. Bütün çalışmalar birbirlerine bağlanarak nesilden nesile bölgeden bölgeye, asırdan asıra devam ederek gelecek çağlara aktarılıyordu. İşte bu kültür varlığını gelecek çağlarda yaşayanlar alıp yaşatıyor, geliştiriyor ve daha sonraki çağlara onlarda aktarıyordu. İşte buna biz deneyim diyorum. Kültür bütün yönleriyle kendisini sözsel bir dil ile aktarırken gelecek çağlarda bu aktarılan kültürü elde edenler kendilerine göre bu kültüre biçim vermenin yanısıra; yaşamın koşullarından dolayı oluşan göçlerle farklı yerleşim yerlerine ulaşıp buralarda yaşamlarını ayrı ayrı sürdürmek zorunda kalınca kendilerine aktarılan kültüre biçim vermek zorunluluk halini aldığı görülüyor. Bu biçimlenmiş farklı kültür başka yerlerde yaşayan aynı toplumun kendisine göre kültürüne biçim vermiş olanları ile karşılaştığında savaşların çıktığını görüyoruz. Bu savaşlar aynı annenin torunlarının birbirlerini adeta yok etme savaşları olarak görülmektedir. Bir toplum diğer toplumun bütün varlığına adeta çöküyor, onu yok ediyor, kendisine adeta hizmet etmek için yaratıldığını kabul ettiriyordu. Tabii ki bu durumda ya ölecek ya hizmet etmeyi kabul edecek olan toplumun bireylerinin savaşı durumu ifade etmeyi sağladıktan sonra kalanlar etkin kaba güce teslim olup, onların içinde kendilerinin biçimlendirilmiş kültürlerini de hayata katarak karma bir kültür ortaya çıkartıyorlardı. Bunun doğal sonucu olarak kültürel farklılığın çok farklı olmadığı görülse bile, ayrı bölge toplumu olduğu için farkındalığını baskın olan kültür dayatıyor ve tek kültür olduğu sanılarak asırlar devriliyordu. İşte insanoğlunun kendi kendisi ile kavgasının doğurduğu bu durumda us, fizik gücü ile yeni yeni hamurlar yoğurarak mantığın gelişmesini bununda yeni sanatsal varlıklar üretmesini sağlaması ortak kültürün gelişmesine en büyük katkıyı yapıyordu.

Kültürün taşıyıcısı bu durumda dil ve ortaya konulan eserler olduğu açıktır. Ancak yaşam yeni göçleri zorunlu kılmışsa; bu durumda eserlerin taşınabilenleri ve hatta taşınmak istenenleri alınıp götürülüyor diğerleri oldukları yerlerde kalıyorlardı.

Antropologların her gün bir yenisini gözlemledikleri binlerce yıllık yaşamlardan günümüze işte o eserler tanıklık ederek birçok şeyi tanıma olanağına sahip oluyoruz. Bir zamanlar Orta Asya denilen coğrafya ile anılan Türkler, antropologların sahne almasıyla birlikte bütün Asya’yı kendilerine yurt yaptıklarını görüyoruz. Bütün Asya kıtasını ele alıp tarihi biraz daha geriye götürdüğümüzde bakıyoruz ki her kıtada varız. Her kıta nasıl var olduğumuzu sorgulama başladığımızda yine karşımıza antropologların ortaya çıkardığı eserler bizlere tanıklık yapıyor olduğunu görüyoruz. Antropologların yanısıra çağımızdaki yeraltı ve uzay çalışmaları bir araya getirildiğinde dünyanın aslında geçmişte tek bir kara parçası olduğunu görüyoruz. Suların yükselmesi ile oluşan kıtaların sular yükselmeden önce toplumlara ev sahipliği yaptığını dolayısı ile oralardaki kültürlerle diğer yerlerde ki kültürlerin bağını kurduğumuzda aynı kültürün binlerce yıl bütün dünya da var olduğunu ve bütün toplumlara katkı yaptığını görmekteyiz.

Buradan yapabileceğimiz çıkarımları somut olarak masaya koyduğumuzda yazının başında dediğimiz gibi Türklerin dünyayı çok uzun bir süre yaşattığını görüyoruz. Demek oluyor ki, Türkler herkesin yaşayabilmesi için bir kültür ortaya koymuş ve bütün toplumlar şu veya bu şekilde o kültürün etkisiyle yaşayabilmiştir.

Bu kültür nedir? Bu kültür her şeyden önce yaratılıştan beri her canlının üzerinde taşıdığı hakların sonsuza kadar yaşanması gerektiğini ve o haklara deneyimlenerek herkesin kullanabileceği hakları da ekleyerek insanların mutlu olarak yaşamalarını sağlayan toplum aslında kendi varlığının karmasını ortaya koyuyordu. Her seferinde bunun deneyimlenmesi mümkünken insan ihtiyaçlarının sınırsızlığının tatminsizliği yeni arayışları ve yeni çatışmalarıda beraberinde götürmektedir.

56 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.