Hoşgeldiniz  

KAMÂL ADINI ALMAKLA SÜREÇ BAŞLAMADI! I

Mehmet Zehir | 30 Eylül 2020 | Köşe Yazıları


Mehmet Zehir
mehmetzehir@hotmail.com.tr

Kamâl Atatürk’ün, duyguları, düşünceleri, eylemleri, ülküleri Kamâl’a uygundu ama nedense Türkçe ’ye olan düşmanlık ve/veya bilinçsizlik bunları asker, kale, ordu, devlet anlamına gelen Kamâl kavramı ile tanımlamayı değilde, Türkçe ’den bozma olan ve anlamı da bozularak olgunlaşma anlamına gelen Kemal ile ifade edip, bunlara İngilizler Kemaller, Masonlar Kemalizm dediler.

Bunların ele geçirdiği medyada bunların yolundan gidilmesi için sürekli bunları tekrarladı durdu ve nihayetinde Kamâl ATATÜRK dışında herkes bilinçsizce Kamâlizm dışında her şeyi dediler.

Konuyla alakalı gerçeği yok etme, karalama, kirletme, değersizleşme o kadar ileri seviyeye ulaştı ki, devletin ideolojisi, devletin dini, haliyle milletin ideolojisi, milletin dini budur dercesine bir yandan tepeden bakan diğer bir yandan düşman gören anlayışlar tek hedefe kilitlenmişlerdi.

Bu hedef Kamâl ATATÜRK maddi ve manevi varlıklarıydı.

Kamâl ATATÜRK bu nedenle bir yandan ülkeyi işgal etmiş, siyasi iktidarın iş birliği yapmış olduğu düşmanlardan kurtarmak; diğer yandan düşmanla iş birliği yapmış olanları ayırmak; diğer bir yandan da zihniyet temizliği yapmak için dört koldan çalışmak zorunda olduğunun bilincindeydi. Var oluştan gelen sezilerinin yanında yine varoluştan gelen pragmatik yapısı; işini biraz olsun kolaylaştırıyordu. Ancak bütün işler fiziksel ve zaman içinde yapılmak zorunda kaldığı için her şeyi ne eksik ne fazla ne önce ne sonra yani tam zamanında yapmazsan da bir anlamı olmayabilirdi.

İşte böyle bir doğal şart ile ileri atılan Kamâl ATATÜRK, kendi yaptıklarına Kemaller diyen İngilizlere ne dese, işi o mu, onlara söz mü yetiştirmelidir? Veya yapmış olduklarına Kemalizm adını veren Sami Kohen’e ne dese, O’na söz mü yetiştirse?

Kamâl ATATÜRK bunların hiçbirisi ile uğraşmadı. O işine baktı. Hedefine ulaşmak için ne gerekiyorsa onu yapmaya çalıştı ve başardı. Başarılarının birincisi Saltanat Yönetimi’nin iş birliği yapmış olduğu düşmanı yenerek İzmir’ de 9 Eylül 1922’de denize döktü. İkincisi Saltanatı kaldırdı. Üçüncüsü Devşirilmiş medyanın etkisinde kalan halkın bilincinin temizlenmesini sağladı.

Ancak bir iki şeyi sanırım tamamlayamadan, Masonik Yapılar, yerli işbirlikçileri ile beraber uyguladıkları ile onun aramızdan madden ayrılmasını sağladılar.

Bu eksik kaldığını düşündüğümüz şeylerin birincisi kadro ikincisi uluslaşma süreciydi.

Kadro dememizin en büyük ve belirgin özeliği şuydu. İstiklal Harbine başlandığından beri Kamâl Atatürk’ün uyguladıklarını anlatmakta olan gazeteci Yakup Kadri Karaosmanoğlu liderliğinde ki Kadro Dergisi, düşünsel yazılarda bir kalıplaşmaya, bir donmaya, bir tabulaşmaya, sürekli kayma eğilimi göstermekteydi. Bu konuda birçok kez düzeltmeler yapılmıştı. Günlerden bir gün Yakup Kadri Karaosmanoğlu yapılanları tanımlamak için Kemalizm’i kast ederek bir ad konulmasını önerisini getirir. Kamâl ATATÜRK bu ifadelerin ‘’karşısında donarız, altında kalırız çocuk’’ diyerek Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nu yanıtlamış, ardından kendisini büyükelçi olarak atamış ve bundan sonra Kadro Dergisi’ne destek vermeyerek Kadro Dergisi’nin kendiliğinden kapanmasını sağlamıştı. Pragmatizm işe yaramıştı ama kendisi sonrasında Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge, İsmail Hüsrev Tökin, Vedat Nedim Tor ve Mehmet Şevki Yazman gibi sürekli Kadro Dergisi yazarlarının ektiği tohumlar bire binler vererek milyonlara ulaşmayı engelleyememişti. İşte Kamâl ATATÜRK, Kadro Dergisi eliyle kadro yetiştirme hayal kırıklığını böyle yaşamış ve kendisinden sonrada bu nedenle karşı devrim, kendisini kirleterek tüketmeyi; kendisini anlama, anlatma olarak ifade ederek tekrar düşmanlara yem olacak konuma bütün değerlerin getirilmesini engelleyememiştir. İkincisi olan uluslaşmakta aynı sorun ile karşılaşıyoruz. Zira birinci sorun olan kadrolaşma gerekenleri yapmadığı için ikinci sorun sadece sürekli ötelenmiş asla çözüme ulaşmamıştır. Aslında devletin kuruluşunda deklare edilen ‘’Ulus Devlet Kuracağım’’ sözlerine kendisi uymuş ama gerek hükümet gerek bürokrasi gerekse medya ile beraber kanaat önderleri uymadığı için hiçbir kimse etnik kimliğini terk etmediği gibi sürekli gündemde tuttu ve kendi etnik kimliğine göre düşünsel bir dünya arzuladı ama Türk Devleti’nin ekmeğini yemekten de utanmadı. Dolayısı ile uluslaşmaya en büyük balta elde ki kadrolar eliyle vurulmuş oluyordu.

Uluslaşma yerine millet sözcüğü bir yandan kullanılırken; diğer yandan ümmet sözcüğü de aynı toplumda kullanılarak kafa kirliliği de sürekli geliştiriliyordu. Oysa Osman bakiyesi konumunda olan Türkiye Osmanlı Kültürünü henüz unutmadığı gibi, Osmanlı’nın kendisine kültür edindiği Arap-Fars Kültür bütünlüğü de din adı altında sürekli canlı olarak yaşıyordu. Bu durumda değerlendirme yaparsak; 15 yıllık Cumhuriyet iktidarının ortaya koymuş olduğu alışkanlıklara karşı devrim ile yanıt verildiğini de düşünürsek; sürekli silinmekte olduğunu, karşı devrimin yanı Cumhuriyet öncesinin de sürekli mevzi kazandığını kabul etmemiz gerekir.

Buradan hareketle Osmanlı’da Müslüman olanların tamamı ÜMMET olarak tanımlanarak; Müslüman olmayanlarında tamamı MİLLET olarak, Osmanlı’ya yarananlar veya Osmanlı’nın sevdikleri de SADIKA-I MİLLİYE (ERMENİLER), NECİP MİLLET (ARAPLAR) diyerek Millet dedikleri içinde de kendi yakın ve uzak konumunu belirlerdi. Ne hikmetse Türkler ile alakalı olumlu bir şey duymadığımız Osmanlı yönetiminde herkesin küfrettiği, aşağıladığı, hakaret ettiği Türkler acaba Osmanlı’ya yakın mıydı uzak mıydı bilimsel olarak tespit edemiyoruz!

İşte bu yapı yeniden Cumhuriyet devletine çöreklendi.

Kürt, kürdüm; Çerkez, Çerkez’im, Grek, Rum’um; Yahudi; Yahudi’yim; Ermeni, Ermeni’yim … vesaire demelerinin yanında; yerel birçok ad, lakap, hemşericilik, boyculuk, aşiretçilik, bölgecilik, mezhepçilik, dincilik gibi .. Yine birçok ayrıştırıcı ifadeler yaygınlaştığı görülüyor. Daha sonraki aşamalarda ile bunların kanunla kurulan derneklerle desteklendiği herkesin kendi yönünde derinleştiği ve halen günümüzün en büyük sorunlarından birini bu bölgesel ve yerel derneklerin oluşturduğunu söyleyebiliriz. Düşünün ki, Bir ilin bir ilçesinin bir köyünün derneği ile hemen onun yanında olan aynı ilin, aynı ilçenin başka bir köyü dayanışma ve yaşatma adı altında kendi köyünün keskinlerini ileri sürerek sözde gelişme, kimliğini koruma, var olma savaşı veriyor! Peki böylelikle hangi birlik oluşacak? Millet gerçeğinin temelinde yaşam kültürü esastır. Ortak bir yaşam kültürüne sahip olamayan toplumların varlıklarını başkalarına yem olmadan sürdürmeleri mümkün müdür?

İki kardeş arasında çıkan bir arazi kavgasının gelişmemiş toplumlarda ayrışmayı sürekli hale getirdiği, cinayetlerin oluştuğu, toplumsal değer adına hiçbir varlık söz konusu olduğu bilindiği halde; iki köy, iki mahalle, bir ilçe, bir il, bir bölge gibi farklılıkları ile ön plana çıkan bir ülkede dirlik düzen nasıl olacaktır? Devletlerin ayakta kalması hala kaba güce dayalıyken; aynı devletin her köyü kendi farklılığını ortaya koyarken yetiştirdiği insanlar da bu farklılıklarını sürekli hale getirme mücadelesini sürdüreceğine göre; bir ulus ortaya çıkabilir mi veya bu ulus ne kadar başarılı olabilir? Dolayısı ile toparlarsak; kadro ve uluslaşamamak karşı devrimcilerin işine geldi ve Cumhuriyet Devleti ağır hasar gördü. İşte bizlerin ayağa kalkmak için son final anını değil, ta en baştan konuyu ele alma nedenimiz budur. Yani geçmiş bilinemezse; geleceği tanımlamak zor olur veya hiç olmayabilir.

22 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.