Hoşgeldiniz  

DİL HER ŞEYDİR

Mehmet Zehir | 24 Şubat 2021 | Köşe Yazıları


Mehmet Zehir
mehmetzehir@hotmail.com.tr

Biz kendi dilimizle konuşamıyoruz. Kullandığımız sözcüklerin kökü Türkçe olanlarının sayısı günlük kullanılan dilde 500’ü geçeceğini sanmıyorum. Türkçeleştirilmiş sözcük diye Arapça, Farsça, Latince ve uydurukça olan Osmanlıca sözcükleri bizlere her alanda alıştırarak kabul ettirdiler. Bunların en başında Eğitim, Sağlık, Askeriye -Adliye geliyor.

Okullarda okutulan kitaplar, kökü Türkçe olmayan sözcüklerle yazılmış; sağlıkta bütün kullanılan terimler Latince sözcüklerle yapılmış; askeriye-adliye kullanılan bütün matbu evrak ve kültür Türkçe olmayan sözcüklerle yapılmış, toplum bu kurumlarla birebir ilişki içinde olduğu için buralarda kullanılan sözcükleri kendi kültür yapısı içine almak zorunda kalmış. Ancak kültür yapısı içine aldığı sözcüğü öğrenme olanağı olmadığı için ne anlama geldiğini bilmeden kullanmış, sonunda alışkanlık haline gelerek o sözcüğe verilen anlamı yoğunlaşabildiği oranda anlamakla karşı karşıya kalmış.

Oysa ki Türkler de eğitim ve öğretimden kasıt öğretmenler yani bilgeler, filozoflar geliyordu ve toplumun en saygın kesimiydi. Barış zamanında en önemli kurumu ifade etmekteydi. Toplumu bunların aynı zamanda yönetmesi mantığa uyuyordu. Türkler bunu büyük oranda da başarmıştı. Yani bilgeleri iş başına getirebilecek sistemleri vardı.

Sağlık ise barış zamanında ve savaş zamanında hem eğitimle hem askeriye- adliye ile başbaşa hareket edip yaşamak zorundaydı. Bu nedenle bir çok zaman askeriye- adliye personelleri aynı zamanda sağlıkçılar oluyordu.

Askeriye ise savaş zamanlarında en önemli kurum olmaktayken barış zamanında en son konuma kendisini düşürüyordu. Toplumu bilgelerden sonra askeriye-adliye teşkilatı mensupları yönetmesi doğru bulunuyordu. Askeriye aynı zamanda töreyi taşıyıcı bir özelliği de sahipti.

Bu nedenle bu üç meslek kuruluşu veya kurumu Türklerde sürekli saygın ve kendilerine karşı el kalkmaz geleneğini töreye kazandırmışlardı.

Şimdi buradan baktığımızda dilimizi en fazla bozan toplumsal ve inançsal özellikler arasında din ve savaşların etkisini görüyoruz.

Toplum dinleri sonsuza kadar sorgulamadan, savaşların gerekli olup olmadığını sorgulamadan bu iki olgunun etkisinden kurtulması mümkün değildir. Ancak bunları yapabilmek için Konfüçyüs’ün şu sözlerini unutmamak gerekir.

Bir ülkeyi idare etmeye çağırılsaydınız, ilk iş olarak ne yapardınız?” diye sorulduğunda, Çinli ünlü düşünür Konfüçyüs şöyle cevap vermiş: “İşe dil ile başlar, önce dili düzeltirdim. Dil düzgün olmaz ise kelimeler düşünceyi düzgün anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılamaz ise yapılması gereken şeyler iyi yapılmaz. Gereken yapılmazsa ahlak ve kültür bozulur. Ahlak ve kültür bozulursa adalet yolunu şaşırır. Adalet yanlış yola saparsa halk güçsüzlük ve şaşkınlık içine düşer. Ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. Bu sebeple söylenen sözü doğru söylemeli ve doğru anlamalıdır.”

Yani işi çözmeniz için önce dilde birliği sağlamak zorundasınız. Biz de aynı görüşte olduğumuza göre Uluğ Başbuğ Kamâl Atatürk’ten sonra neden bu işler durdu, durduruldu diye sormadan edemiyoruz.

Milliyetçiliğin birinci kuralı dile sahip çıkmak iken bizde nedense milliyetçilik dışarıya karşı savaş argümanlarının konusu olarak bir tepkinin dışa vurumu olarak ortaya çıkmaktadır. Oysa kendimizi geliştirmek milliyetçiliğin en büyük silahı olmayacak mıdır? Kendimizi geliştirmek en ucuz silahlı yatırım aynı zamanda olmayacak mıdır?

Okulda kitap okuyorsun, yazdığı sözcüğün anlamını bilmiyorsun ve o sözcük sana ait değil, kendi ülkende, kendi okulunda yabancı dille eğitimden ne farkı var. Kendi kendimize başkaları için etki ajanı adeta kendimiz yetiştirmiyor muyuz? Bir de burada aldığımız eğitimle başarılı olup, başka milletlere üstünlük sağlayarak örnek olacağız ve bunun sonucunda bir Türk Medeniyeti inşa edip İstikbal göklerdedir ifadesini içselleştireceğiz. Bu eğitimle ancak ve ancak köle olur dediğimizde bize kızacaklar ama gerçekle kimse hiçbir zaman Uluğ Başbuğ Kamâl Atatürk’ten sonra yüzleşmediğini sorgulamayacaklardır.

Aynı şey sağlık için geçerli, kişi bir sağlık kuruluşuna gitse; bir reçete yazılsa, kişi onun ne olduğunu bilmeyecek, anlamayacak ama uygulayacak. O reçetede ki ilaç, ilaç kartellerinin daha çok ilaç satmasına mı katkı yapacak yoksa; gerçekten sağlığını insana geri mi verecek bilmek mümkün değil. Ya da doktor bir teşhis koyuyor, hasta ve yakınları ilk kez duydukları için acaba ne diye bin türlü yorum yaparak bazen benim dediğim doğru diyerek birbirlerine girip ölümlere bile sebebiyet verirken; sözüm-ona hastanın canını kurtarırken; sağlıklı insanı candan ettiğini düşünmez oluyor.

Türkler asker millettir. Yani doğuştan her Türk kendisini asker olarak görmeyi içselleştirmiş, genetik doyuma yerleştirmiş bir millettir. Bu nedenle askerle ilgili her şey her Türk’ü yakından ilgilendirir. Bu nedenle en çok Türkler askerden etkilenir ve hem onun yanında olduğu için kendisini hiç yabancı hissetmez. Ancak askeriye de bile bütün sözcükler kökü Türkçe olmayan birkaç dilin ortaya koyduğu sözcüklerle kültürü oluşturmakta. Bir de askeriyenin adliye kısmı vardır ki bütün matbu evraklar, Türkçe olmayan sözcüklerle yazılmış, herhangi bir sayfada belki %10 kökü Türkçe sözcüğe rastlamak mümkündür.

Dilimiz, dün olduğu gibi bugün de hayatını devam ettirmektedir; ancak gereken özeni göstermediğimizden büyük bir tehdit altına girmiştir. Özellikle okul çağındaki öğrencilerimizin kullandıkları dil o kadar bozulmuş ki bazen onları öz anne-babaları dahi anlamakta güçlük çekiyorlar.

Diğer taraftan dil mevzuu söz konusu olduğunda sokağın da okuldan pek farkının olmadığını gözlemliyoruz. Kaldırımlarda yürürken ya da bir alışveriş merkezinde veya bir toplu ulaşım aracında işittiğimiz sözcüklerin bizim güzel Türkçemiz mi olduğuna dair ciddi tereddütler geçiriyoruz. Yozlaşmış kısır bir dil her yeri kaplamış durumda.

İş yerleri ve ürün adlarında yabancı sözcüklerin kullanılması, kitle iletişim araçlarında ve özellikle sosyal medya da bozuk dil kullanılmasının özendirilmesi, söz varlığımızın sürekli unutulmasının sağlanması, sözcüklerin yanlış anlamda ve biçimde kullanılması, bilim ve teknolojideki gelişmelere uyum sağlanamaması, ticari hayatın getirdiği yabancılaşmanın dilde ki etkisi ve yabancı dille eğitimin bugün kök Türkçe’nin önünde ki en büyük engeller olarak görülmektedir.

Özetlersek; dilimize o kadar büyük bir düşmanlığın içindeyiz ki, bunu hiçbir düşman Türklüğe asla ve kat’a yapamazdı. İvedi kök Türkçe çalışmaları yapılmalı, Türkçe’nin etimoloji sözlüğü ivedilikle ortaya konulup bütün matbu eserler yeniden basılmalıdır.

10 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Reklamı Gizle