Hoşgeldiniz  

ÇÖZÜLMEYİ GEÇMİŞTE ARAMAK!

Mehmet Zehir | 08 Temmuz 2020 | Köşe Yazıları


Mehmet Zehir
mehmetzehir@hotmail.com.tr

Kamâlizm’in kaynağı Türk Kültürü, bilim, us, mantık, sanat, deneme-yanılma ile ortaya konulmuş ve Uluğ Başbuğ Kamâl Atatürk’ün bize bıraktığı eşsiz eserin ve ülķünün tanımıdır.

Toplum, bir yandan tinsel çöküntü içinde, diğer yandan tabu, dogma, gerici din öğeleri; us, mantık ve bilimi kontrol etmekte, istemediği her şeyi yasak kapsamına alıp, cezalandırmaktadır. Egemen anlayış, ta saraydan başlıyor en ücra sokağa kadar uzanıyor. Erdem değerleri çürümüş sokak sakinlerinin, Saraya yaranmak isteyişi ile Saray dışından da bir şekilde olası gelişmenin, olmasını engelliyor.

Böyle bir toplum içinde insanın, insanlığını unutması hiçten bile değilken; çürümeyi durdurmanın mutlaka bir yolu olması gerekmesine rağmen; bunca yıl bu mücadeleyi verenlerin hep kellesi vurulmuş olması insanı tedirgin eder, kanını kurutur ağırlıkta olunca insan fizik kanunlarını zorlayıp, fizik ötesi aleme yolculuk yapmayı içselleştirmeye başlar..

Şimdi size Osmanlı Devleti’nin daha beylik iken henüz Osman Bey’e, beylik verilmezden önce Osman Bey’in kayınpederi ve Ahi Edebali’nin akrabası olan Ahi(1) Çandarlı Ailesinden bahsetmek istiyorum.

Bu Aile Osmanlı Devleti’ne ard arda tam dört tane SADRAZAM vermiştir. Bu dönemin Beyleri/ Hakanları ilerlerken; Sadrazamların ortaya koyduğu istikrar yok sayılmamalıdır.

Öncelikle bunların dördü de, AHİ geleneğinden geliyordu. Çandarlı Ailesi, Ahi ocağının öğretilerine sahip olduğundan teşkilatlanmayı, ocağı tüttürmeyi, hazineyi sürekli zengin tutmanın çalışmaktan geldiğini, askerliğin bir erdem olduğunu henüz çocuk yaşlarda öğrendikleri için binlerce yıllık Türk kültürü devlet kuran, devleti geliştiren ve yaşatan bir yapıyı doğal olarak içinde barındırıyordu. Çandarlı Ailesi’nin çocukları sırasıyla Hakanların ataması ile iş başına gelir, her atanan Sadrazam kendi döneminde yapılması gereken her şeyi yapmış asla verilen görevi kötüye kullanmamıştır.

Öyle ki, 1402’de  Ankara Savaşı’nın kaydedilmiş olduğunu gören Ali Paşa, büyük şehzade Süleyman Çelebi’yi alıp başkent Edirne’ye getirmiştir. İsteseydi art niyetlilik gösterip, Osmanlı’nın ta o zaman dağılmasını sağlayabilirdi. Demek ki, görevi kötüye kullanmak diye bir şey Çandarlı Ailesi’nde yoktu. Çünkü Türk’tü, Türk Kültürü’nü yaşıyordu. Devamında ise; Çandarlı Ali Paşa, Osmanlı şehzadelerinin saltanat mücadelelerinde Süleyman Çelebi’nin vezir-i azamı olarak ve bütün idareyi kendisine bırakmış olan şehzadenin adına bir hükümdar gibi faaliyette bulunmuş ve Sivas’ı Amasya, Tokat tarafları hariç olarak Çelebi Süleyman’ın hâkimiyetini Anadolu ve Rumeli’de muhafaza etmeye muvaffak olmuştur.

1364’te Ali oğlu Çandarlı Kara Halil Hayrettin Paşa ile başlayan süreç, Çandarlı Ali Paşa ve Çandarlı İbrahim Paşa ile devam eder ardından gelen Çandarlı Halil Paşa’nın  1453’te idam edilmesi ile son bulmuştur. II.Mehmet’ten sonra yeniden Çandarlı Ailesi’ne davet verilmiş olsa da bir kere ok yaydan çıktığı için bir daha yay kirişine konulamamıştır.

Yani kısaca özetlersek; yüzyıla yakın kuruluşunda Osmanlı Devleti’nde Türklüğün tohumlarını ekenler, II. Mehmet’in Roma Kayzerliği’ni benimsemesiyle son bulmuştur.

Tarih, bu olayları bütün çıplaklığı ile yazmaz/yazamaz.

Çünkü resmi tarih diye ileri sürülen tarih, Mustafa Kemal Paşa’nın Milli Mücadeleyi 19 Mayıs 1919’da başlatıp, 10 Kasım 1938’de aramızdan ayrılıp uçmağa(2) varması dönemi dışında Türklüğü gerek Osmanlı’da, gerek Cumhuriyet’te; Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan’ın, Genel Kurmay Başkanı’nın aynı anda Türk olup, Türklük değerlerini yaşam biçimine dönüştürüp yaşadığı/ yaşattığı bir dönem olmamıştır.

Bu Türk Devletlerinde en ciddi hastalıklardan biridir. Bir devletin şartlar ne olursa olsun, kurucusu, kurucusunun çevresi, onlardan sonraki ilişki ağları, o devletin kurucusunun soyunun dışına geçtiğinde o devlet batmaz mı?

Mustafa Kemal Paşa’nın bu konuda şöyle bir sözü vardır ki, her çağda her devlet için geçerliliğini koruduğuna inanıyoruz.

Muhterem Milletime şunu tavsiye ederim ki;  sinesinde yetiştirerek başının üstüne çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki aslı cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın.

Devletlerin savaşlar yaparak birbirlerini yok etmelerinin nedeni herkesin kurduğu devleti kendi değerleri ile yaşatmak değil mi?

Bir de bir başka hastalıkta devleti kuranların devletin sahibi gibi bir anlayış tarihimizde bize öğretilip biz de içselleştirildi.

Oysaki devleti kuran kişi ve onun ailesi ne olursa olsun; devleti yaşatan irade yok sayılamaz, o iradenin hakları, hiçbir şekilde, yok sayılamaz.

Zira Türk Tarihi’nin derinliğine baktığımızda kimsenin imtiyaz taşıyamadığını, kimsenin ayrıcalık sahibi olamadığını, toplumda köleci düzenin olmadığını; bunun sonucu köleci düzenin kurulmasının mümkün olmadığını, esas olanın liyakat olduğunu ve bu liyakat içinde erdemlilikte yarışanların göreve getirildiğini biliyoruz.

Yani nereden bakarsak bakalım, Osmanlı Devleti henüz İmparatorluk konumuna bile gelmeden Türklüğü tasfiye etmekte olduğunun farkında değildi.

Böyle bir toplumun uzun süre bir imparatorluğu sürdürmesi ancak ve ancak kol gücüne dayanır.

(1)Ahi/ Ahilik Yapısı: Aslen Türkistan kökenli olup, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu’da yaşayan Türkmen halkının sanat, ticaret, ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmesini sağlayan, onları hem ekonomik hem de erdemlilik yönünden yetiştiren, çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen binlerce yıllık bir Türk örgütlenmesidir.

(2) Uçmağ (Uçmak) : Türkler’e göre, tin’in benden ayrılıp uçması.

103 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.