Hoşgeldiniz  

ANILAR, ANILAR, ANILAR.. Nevzat Ayaz’nın Ardından…

Naci Akay | 08 Aralık 2020 | Genel, Köşe Yazıları


Naci Akay
bilgeofis@hotmail.com

       İnsanlar, ölümünden sonra saygı ve rahmetle anılırlar. Bu davranış, İslam dininin yadsınmayan ilkelerindendir. Ancak öyle insanlar vardır ki, sağlıklarında bazen kendilerine, bazen de çevreleriine haksız yere dünyayı zehir ederler. Yitip gittiklerinde, onları anmak pek zor olur. İşte, dünyada kendinden başkasını düşünmeyen ve gözetmeyen, sadece güçlüden yana olan böyle bir kişi, sanılanın aksine yakından tanıdığım eski Vali ve Bakan Nevzat Ayaz’dı. Onu, dinimin gereği  rahmetle anıyorum.

     Değerli okurlarım; Bugün size ilginizi çekebilecek, kimilerine göre ”İbretlik” olayların yaşandığı, kimilerine göreyse serüven gibi bir yaşanmışlıktan söz edeceğim. İbretle ve sonuna kadar okumanızı öneririm.

    Konumuz, eski Vali ve Bakan Nevzat Ayaz. Her fani gibi, onun da ömrünün bir sonu vardı ve o son, geldi çattı. 3 Aralık 2020 günü, kan zehirlenmesinden hayata gözlerini kapadı. Unutmayalım ki, bir gün, bizim de sonumuz öyle olacak. Arapçada “Hüvel Baki” dedikleri gibi, sadece “Allah Bakidir.”

      Bu alemde üç canlı türünden biri olan ve Allah’ın verdiği akla ve de düşünceye sahip olan insanlar, bu kısa sayılan ömrü, en iyi yaşamak için uğraşırlar. Bunu başaranı olduğu gibi, başaramayan da vardır. Bu satırların yazarı olarak bendeniz, okuyucusu olan sizlerin ömrünüzü,  sağlık ve huzurla dolu, uzun bir süre içinde geçirmenizi dilerim.

                                   TANIDIĞIM NEVZAT AYAZ

    Konumuz Nevzat Ayaz olduğuna göre, konuya hemen gireyim.      

    Nevzat Ayaz Zonguldak Valisi iken, hayali ihracattan hapiste olan yeğeni Yahya’yı rahat ettirdiği için dönemin Başbakan’ı Süleyman Demirel tarafından İstanbul’a Vali olarak atanıp, 1979 yılının 4 aralık günü  göreve başlamıştı. Ancak, o gün hafta sonu olduğu için Vilayet binası hizmete kapalı olmasına karşın, kendisi bu yeni makamındaydı.

   Bendeniz de vilayetin önünden geçerken orada olduğunu öğrenince, yanına uğradım, hoş-beş ile tanıştık. Ben o zaman, 5 yıllık İstanbul Milli Eğitim Müdür Yardımcısı idim.

     Daha önce, kısa bir süre vekaleten de olsa, İstanbul Kültür Müdürlüğü yaptığım için, İstanbul’un kültürel, sosyal ve tüm konularıyla, çalışmalarımız hakkında kendisine mufassal bilgi verdim. Çok memnun oldu ve eğitimle ilgili aklına geleni bana sorduğu gibi, İstanbul’daki kültür ve eğitim işlerini, daha sonra da  bana sormaya ve bilgi almaya devam etti.

    9 ay sonra, 12 Eylül askeri darbesi oldu. Askerlerin de tavsiyesi ile, bu defa Genel Sekreter oldum. En eskilerden olduğum ve İstanbul’u iyi tanıdığım kabul edildiği için yalnız Vali’nin değil, sivil-asker öteki zevatın da dikkatini çekmiş ve aranan, sorulan bir bürokrat haline gelmiştim.

                             İSTANBUL’U TANITAN NEŞRİYAT

    Bu dönemde kamu makamlarına genellikle asker kökenli bürokratlar getirildiği için, İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’ne de bir emekli General getirilmişti.

   Bir bakıma onların da yararlanması ve teşkilatı tanımaları için İstanbul’un eğitim kurumlarını ve eğitim hizmetlerini tanıtan, mevzuat içerikli önemli bir rehber/kitap hazırladım. Kitabin kapağının altına da,  Vali Ayaz’ın bir resmi ile biyografisini de (hayat hikayesi)  koydum. Vali Ayaz, bu durumdan çok memnun oldu ve beni Takdirname ile ödüllendirdi. Böylece, ikili ilişkilerimiz çok olumlu gidiyordu.

                      TURGUT ÖZAL, “SİYASETE GEL” DİYOR

   1982 senesiydi. Rahmetli Turgut Özal ile, Hilton Oteli’nde verilen bir yemekte karşılaştık. Özal, beni tanıdığını ve bir köşeye çekilip,   konuşmak istediğini söyledi. Konuştuk. Oysa, 3 yıl önce oğlu Efe’yi Robert Kolej’in sınavına getirip, kendisi de salona girince, onu kibarca paylamış ve salondan çıkarmıştım. O, bunu unutmuştu.

  Konuya hemen giren Özal, bir Parti kurduğunu ve beni partisine almak istediğini söyleyince, düşünmek için izin istedim ve ayrıldık.

     Daireye dönünce, durumu Vali Ayaz’a açtım, “Olmaz” dedi ve ekledi. “O, artık Konseyin gözünden düştü, parti kursa da kazanamaz. Geç onu.” Dedi. Ben de geçtim. Ne var ki, bana Bakanlık vaat eden Özal kazandı ve Milli Eğitim Bakanı, İnşaat Mühendisi Vehbi Dinçerler oldu.

                          AYAZ’IN  KONUŞMALARI  BENDEN

    Vali Nevzat Ayaz, yazılı ifademi ve üslubumu çok beğeniyordu. Her konuya vakıf olduğumu da bildiği için, konuşmalarını (eğitim konularının dışındakiler de dahil) bana hazırlatıyordu. Tıpkı, şimdi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarının, başkaları (Danışmanları)  tarafından hazırlanması/yazılması gibi.

    Ayaz’ın bu Valiliği döneminde, bana çok görevler yüklenmişti. Milli Eğitim Müdür Yardımcılığı, Genel Sekreterlik, Atatürk’ün 100’cü Doğum Yılı’nın Program ve Kutlama Komitesi Başkanlığı, Eğitim Vakfı İstanbul Müdürlüğü gibi… O kadar ki, bazı önemli tahkikatları da, ilaveten bendeniz yapıyordum.

                       İSTANBUL MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRÜ OLUYORUM

     30 yıllık hizmetimi doldurmuştum, emekli oldum. Büyük bir Özel Okula (Liseye)  Müdür olmamı istediler, kabul ettim.

    Bu görevi yaparken, İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü kadrosu  açıldı ve tekrar beni buldular. Bu göreve ise, pek istekli olmadım. Çünkü, bu özel okulda hem maddi, hem de moral yönünden ve de verdiğim hizmetten çok keyifli ve çok rahattım. Üstelik, artık emekliydim.

    Layık görülen bu görevden kaçmamak için, kabul ettim. Emekliliğim iptal edildi. Bir hafta içinde üçlü Kararname geldi ve İstanbul Milli Eğitim Müdürü olarak göreve başladım. Milli Eğitim Bakanı Nevzat Ayaz’dı.

    Birbirimizi tanıdığımız için, çok iyi anlaşıyor ve çalışıyorduk. Bakan Ayaz’la yalnız İstanbul’un değil, Bakanlığın öteki konularını da görüşüyorduk.  Bu durum, Bakanlık Müsteşarını ve kimi Bakanlık Genel Müdürlerini rahatsız ediyordu. Çünkü, geçmişimi ve Bakanla olan yakınlığımı bildikleri için, beni ayrı bir güç olarak görüyorlardı. Hatta, biraz da çekiniyorlardı.

   O UYUMLU ÇALIŞMA, BOZULMAYA BAŞLADI

    Bakan Nevzat Ayaz, sıklıkla İstanbul’a geliyor ve onu her seferinde Havaalanı’nda karşılıyordum.

   Her gelişinde cebinden özel notlar çıkarıyor ve bana, “Bunları yap” diyordu. Ne var ki, içlerinde yapılması her bakıma mümkün olmayan istekler de vardı. Belli ki, onlara –siyasetçi olarak – olumsuz cevap veremiyor, o sebeple benim üstüme yıkıyor, benim sorumluluğuma atıyordu. Ve o sebeple, yapmadıklarım ya da yapamadıklarım için hiç de hoşnut olmuyordu.

                                BUGÜN ÖYLE, YARIN BÖYLE

      Nevzat Ayaz bir siyasetçiydi. Ancak, bu derece teamüle ve mevzuata uygun olmayan talepleri, olmamalıydı. Elime bir not veriyor ya da telefon edip, isteğini bildiriyordu. Ben de hemen yapıyordum.   

       İyi, ama aradan iki gün geçmeden arayıp, “Naci Bey, Hani  sana söylediğim o konu var ya ondan vazgeç, onu iptal et.” Diyerek, beni zor durumda bırakıyor ve işin muhatabına düşman ediyordu. Üstelik Bakan Ayaz,  bunu pek sık yapıyordu.

       Size, sadece iki küçük örnek vereyim. Bir gün, İstanbul’da kaldığı Öğretmenevinin hizmetini, dolayısıyla Müdürünü beğenmemiş. Beni arayıp, “Bu Müdürü derhal görevinden al” dedi. Hemen aldım ve aynı gün içinde tebliğ ettim.

     İki saat sonra telefonla arayıp, “O Müdürü, yine görevine ver. Beni aradılar. O, Hürriyet Gazetesi’nin sahibinin (Aydın Doğan) akrabası imiş.” Diyerek, beni inanılmaz zor durumda bırakmıştı.

    O yıllarda, Günaydın Gazetesi bu günkü gibi bir gazeteye ek olarak değil, müstakil yayınlanıyordu. Bir gün Kabataş Erkek Lisesi Müdürü, bu gazeteye demeç vermiş ve Milli Eğitim Bakanlığı’nı çok ağır biçimde eleştirmişti. Gazete de, bunu sürmanşet birinci sayfadan, hem de resimli olarak yayınlamıştı.

    Sabah, daireye gelir gelmez Gazeteyi okudum ve Müdürü hemen görevinden aldım. Bakan telefonla aradı. Görevinden aldığımı söyleyince, “Gazeteyi okudum. Çok iyi yapmışsın. Ona artık, öğretmenlikten başka görev verme.” dedi.

    Telefonu kapatmıştım ki, Okulun Koruma Derneği’nin Başkanı ve siyasi gücü olan iki üyesi geldi. Bunlar, toplumda önemli kişilerdi. Müdürü pek beğendiklerini ve tekrar görevinde bırakmamı istediler, “Olmaz” dedim, olmadı.

    Bu kişiler, hemen uçağa atlayıp, Ankara’ya Bakana gitmişler. Bir-kaç saat önce bana, “Çok iyi yaptın” diyen Nevzat Ayaz, “Naci Bey, O Müdürü görevinde bırak, onun bana için geldiler, buradalar” Deyince, nutkum tutuldu, söyleyecek, söz bulamadım. İkiyüzlülük, güçten korkaklık, güçlüden yana olma, kötü siyaset ve kararsızlık, ancak bu kadar olabilirdi.  Çaresiz, Müdürü görevine döndürdüm.

    Alın size başka bir örnek. Bir Kız Lisesi’nin Müdürü, gösterişli bir Bayandı. Ancak, ahlaki zafiyeti vardı. Okulun çevresi konudan bilgili, o sebeple veliler Müdürden müştekiydiler. Dedi-kodu ayyukta,  kulağıma geldi. Okulu ziyaret ettim, disiplinsiz ve çok düzensiz buldum. Müdür, sırtını bir yerlere dayamış, korkusuzdu. Vali ile de konuşup,  hemen görevinden aldım.

    Çevresi geniş olan bu hanım, önce Bakan Ayaz’ın eşine ulaşmış, göreve dönmek istiyor. Bu defa Bakanın eşi araya girip, görevinde bırakmamı istedi. Her şeyi anlatıp, olmaz dedim. Daha sonra Bakan Ayaz aynı isteği yineleyince, ona da durumu anlatıp, artık geri dönülmemesi gerektiğini söyledim. Geri dönemedi. Böylece haksız yere, ikisinin de öfkesini kazanmıştım.

    Çektiğim sıkıntıları görüyor musunuz?

                                         NÜFUZ SUİSTİMALİ

    Bendeniz, Milli Eğitim Vakfı’nın İstanbul Müdürüyken, Ayaz da Vakfın Yönetim Kurulu Başkanıydı. Vakıfta da uyum içinde ve çok iyi çalışıyorduk.

    Bir gün, Ümraniye’de yeni yapılan bir okula onun adını vermek istedim. Ancak, mevzuata uymadığı için Milli Eğitim Müdürü ve Bakanlık kabul etmedi. Bunun üzerine her iki tarafı da ikna edip, adını bu Okula verdim. Okulun adı Nevzat Ayaz Lisesi oldu.

   Ne var ki, kapıyı açık bulan Ayaz Bakan olunca, Bakanlıktaki nüfuzunu kullanarak, mevzuata da aykırı olarak yurdun muhtelif yerlerinde tam 6 okula daha adını verdirdi. Bu çok yanlıştı ve !951 yılından beri yürürlükte olan “Her Dereceli Okul ve Eğitim Kurumlarına Ad Verme Yönetmeliği” ne aykırıydı. Ancak, takan kimdi?

   Filvaki, bu nüfuz suiistimali şimdi de devam ediyor ve kimi Valiler dahil, birçok gereksiz kişilerin adları, Nevzat Ayaz örnek alnıp okullarımıza veriliyor. (Rüşvetçi Bakan Muammer Güler, rüşvetçi Bakan Zafer Çağlayan, FETÖ’cü eski Bakan Hüseyin Çelik ve diğerleri gibi…) Bu adları kaldırıp, Vatan savunması uğruna şehit olanların adlarının verilmesi ise, kimsenin aklına gelmiyor.

                           BU YAPTIĞINI,  ÇORUMLU YAPMAZ.

    Değerli okurlarım; Bu söz, muhatabına beklenmedik bir kötülüğü yapanlar için çok söylenir. İkinci Dünya Savaşı yıllarında, vergilerini vermemek için, ahırdaki yatan iki sığırın üzerine yorganı örtüp, ahıra giren vergi memurlarına “Onlar benim anamla babam” diyen o Çorumlunun, anasıyla babasını hayvan yerine koyan bu çirkinliği, hep anlatılır. Ve bu durumu bilenler, kötülük yapan muhatabına; “Senin bu yaptığını, Çorumlu bile yapmaz.” Diye sitem eder..

    İşte, idari ve siyasi nüfuzunu iyi kullanan Nevzat Ayaz da, kendisine her türlü yakınlık ve kendi çapımda desteğime rağmen, bakın bana neler yaptı?

    Bakan olarak, onun doğru veya yanlış bütün buyruklarının yanında, bir Gazetenin (Vakit/sonra Akit oldu) onun hakkındaki çok ağır iddialarını üstlendim ve gazeteye gidip, onu var gücümle savundum. Yetmedi, bir de yazılı açıklama göndererek, yayınlattım ve onun külliyen aklanmasını sağladım. (Gazete arşivdedir.) Bu gazete, sadece bir örnektir. Ötekileri, şimdilik kalsın.

                                             PEKİ, O NE YAPTI?

     Çorumlunun yaptığından beterini yaptı. Hürriyet Gazetesi, o yıl Yeni Bosna’daki yeni binasına taşınmıştı. Bu megaloman gazeteden iki kişi, gazeteye çok yakın olan bir okul arsasının üstüne Hürriyet Çalışanları Konut Kooperatifi yapmak istediklerini söyleyerek, bu arsayı Belediye İmar Planı’nda okul arsası vasfından çıkarmamı istediler, ben kabul etmedim.

   Bir başkaları da (Para babaları) Ataköy 7-8. Kısımda TOKİ ve Emlak Konut tarafından yaptırılıp, Milli Eğitim Müdürü olarak bana teslim edilen o çok büyük, modern ve güzel okulu, Özel Okul olarak kendilerine kiralamamı istediler. Ataköylülerin isteğini ve tepkisini düşünüp, onu da paralı Özel Okul değil, parasız Devlet Okulu yaptım. Ve adını,  “Ataköy Cumhuriyet Lisesi” olarak verdim.

    İşte bu iki sebeple, kimi para babaları ve bu megaloman gazete üstüme saldırdılar. Birleşip araştırdılar, ama hiçbir kusurumu bulamayınca, Milli Eğitim Müdürü iken mal edindiğimi gazetede haber yaptılar, yaptırdılar.

    Oysa, Milli Eğitim Müdürü iken, sadece iki takım elbise ile iki çift ayakkabı edinmiş, başkaca hiç, ama hiçbir mal edinmemiştim.

     Aradıklarını bulamayınca bakın, üstüme ne iftiralar attılar? Doğum yerim olan Tekirdağ/Saray’da, kimi ses ve sahne Sanatçılarının yaptıkları “Sıla Evleri” denilen yerde, 5 adet Villamın olduğunu, Kadıköy/Kalamış Marina’da özel bir Yat’ımın olduğunu, Bakırköy İstanbul Caddesi’ndeki Butim Han adlı binanın (İş Hanı’nın) 5’nci katını satın aldığımı, İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğüne Bakanlıkça gönderilen kimi ödenekleri Tekirdağ’a aktarıp, doğduğum köye Okul yaptırdığımı,  bu ödeneklerle ayrıca köyümün yollarını yaptırdığımı, Kartal İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nde, adıma devletten bir kadro tahsis ettirip, oradan da ikinci bir maaş aldığımı  iddia ettiler ve daha neler neler?

    Beni çok yakından tanıyan Bakan Ayaz, önce bütün bunlara karşı öfkesini belirtirken, iki gün sonra tehdit edildiğini söyleyip ve direnemeyip makas değiştirdi, gereksiz ve haksız yere hakkımda soruşturma açılmasını sağladı.

    6 Müfettiş hakkımda soruşturma yaptı. Suçlanmamı yalnız bu gazete ve hasımlarım değil, bazı güçlere yaranmak için bizzat Bakan Ayaz da istiyordu. Bu gerçeği,  ifade verdikten sonra koluma giren bir Müfettişten duymuştum.

    Ancak Müfettişler, aleyhime TEK BİR delil bulup, Soruşturma Raporuna ekleyemediler. Çünkü yoktu.

   Rapor, C. Savcılığına verildi. Savcı, beni ifadeye çağırdı. Bana tek bir soru sormadan. “Saçma bir rapor” diyerek, benim ağzımdan çıkmış gibi lehime iki-üç cümle yazdırdı ve “Takipsizlik kararı vereceğim.” Diyerek, beni gönderdi.

    Bunun üzerine, mahkemece seçilen Bilirkişi’nin, gazetede yazılanlar hakkında 4 ayrı rapor yazıp, hiçbir suçumun olmadığını rapor etmesi üzerine, gazetenin yalanlarının mahkeme kararı ile tekzibine karar verildi. Ne var ki, gazete tekzibi yayınlamadı ve yine mahkeme kararı ile bana tazminat ödedi. Parayı, elbette aldım.

   Bunun üzerine, gazete tarafından cendereye alınan o Savcı,  aleyhime hiç, ama hiçbir delil olmamasına rağmen bir taşeronun iftirasıyla, 3 ay 6 gün sonra beni mahkemeye verdi. İddiaların iftira olduğunu, hemen ispatladım. Mahkemeye verilme sebebi olan bu suçlamada, hemen Beraat ettirildim. Ancak, Mal Bildiriminde bulunmamak ya da Mal Bildirimi Kanununa aykırı davrandığım kılıfına sokularak, bu gazetenin yoğun baskısı üzerine ceza aldım.

    Bu cezayı, gazetenin baskısı üzerine vermek zorunda kaldıklarını, ziyaretimizde, büyük bir pişmanlık ya da eziklik içinde Hakim yüzümüze karşı söyledi. Avukatım da yanımdaydı.

   Onların her türlü yalan, iftira ve baskılarına karşın, yine aynı mahkeme Sabıka Sicil Kaydımı ortadan kaldırıp (silip), Memnu Haklarımı da iade etti. Bu durum, mahkemenin talebi üzerine 11 Ağustos 2002 tarihli ve 24843 numaralı  Resmi Gazete de yayımlandı.

                    HAKİM KORKAK, BAKAN İKİYÜZLÜ OLURSA…

       Değerli okurlarım; Kumarcı bir kişi olduğunu tespit ettikleri Hakimin, baskıdan korkup tırstığını kendi ağzından duyunca, bu ülkenin adaleti adına kahroldum. Belli ki, böyle adli makamlara gelenler hak-hukuk-kanun yolunda değil, egoları, zafiyetleri ve kişisel çıkarları yolunda hüküm kuruyor ve buna da hukuk deniyordu.

      Devran değişti. Değişti, ama vatandaş o beni kahreden haksız kararların verildiği günleri, şimdi mumla arıyor. Nevzat Ayaz ve adaleti zulme dönüştüren o Hakimlerin ve o megaloman zalimlerin (Hürriyet Gazetesi’nin (Sahip, Yazar, Yönetici) vicdanlarının ne kadar rahat olduğunu, hep merak ederim.

      Bu iktidarın en beğendiğim yanı, bu megaloman Hürriyet Gazetesi’ne diz çöktürmesidir. Sahip Aydın Doğan, sonradan gazetenin başından attığı Ertuğrul Özkök adlı ateist kişiyle kafa kafaya verip, büyük ölçüde vergi kaçırırken yakalanınca, 2017 de devletin yaptığı bir “Temiz Eller Operasyonu” ile gazetenin beli kırıldı. Ve nihayet sahip, burnu sürten bu gazeteyi Demirören gurubuna satmak zorunda kaldı. Şimdi, gazetenin yüzüne bakan yok.

    Bendeniz, inançlı bir insanım.  Anladım ki, gerçek adalet bu dünyada değil, “ruz-i mahşer”de tecelli edecektir. O sebeplerle, konunun iyi anlaşılması için, yazıyı bir roman gibi uzattım.

      Atılan bir iftira ile, Atatürk’e suikast düzenlemekten yargılanan ve idama mahkum edilen Maarif Nazırı Cavit Bey, sehpaya çıkarılıp boynuna ilmek dolandığında son söz olarak;

Zalimlere dedirir bir gün kudret-i Mevla,

Tallahi, Laket, Aserek Allah-ü Aleyna, Diyordu, yani ;

(Allah’ın kudreti, o zalimleri bir gün yaptıklarından pişman edecektir. Ancak pişman olmaları, Allah’ın vereceği cezadan onları kurtarmayacaktır.)

    Nevzat Ayaz’ı, rahmetle yad ediyorum. Ancak, yine de soruyorum. Sıfatı ve konumu ne olursa olsun, zalimlerde olmayan adalet, mahkemelerde de yoksa, bu ülkenin ve bu dünyanın adaleti acaba nerede?

76 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Haber Marmara Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.